Müslüman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müslüman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Ocak 2024 Pazartesi | By: YeniAy M.

Çatışan Kültürler

 


KÜNYE

Yazar: Bernard Lewis

Yayınevi: Profil Kitap

Yayın Yılı: 2021

Sayfa Sayısı: 96

TANITIM BÜLTENİNDEN

“Günümüzde başka kültürlerin incelenmesini değerli ve önemli kılan birinci neden, onları kendi yaşam koşullarında tanımaksa, ikinci neden de kendi kültürümüzü daha derin ve daha gerçekçi bir biçimde anlamanın yolunun öteki kültürleri incelemekten geçmesidir.”
 
Bernard Lewis tarihçilerin, özellikle de İslam tarihçilerinin “duayen”lerinden biridir. Lewis Müslüman, Hristiyan ve Yahudi kültürlerinin, tarihin belli bir anındaki çatışmasını ele alıyor. İber Yarımadası’ndaki İslam egemenliğinin sona erdiği, Yahudilerin bu topraklardan çıkarıldığı, Amerika’nın keşfedildiği yıl: 1492.
 
Yazar bu zirve yılda yaşanan ve çığır açan bu üç sürecin birbiriyle ilişkisini, etkileşimlerini ve sonuçlarını tarihsel bir çerçevede zarafet ve bilgelikle inceliyor. Avrupa’yı merkeze alan tarih anlayışını eleştirirken bu kıtanın dünya uygarlığına yaptığı katkıları da görmezden gelmiyor; dogmatizmden uzak, çözümlemeci bilimsel anlayışı ve etkileyici üslubuyla bize bir dönemin çarpıcı bir tablosunu çiziyor.


Tarih okuyucuları bilirler, #BernardLewis ünlü bir İslam tarihçisidir. Elimdeki kitap, yıllar evvel 1993’de verilen bir konferansta konuşulanlara dayanmaktadır, belki de bu sebeple oldukça ince bir #kitap.

Genel olarak Bernard Lewis, İslam ve Hristiyan kültür/tarihini kıyaslıyor ve iki tarafın birbiri ile olan ilişkilerini; iniş çıkışlarını ve birbirine bakışı ile ilgili genel bir özet bilgi veriyor. Şüphesiz yazar, kendi batı algısı ile yorumlamakla beraber kendisi, diğerleriyle kıyaslandığında, bildiğim en tarafsız sayılacak oryantalistlerden biridir.

İki taraf için de makul eleştiriler ve yaklaşımlar yaptığını düşünüyorum. Ayrıca Batının Yahudilere olan yaklaşımlarına ve zamanında onların Müslüman casusu gibi algılanmasından bahsetmekte, bunu ilginç buldum. Ayrıca orta çağdan kalma, daha önce okuduğum, bir efsaneye tekrar değinmiş; Batılılar, doğuda efsanevi bir Hristiyan kraldan bahsedilir, Haçlılar bu kralı bulup birlikte Müslümanlara karşı mücadele etmek istemektedirler. Yıllar evvel okuyup da bir daha denk gelmeyince, yanlış bir aktarım mıydı acaba diye düşünürdüm zaman zaman ama burada da görmek, bilgiyi onaylamış oldu.

Kitap, ayrıca (bence) Avrupa’nın eski dönemlerden beri kendini nasıl gördüğünü çok güzel açıklıyor.

“Aralarında Aristoteles’in de olduğu bazı Antikçağ Fislozofları bir adım daha ileri giderek, Avrupa’yı özgürlük, bağımsızlık ve hukuk düzeniyle, komşularını ise keyfi tiranlık ve kölece boyun eğmeyle özleştirdiler. Bu görüş Avrupa Birliğinin konseylerinde zaman zaman hala dile getirilmektedir.”

Gördüğünü gibi aslında 100 yıldır yapılan propaganda ile doğu toplumlarda, Batının kendini ve bizi nasıl gördüğüne dair ağır bir algı operasyonuna maruz kaldık ve hala tamamen kurtulamadık, inşallah tez zamanda mankurt kafalardan kurtuluruz.



