Hristiyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hristiyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Ocak 2024 Pazartesi | By: YeniAy M.

Çatışan Kültürler

 


KÜNYE

Yazar: Bernard Lewis

Yayınevi: Profil Kitap

Yayın Yılı: 2021

Sayfa Sayısı: 96

TANITIM BÜLTENİNDEN

“Günümüzde başka kültürlerin incelenmesini değerli ve önemli kılan birinci neden, onları kendi yaşam koşullarında tanımaksa, ikinci neden de kendi kültürümüzü daha derin ve daha gerçekçi bir biçimde anlamanın yolunun öteki kültürleri incelemekten geçmesidir.”
 
Bernard Lewis tarihçilerin, özellikle de İslam tarihçilerinin “duayen”lerinden biridir. Lewis Müslüman, Hristiyan ve Yahudi kültürlerinin, tarihin belli bir anındaki çatışmasını ele alıyor. İber Yarımadası’ndaki İslam egemenliğinin sona erdiği, Yahudilerin bu topraklardan çıkarıldığı, Amerika’nın keşfedildiği yıl: 1492.
 
Yazar bu zirve yılda yaşanan ve çığır açan bu üç sürecin birbiriyle ilişkisini, etkileşimlerini ve sonuçlarını tarihsel bir çerçevede zarafet ve bilgelikle inceliyor. Avrupa’yı merkeze alan tarih anlayışını eleştirirken bu kıtanın dünya uygarlığına yaptığı katkıları da görmezden gelmiyor; dogmatizmden uzak, çözümlemeci bilimsel anlayışı ve etkileyici üslubuyla bize bir dönemin çarpıcı bir tablosunu çiziyor.


Tarih okuyucuları bilirler, #BernardLewis ünlü bir İslam tarihçisidir. Elimdeki kitap, yıllar evvel 1993’de verilen bir konferansta konuşulanlara dayanmaktadır, belki de bu sebeple oldukça ince bir #kitap.

Genel olarak Bernard Lewis, İslam ve Hristiyan kültür/tarihini kıyaslıyor ve iki tarafın birbiri ile olan ilişkilerini; iniş çıkışlarını ve birbirine bakışı ile ilgili genel bir özet bilgi veriyor. Şüphesiz yazar, kendi batı algısı ile yorumlamakla beraber kendisi, diğerleriyle kıyaslandığında, bildiğim en tarafsız sayılacak oryantalistlerden biridir.

İki taraf için de makul eleştiriler ve yaklaşımlar yaptığını düşünüyorum. Ayrıca Batının Yahudilere olan yaklaşımlarına ve zamanında onların Müslüman casusu gibi algılanmasından bahsetmekte, bunu ilginç buldum. Ayrıca orta çağdan kalma, daha önce okuduğum, bir efsaneye tekrar değinmiş; Batılılar, doğuda efsanevi bir Hristiyan kraldan bahsedilir, Haçlılar bu kralı bulup birlikte Müslümanlara karşı mücadele etmek istemektedirler. Yıllar evvel okuyup da bir daha denk gelmeyince, yanlış bir aktarım mıydı acaba diye düşünürdüm zaman zaman ama burada da görmek, bilgiyi onaylamış oldu.

Kitap, ayrıca (bence) Avrupa’nın eski dönemlerden beri kendini nasıl gördüğünü çok güzel açıklıyor.

“Aralarında Aristoteles’in de olduğu bazı Antikçağ Fislozofları bir adım daha ileri giderek, Avrupa’yı özgürlük, bağımsızlık ve hukuk düzeniyle, komşularını ise keyfi tiranlık ve kölece boyun eğmeyle özleştirdiler. Bu görüş Avrupa Birliğinin konseylerinde zaman zaman hala dile getirilmektedir.”

Gördüğünü gibi aslında 100 yıldır yapılan propaganda ile doğu toplumlarda, Batının kendini ve bizi nasıl gördüğüne dair ağır bir algı operasyonuna maruz kaldık ve hala tamamen kurtulamadık, inşallah tez zamanda mankurt kafalardan kurtuluruz.



7 Ocak 2017 Cumartesi | By: YeniAy M.

Evanjelizm

 

"Tanrı'yı kıyamete zorlamak için bir araya gelen Siyonizm ve Evanjelizm."



KÜNYE
Yazar:  Dr. Ramazan Kurtoğlu
Yayıncı: Asi Kitap
Sayfa: 556
Baskı Yılı: 2016(4. Baskı)
TANITIM BÜLTENİ

Tarihte ilk kez farklı inanç ve hesaplarla; Kral Davud soyundan gelen Yahudilerin "beklediği Mesih", Evanjelist Hıristyanların "beklediği İsa Mesih", Şii Müslümanların "beklediği" kayıp 12. imam olan Mehdi, Bazı Sünni Müslüman cemaatlerin "beklediği" Mehdi, ve 21. yüzyılın ilk çeyreğine yönelik "kuvvetli inanç" ve spekülatif siyasi atraksiyonlar şaşılacak derecede örtüşüyor. Asıl şaşırtıcı olan ise; Bu farklı inanç sahibi yüz milyonlar nasıl oluyor da MESİH'İ beklerken bir nevi mutabakat içinde oluyorlar? Mesih/Mehdi fenomeni, bulunduğumuz coğrafya başta olmak üzere tüm dünyayı nükleer, biyolojik ve kimyasal bir savaşın içine çekiyor. Mesih/Mehdi beklentisi öyle bir toplumsal histeriye dönüşüyor ki, ona inanların hepsi Mesih/Mehdi'nin bir an önce gelmesi için adeta "Tanrı'yı kıyamete çağırıyor" Bakalım tanrı bu çağrıya cevapsız kalacak mı?
Elimdeki kitap, 4. baskı. İlk yazıldığı dönemde Bush, hala başkanmış. Aslında biraz daha dişini sıkıp, günümüzü bekleseymiş daha çok malzeme çıkarmış. O dönemde yazdıklarından birkaç tespit tuttu diyebilirim; bilhassa Suriye konusu. Sanırım sonraki baskılarında da birkaç örnek bilgi, pekiştirmeye yardım etsin diye eklenmiş gibi. Çünkü Obama ile ilgili bir paragraf da vardı.

Konuya da lak diye girdim ama... Kitap, ABD'de büyük etkisi olan Evanjelist kanadın(ki protestan-prütenlerden gelen bir kol) Siyonist- Hristiyan olarak Siyonist-Yahudi'ler ile iş birliği yaparak nasıl da ortak hareket edip, Tanrı'yı kıyameti getirmesi için zorladıklarını, en azından kendi akıllarınca zorladıklarını konu ediniyor. 

Oldukça çarpıcı ve ilginç bilgiler var. Niyetlerini okudukça aslında ne kadar çelişkili ve çarpık zihniyette olduklarını da göreceksiniz. Yani, ahlaksızlığı yayıyorlar, savaş ve kan ortamı hazırlıyorlar ama Mesih/Mehdi gelecekmiş de Deccal'ı bu günahları, savaş ortamı vs. için yok edip, yenecekmiş de bunlar da Mesih'in yanında korunacak, cennette yaşayacaklarmış vs. Ulan şeytan sizsiniz, siz yaptınız bu pislikleri. Neden? Kıyamet gelsin diye. Yani şeytanın işini, onun yerine siz yapıyorsunuz zaten. Bir de çok komiktir, Mesih gelmeden bu kanı, göz yaşını sonlandıracak ilk kişi şeytan/deccal'miş yani kısacası onların tertiplerini bozmak için harekete geçen ve de bunu da başaran kişiyi; daha belirgin olursan Orta Doğu'daki bu kıyımı sonlandırmak isteyen, barış isteyen her kişi, onların gözünde şeytan ve deccal. Buradan bile niyet belli...

Yazarın verdiği bilgilerin yanı sıra bazı tespitleri de var ama tespitlerinin en fazla %50'sine katılabilirim. Bilhassa bir konu vardı ki ister istemez "Suudlar'da Vahabilik neyse, bizde de x ideoloji o." dedim. Yani bilgiler güzel ve çarpıcı ama kişisel tespitlerde biraz çuvallamış. Her ne kadar kitabın başında da belirtmişse de çok sık tekrar yaptığı; aynı cümleyi çevirip çevirip yeniden sunduğu kısımlar azımsanacak seviyede değil. Bunu bir nevi pekiştirme için yaptığını söylese de kitabın çeyreğine yakını bu tekrarlardan oluşuyor, fazla hoşnut olmadım. 

Genel olarak memnun kaldığım, aydınlatıcı bir kitaptı. Tavsiye ederim.

DİPÇE: Kitap, oldukça tuzlu. İnsaf yani. Az biraz ucuz yapsak? Sonuçta bu da bir yerde insanı sömürmeye girer. :)

(Soluk renkli fiyat, etiket fiyatıdır. Üstündeki ise internet fiyatıdır.)


7 Şubat 2015 Cumartesi | By: YeniAy M.

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma ile Tanzimat'ın Götürdükleri







UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.

OKULLARDA ANLATILAN TANZİMAT'I UNUTUN VE GERÇEKLER İLE YÜZLEŞİN!

KÜNYE

Yazar: Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırm
Yayıncı: Beyan Kitap
Sayfa: 127
Baskı Yılı: 2012(10.baskı)

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma'nın ikinci kitabını da okudum. İlk kitabı Haçlı Seferleri 24 saatte bitmişti. Bu kitap da ilki gibi son derece yararlı tarihi bilgiler ile dolu. Tanzimat bize tarih görmeye başladığımızdan beri anlatılagelir. Her zaman olumlu, değerli ve olmaz ise olmaz gibidir... Üzerinde oturup düşünmedim bile. Siz de... Zaten düşünmek ve sorgulamak için eğitim görmediğimizden bu durum doğal. Amerikan Eğitim Sistemini ülkemize sokan İsmet İnönü'ye buradan teşekkür ederiz! Ama sırf ona yüklenmek de olmaz; sonrasında gelenlere de teşekkürler.


Bilimsel kitapların incelemeleri bir hayli zorudur; neresini yazacağım, bilemem. Ama kısaca kitabı özetlemeye çalışarak kitap hakkında bilgi vermek istiyorum. İnşallah bu kadarı bile bu kitabın ne kadar değerli olduğunu anlamanıza yeter.

Yazar, İslam ve Felsefe eleştirisi yaparak konuya girmiş. Onun eleştirisine göre felsefeyi öğrenmek ve bunu İslam ile birleştirip, sanki medeniyet atlayacağımızı, aydınlanacağımızı vb. bir şey olacağına inanılmış olması( eski dönemlerden bahsediyor) son derece yanlış bir durumdur. Zira madem Yunan felsefesi bu denli olağanüstü bir medeni-zihni aydınlanma yaşatıyordu da neden Yunanlıların işine yaramadı? Onların işine yaramayan bugün biz nasıl yarasın?

Peki, yazar neden böyle bir giriş yaptı? Yazara göre Müslümanların ilk aşağılık kompleksi hastalığına yakalanması bu eski dönemlerde Yunan Felsefesinin tercümeleri ile başlıyor. Felsefe bilen gurur ve büyüklük kompleksi; bilmeyen okumayan da aşağılık ve çekimser kompleksi... Aslında haklı, İslam'ın kendine has öğretisi ve felsefesi zaten yeterlidir, Yunan felsefesi vb. yabancı felsefeler ile İslam'ı harmanlayıp İslam'ı anlatma çabası nedir? O dönemler Yunan felsefesine önem verilmesinin amaçlarından biri İslam'ı müdafaa da kullanılma çabasıydı. Oysa hiçbir işe yaramamış, nitekim Yunanistan ve batı da orta çağdan kurtulamamıştır bu Yunan Felsefesi ile. Peygamber ve dört büyük halife İslam müdafaası ve tebliği için hiç de gerek duymamış ve başarılı da olmuştur. Yani kısacası düşüncesini böyle özetleyebilirim. :)

Sonra asıl konuya geçiyor ve Müslümanların yüzlerce yıl sonra ikinci aşağılık kompleksine giriş yapıyoruz. Batı karşısında kendi kültürünü aşağılık görüp alaturka olarak niteleyen ve batıyı üstün kabul edip kendini alafranga olarak tabir eden adamların bir dünyası.... Batı hayranlığı kişileri batının da kölesi haline getirmiş; onlar gibi düşünüp, hissetmeye başlamış, yani kısacası ONLARDAN olmuştur. Oysa Allah ve peygamberi bu konuda açık uyarılar dillendirmiştir;

"Ey iman edenler, Yahudileri de, Hristiyanları da kendinize dost edinmeyin! Onlar ancak birbirinin dostlarıdırlar. İçinizden kim onları dost edinirse o da onlardandır. Şüphesiz Allah o zalimler güruhuna muvaffakiyet vermez." Maide 13

"Kim bir kavme benzemek isterse, o ondandır!" Hz. Muhammed


Tanzimat, 1839 yılında İngiliz hayranı ve destekçisi olan Mustafa Reşit Paşa'nın (sabık padişahın ölüm fermanı vermiş ve hastalığını bahane ederek Londra'dan dönmemiş. Padişahın ölümü ile hemen geri dönmüş ve ipleri ele alarak küçük padişah Abdülmecid'i eline almıştır.) çabalarıyla ilan edilmiştir. Tanzimat'ın ilanı Müslümanlara ne kazandırmıştır? Hiçbir şey! Bunu paşanın kendisi ve çevresinden de söyleyenler olacaktır.

Peki, Tanzimat neden batının desteği ile ilan edilmişti? Aslında kendisinden istenileni vermiştir ama Müslümanlara değil, gayrimüslim tebaaya. Tanzimat ile birlikte Müslüman tebaa ile aynı haklara sahip olan gayrimüslimler (aslında neredeyse sınırsız haklara sahip olmuşlardır) kimi noktada onlardan daha fazla hakka sahiptir bile denebilir; askere gitme zorunlulukları olmaması ve bu sayede askere çağrılan Müslüman tebaanın yarattığı ekonomik boşluğu bunların doldurup zenginleşmesi ve devlete, okullara sızarak her yerde mesken edinip ülkeyi yıkıma götürecek akımların başlangıcını yapmaları; meclisin en az 3'te 2'inin bunlarla dolması ve padişahı yani İslam halifesini tahttan indirecek oylamayı bunların yapması, 'eşit hak' teriminin göründüğü gibi masum bir şekilde tecelli etmediğinin göstergesidir. Ayrıca bu fermanın önlerini açması ile Osmanlı topraklarında gayrimüslimler güç kazanıp isyanlar ederek toprakları kaybetmemiz de var. Zira ilginçtir ki fermandan sonraki zamanlarda mezhepsel ortaklık yüzünden azınlıklar, kendilerini artık Osmanlı olarak değil; Rus, İngiliz, Fransız diye tanımlamaya başlayacaktır.

Jön Türkler gibi akımların gayrimüslimlerce yaratılıp, özel çalışmalar ve okullarda gizli organizelerle büyütüp yaydığını söylesem? Bunu da Cemil Topuz gibi bir jön Türk'ün anılarından öğrenmek bakış açısı kazanmamıza yardım ediyor. "Cemiyetimizin merkezi o sıralar Beyoğlu'unda küçük bir apartmandaydı. Devam eden azanın ekseri ecnebi (neredeyse hepsi gayrimüslim) ve "lövanten" hekimler ve reisimiz de SERTABİB-İ ŞEHRİYARİ MAVROYANİ PAŞA idi. Benden başka Türk, Müslüman olarak hiçbir aza yoktu."

Ünlü MARKO PAŞA da bunlardan biridir.

Bunun etkilerinden biri de azınlıkların çoğunluk olduğu bölgelere(batıya) destekler yağdırılıp imarlar yapılırken Anadolu bunlardan mağrum bırakılıyordu. Tanzimat tutmayınca, yani paşaların aydınların(!) istediği gibi bir şahlanma olmayınca suçu batıyı tam olarak özümseyememek, taklit edememekte buldular. Öyle ki Hilmi Ziya Ülgen bu lafı edecek kadar alaturka karşıtı alafrangadır;"... Tekniği Batıdan alalım, fakat ahlakımızıda, hukukumuzda şarklı(yani Müslüman) kalalım diyemeyiz..." Maalesef bu zihniyet yeni ülkemizin temellerinde de etkindi, bugün de etkin. Kendini alfabesiyle, kıyafetiyle ve kültürüyle Batı karşısında aşağı, görgüsüz gören bir zihniyet bugün istediği her şeyi yaptı da ne oldu? Arzu ettikleri gibi mi oldu? Hayır, 100 yıl daha uyuduk, sömürüldük, bağımlı-manda altında yaşadık!

Peyami Safa:
"İki asra yakın bir tarih içinde, Avrupa medeniyetinin eşiğindeyiz. Anahtar arıyoruz. "Gülhane Hattı(tanzimat)" kapıyı açamadı. Meşruiyet anahtarı da açamadı. Cumhuriyet, şapka, Latin harfi, İsviçre medeni Kanunu vs. Avrupa rejim, muaşeret ve mevzuatının aynen kabulü de kafi gelmedi."

"Daima bir şey eksik, ki o şey anahtarın ta kendisidir."

"Nedir o şey?"

"O şey veya şeyler?"

"Neyimiz eksik ki Almanya'nın 10 yılda yaptığını biz yüzlerce sene içinde başaramamışızdır güzel inkilaplarımıza rağmen; mevzuat, teşkilat, idare sistemi ve çalışma metodu olarak hala çöküntü devrindeki Osmanlının devamı halinde kalmışızdır. Hala 1913'de kabul edilen muvakkat ilk Tedrisat Kanunu yürürlüktedir; hala o köhne mülki teşkilatımız devam etmektedir; hala atlatıcı idarecilik ve hala bizi gırtlağımıza kadar boğan kırstasiyecilik! Hala yeni mevzuat, yeni teşkilat, yeni idare sistemi ve yeni çalışma metotlarıyla modern Türk Devleti kuramamıştır."

"Çünkü biz, ortaçağ nominaliziminden kalma bir alışkanlıkla kelimelere çok fazla inanıyoruz..... BATIDAN hep kelime İTHAL ediyoruz; laiklik, sekülerizm...vb. Bu mevhumların dealet ettikleri gerçekleri daha evvel ithal ettikten sonra isimlendirmek lazım geldiğini düşünmüyoruz. Avrupa medeniyetinin kapısını açmak için bulduğumuz sihirli anahtar; kelime'dir."


Dün alafranga, bugün Beyaz Türk olarak tabir ettiğimiz aşağılık kompleksi olan, batı sevdalılarının 73'lere geldiğimizdeki durumu aynen şudur: "BİLGİ-GÖRGÜ ARTTIRMA KANUNU" vardır ve Devlet memurlarından seçilen bazıları Avrupa'ya gönderilip, görgü öğrenecek, geldiğinde de çevresine bunu aktaracaktır.

Yazar bunlardan biriyle Fransa da karşılamıştır; peçetesini katlamayı alaturka bulmuş, buruşturup cebine atmayı batıcılık ve gördü kabul etmiş; su ile yıkanmak yerine tuvalet kağıdını kullanmayı daha medenice bulmuş; garip yemekleri istemeye istemeye ama sırf batılı olmak görgü öğrenmek için kusmasına rağmen yemiştir! Hatta domuzu bile!

GENEL YORUM: Bu emice de kendini sosyalist, devrimci gibi komik bir şekilde görüyormuş, şaka gibi. Ama şaşmayın, bugün bile sözde solcularımız ipini kopardı mı Londra, Paris, Danimarka gibi ülkelere gider, kaçar(ALABORA GİBİ); Moskova, Kuzey Kore ya da Küba-Çin'e değil. Sizce neden? Batı her daim bizim solcuları kendine bağlayıp kullanmıştır. Bu yüzden sözde sanatçılar Londra'ya gider görüşme yapar çıkışta "İstanbul'u ele geçirdik diye açıklama yapar" veya ülkeden kaçtı mı Londra'da bulur kendini.

Nazım Hikmet gibi gerçek solcuyu zor bulursunuz siz! Kendisi Moskova ya gitmiştir, hatırlatırım. ;)


Kitap tarihi gerçekleri öğrenmek açısından çok değerli. Sakın ola ki geçmişte olmuş deyip kafanızda değersizleştirmeyin, zira o gün olanların aynısı dün olmaya devam etti, bugün oluyor ve yarın olmaya devam edecek. Her daim bunların sevdalıları, maşaları olacak... Okudukça günümüzdeki bazı şeylerle bağlantı kurmadan edemedim. Tarih kitaplarımızı böyle hocalara hazırlatsalar daha bilinçli olurduk. Zira kitaplarda sadece övme var, başka bir şey yok. Böyle olunca sürekli tekerrür ediyor! Zaten yalan-yanlış olması da cabası.

Yalnız bir olumsuz durum var. Bazı Osmanlıca kelimelerle yazılmış metinlerin hepsi günümüz Türkçesi ile yazılmamış. Bu rahatsız edici.

Kitap Okuma Önerisi:  Tarihin gerçekleri ile yüzleşmek isteyenlere.

Puan: 10/9


Kitap Fiyatı: 9




17 Aralık 2014 Çarşamba | By: YeniAy M.

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma ile Haçlı Seferleri


 
UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.
 

NESİLLER BOYUNCA ANLATILAN 'HAÇLI SEFERLERİ' NASIL VE NE NİYETLE GERÇEKLEŞMİŞTİR? HAÇLILAR DOĞUNUN ZENGİNLİĞİNİ ELDE ETMEK UĞRUNA NE TÜR VAHŞETLER GERÇEKLEŞTİRDİ?

 

Kitabın yazarı Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, bir zamanlar buraya ÖZEL olarak hazırladığım bir tarihi program yazısının ANA KONUĞUYDU. Konu; Abdülhamit Han. Eğer izlemek veya okumak isterseniz aşağıdaki yazıya tıklayınız ki tarih meraklısı iseniz eğer kesinlikle tavsiye ederim.

Abdülhamit Han yazısı ve videosu için tıklayınız.

Gelelim kitabımızın konusuna. Aslında konusu isminde belli. Yine de benim adetim olduğu üzere muhakkak içeriği hakkında AYRINTILI bir anlatıma girip, can alıcı kısımların ÖZETLERİNİ yazarak sizi meraktan çıldırtacağım. :P İnşallah yani. :)

Kitabın önsöz ve girişinden sonra (muhakkak okuyun) Haçlı Seferleri öncesindeki İslam ve Batı Hristiyan Dünyasının mevcut durumu hakkında güzel bir özet geçmiş. Ben de özetin özetini geçecek olursam eğer:

HRİSTİYANLAR: Bizans Hristiyanları, Selçukluların İznik'i işgal edip başkent yapması ile mevcut konumlarının(İstanbul) büyük tehdit içinde olduğunu bir dönem yaşamaktadırlar. Bunun için zillet olsa da Ortodoks Hristiyanlar, Katolik Hristiyanlardan yardım talep eder. Bu talebi fırsat bilen Papa 2.Urbanus ise Batı dünyasının içinde bulunduğu fakirlik, kıtlık ve kendi siyasi gücünü arttırma gibi niyetlerle Avrupa'ya HAÇLI SEFERİ çağrısı yapar. Bu şekilde doğunun zenginliklerini sömürmek için harekete geçerler.

İslam dünyası ise parçalanmıştır. Müslüman devletler birbirleriyle ya da devlet içinde kardeş saltanat kavgaları ile birbirlerine iyice girmişlerdir. Zaten batının sefer düzenlemesine bu kadar rahat karar vermelerinin nedeni de İslam dünyasındaki bu parçalanmışlıktır.

Daha sonra -yazar buraya gelene kadar daha bir çok konuyu ana başlık edinmiş ama oraları geçiyorum- Birinci Haçlı Seferine geçiyoruz. Aslında bizim için en ağır olan haçlı seferi bu. Çünkü arkasında yüzbinlerce şehit, gazi ve acı bırakmış, Kudüs işgal edilmiştir. Yazar bize haçlıların nasıl toplandığı, hangi yolu izleyerek İstanbul'a geldiği ve bu zaman zarfında önlerine geçen Hristiyan şehirleri bile nasıl yağmalayıp, insanları katlettiğini iyice açıklamış. Hatta seferler için nasıl Yahudilerden borç para aldıklarına kadar bize anlatıyor. İstanbul'a geldiklerinde ise davranışları aynen devam ediyor ki Ne İmparator ne de İmparatoriçe kendilerinden haz etmemelerine rağmen onlara karşı koyacakları güç yoktur.

Bu haçlı seferlerinin en önemli özelliklerinden birisi toplanan orduların çoğunluğunun çiftçiler, katiller, hırsızlar gibi çapulculardan oluşması. Papa, uyduruk bir günah çıkartma yöntemi ortaya atarak "Kudüs'ü almak için yapılacak seferlere katılan herkesin günahları bağışlanmış, temizlenmiş olacaktır. Dahası bu seferlerde ne günah işlerseniz işleyin affedilmiş olacaksınız!" Böyle bir teminat altında bu çapulcu ordusunun neler yapmış olabileceğini tahmin edebiliyor musunuz? Düşünsenize, eğer biri size ne yaparsanız yapın, şu zaman içerisinde yapılacak her türlü günah muhakkak affedilecek, tertemiz olacaksınız, derse, siz neler YAPMAZSINIZ? Onlarda bu imkanı sonuna kadar kullanmışlar.

Haçlı Ordusu, İstanbul'a vardıktan sonraki ilk hedefi İznik. Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan ilk saldırıları kolayca geri püskürtünce Haçlıların bu kadar olduğunu zannedince sorun yaşadığı Danişmendliler ile savaşmaya gider. Oysa onları küçümsemiş, bu da büyük bir  hataya sebep olmuştur. İznik'in kuşatıldığı haberi gelince geri döner ama muvaffak olamaz. Hatta bu 'küçümseme' hatasını iki kere yaparak bir liderin asla yapmaması gereken hatayı tekrar eder. Sonuç ise hüsran olur. Selçuklular çekildikçe çekilir, haçlılarda takip ettikçe eder. Oysa başka Müslüman devletleri de vardır ama iç çekişmeler ve birbirleri arasındaki çekişmeler büyük sorundur. Bu mücadele yok demek değildir, bazen yardımlaşma olur bazen Şii Fatimi Devleti çomak sokar... Sonuç ise Kudüs işgal edilir. Zaten oraya kadar katliam, soykırım ve canilikle ilerleyen haçlılar, Kudüs de Müslüman ve Yahudilere yaptıkları katliamlar öyle hal almıştır ki camiilere dolan kan, haçlıların dizlerine kadar yükselmiştir. Yahudiler ibadet yerlerine sokulup yakılırlar.

Bir parantez açmak istiyorum, daha önce okuduğum ama emin olamadığım bir olayı kaynağı ile görünce tasdik etmiş oldum. Fransız bir komutanın emri ile emri ile Türk-Müslüman şehitlerin etlerinin çorba, çocuklardan şiş kebap yapıp yemek gibi çeşitli yamyamlıkların yapıldığını öğrenmiş olduk. Medeni insanın hali bir başka oluyor. Ama Bizans İmparatoriçesinin de dediği gibi bu haçlılar "Batılı Barbarlar"

Birinci Haçlı seferlerinin haçlılar lehine sonuçlanmasından bir süre sonra kurdukları Urfa Krallığı, Müslümanlarca yeniden alınmasından sonra tehlike çanları çalmaya başlar. Bu yüzden ikinci haçlı seferleri çağrısı da yapılır. Zira zafer kazanmış olsalar da orduların büyük bölümü ölmüş, bir kısmı da batıya geri dönmüştür. Hali ile çok az bir güç ile mevcut durumlarını korumaya çalışmaktadırlar ama kendi içlerinde de sorunlar yaşamaya başlamışlardır. Müslümanlar ise yavaş yavaş birleşmeye başlamıştır.

Selahaddin Eyyubi ise işte bu dönemlerde yıldızı parlayan bir genç olarak ortaya çıkıyor. Amcası ile katıldığı savaşların sonrasında Mısır'a vali olması ve Fatimi devletinin Mısır'da hakimiyetinin son bulması ile artık Eyyubi devletinin kurulmasına kadar geçen süreçler bize açıklanıyor. Müslümanların birleşip Kudüs'e kadar bir çok zapt edilmiş bölgeleri geri alınması ve sonunda Kudüs'ün tekrar ele geçirilmesi ile ikinci haçlı seferleri Müslümanların lehine sonuçlanacaktır. Hatta Kudüs'ün geri alınmasından sonra, Hristiyanların yaptığı katliamlar yapılmamış, kimsenin malına el konulmamıştır. Bu durum uzunca süre batıda anlatılacaktır.

Kudüs'ün tekrar Müslümanların eline geçmesi sonucu üçüncü haçlı seferleri mecbur olunur. Alman İmparatorunun Anadolu'ya vardıktan sonra dereye düşüp boğularak ölmesi Almanları geri döndürürken, Fransızlar bazı kayıplardan sonra başlarında kralları ile geri döner ama aslında Fransız kralı kaybettikleri yerleri geri alamayacaklarını anladığı için İngiltere'nin bazı topraklarını gözünü dikmiş bir şekilde geri dönmüştür. İngiliz kralı da Fransız kralının niyetini öğrenince haçlıların başına vekil atayarak geri döner ama bu haçlı seferleri de sonuçsuz kalır.

Dördüncü Haçlı seferi ise Müslümanlara diye çıkılıp, Ortodoks Hristiyanlara saldırıya dönüşüyor, İstanbul Haçlılarca işgal ediliyor ve Bizans devletine son veriliyor. Şehir yağmalanıyor, kiliseleri Katolik kiliseye bağlanıyor ve insanlar kılıçtan geçiriliyor. Venedik-Frank Devleti kurulsa da 50 küsur sene sürüyor ve bir Rum asinin baş kaldırması ile bu saltanatta son buluyor.

Beşinci ve Altıncı hatta Yedinci hatta sekizinci seferlerde olumsuz sonuçlanıyor. Bir tek beşincisinde Kudüs yeniden haçlıların eline ama bu sefer kan dökülmeden ele geçiyor ama bu da o dönem Müslüman dünyasına hayran ve sevgi besleyen ve kan dökmekten hoşlanmayan Fredirick'in zorla başlarına geçirilmesi ile (yoksa aforoz edilecektir) diplomasi yolu ile başarılıyor. Ama Papa bu adamdan hoşlanmaz ve suikast düzenler. Bunun üzerine Fredirick romaya yürür. Yedinci Haçlı seferlerinde Moğol belası ortaya çıkar ama bu dönemde Mısırda kuruluş olan Memluklular devletinin başı olan Baybars ortaya çıkacaktır. Son seferin başında da, gene, Fransız bir kral vardır ama o da Filistin'i kuşatıp başarısız olup geri döner.

İlk haçlı seferleri hariç tüm haçlı seferlerinin (beşinciyi de diplomatik bir zafer kabul edebiliriz ama kısa sürmüştür ama nispeten haçlı zaferi hanesine yazılması gerekir.) başarısızlıkla sonuçlandığını söyleyebiliriz. Ama bu haçlı seferlerinin anlatılması etmesinin sebebi "Aaa bakın Hristiyanlar ne kadar cani, sözlerini de hep bozmuşlar, pis gaddarlar! Bir de bizlere barbar, cani, katil diyorlar!" demek değildi. Burada görüyoruz ki eğer İslam dünyası parçalanmış olursa Batı Dünyası doğunun zenginliklerinin sömürmek için saldırmakta ve muvaffak olmaktadır. Ama Müslümanlar ne zaman yeniden birleşerek hareket etse her daim kaybedip geri çekilmekte ve bulundukları yerlerden ayrılamamaktadırlar. Çünkü bu Allah'ın vaadidir. Bu yüzdendir ki günümüze döndüğümüzde haçlı seferlerinin son bulmadığını, aynen devam ettiğini görüyoruz. Filistin, Kudüs, Irak(Bush bu saldırı için Haçlı Seferi demiştir.), Afganistan gibi nice İslam ülkesi Batılılarca(ve Siyonistlerce) işgal edilmiş, aynı gaddarlıklar yapılmaya devam etmiştir. Çünkü biz parçalanmış durumdayız. Birleştiğimizde kaybettiklerini bilen batılılar ise birleşmemiz için her şeyi yapıyorlar. Eh, adamlar akıllı, uyanık; oyuna gelmemesi gereken biziz. Oyunu biliyoruz değil mi?

Kitap hakkındaki genel görüşüm:
 
Yazar öyle bir yazmış ki kafamda film şeritleri geçerek okudum kitabı. Bir başladım daha ne olduğunu doğru düzgün anlayamadan kitap bitmişti. :) Dili güzel, sıkıcı bayıcı dillerden değil. Ders veren bir kitap olmuş. Zira dediğim gibi kitabın yazılmasının sebebi yapılan gaddarlıklara " tüh kaka! lanet olsun size!" demek için değil, tarihin tekerrür etmesindendir. Zira insan asla değişmez. Tarih bu yüzden okutulur. ;)
 
Yazarın hoşuma giden bir noktası daha var. Hiçbir şekilde falanca ırkı övmemiş, falancasını yerin dibine sokmamış. Yani Türkleri yüceltip gerisini küçümseme yapmamış. Bu açıdan çok büyük bir artı bu kitap. Zaten bunu yapsa idi "Birleşin!" iletisine ters bir hareket olurdu. Saltanat kavgasını bırak, ırkını yüceltme, mezhebi öne çıkartma; Müslüman kimliğin önde olsun ve birleşin!
 
Kitap Okuma Önerisi:  Muhakkak alın.

Puan: 10/10