31 Temmuz 2018 Salı | By: YeniAy M.

Kur'an ve Tabiat Ayetleri Işığında 'Yaratılış ve Evrim'



KÜNYE
Yazar Mustafa İslamoğlu
Yayıncı: Düşün Yayınları
Sayfa370
Baskı Yılı: 2018 (5. Baskı)
TANITIM BÜLTENİ
Elinizdeki kitap dört bölümden oluşmakta ve her bir bölümde aşağıdakine benzer birçok soruya cevap aramaktadır:

Evren ve Dünyanın Yaratılışı: “Ol” emrinden sonra her şey nasıl başladı? Yaratılışa dair farklı görüşler? İlk 1 saniyede neler oldu? İlk elementler nasıl oluştu? Dünya’nın 4.6 milyar yıllık yaratılış süreci? Sünnetullah nedir? Yaratıcı şapkadan tavşan çıkarır mı?

2. Âdem Çömlekten Havva Kaburgadan mı Yaratıldı: Âdem’in ebeveyni var mıydı? Topraktan yaratılma ile ne kastedilir? Âdem’den önce kan döken ve fesat çıkaranlar kimlerdi? Beşer ile insan arasındaki fark nedir? “Ruhumdan üfledim” ile kastedilen nedir? Ruh üflenirken Âdem cansız mıydı? ‘Âdem’, ‘âdemoğlu’ yerine kullanılmış mıdır?

3. Beşer Nasıl İnsan Oldu: Evrimci İslam âlimleri kimlerdir? Allah, Âdem’i kimlerin içinden seçmiştir? Âdem’den önce de âdemler var mıydı? İlk insan nerede ve yaklaşık olarak ne zaman yaratıldı? Âdem’in nesli ensest ilişkiyle mi çoğaldı?

4. Darwinci Evrim Teorisi: İlahi yasa olan evrim ile materyalist evrim teorisi aynı şey midir? Evrim teorisine destek için üretilen sahte deliller nelerdir? Evrim teorisi ateizmin İsrailiyyatı mıdır? Varoluştaki hassas ayarlar tesadüfe izin verir mi? Yaratılış ve evrim teorisi hasım mıdır?
Bu başlıkların hepsinin altında iki kitabı hep yan yana okuyacaksınız: Tabiat ve Kur’an. Bizim ifademizle “tabiatın Kur’an’ı” ve “Kur’an’ın tabiatı”…

Evrim meselesi başta Türkiye olmak üzere İslam ülkelerinde çokça tartışılan ve çoğu Müslüman tarafından karşı çıkılan, kabul edilmeyen bir konudur. Genelde bazı kesimler bunun sebebini 'cehalete' bağlar. Haklılar ama sandıkları sebeple değil. Bu kesim meselenin temelini "bilimsel yaklaşmamaya" bağlar hatta daha net olmak gerekirse "akıl ve bilim ikilisinden uzak kalınması" ile ama aslında (en azından Türkiye için konuşuyorum.) evrimin doğru öğretilmemesinden kaynaklı. Okullarda evrim, materyalist evrim kuramı ile sunulmakta ve evrim konusunda yegane açıklamanın, karşılığın bu olduğunu iddia edercesine hareket edilmekte, oysa değil. Evrim kuramı ile materyalist evrim kuramı aynı şey değildir. Son dönemlerde de okullardan 'evrimin' çıkartıldığı ve bunun yanlışlığını vurgulayan yine aynı kesim. Bilgi doğru mu bilmiyorum, okulla ilişiğimi keseli çok oldu ama zaten derslerde bu konuyu görmüş biri olarak evrim karşıtı biri haline gelmeme sebep olduğundan çok da hayrını gördüğümüzü söyleyemem. Sebep? Yukarıda söylediğim gibi; bize doğru şekilde öğretilmiyor. Eğer bir şey doğru öğretilmiyor ise öğrenmenin mantığı nedir? Doğru olan bilgiyi doğru şekilde nesillere aktarmaktır. Bu yüzden en kısa sürede en doğru şekilde müfredata eklenmeli. 

Sosyolojide de bir konu üzerine birden fazla tez, argüman, yaklaşım vardır. Açıkçası üniversitelerde hoşlanmadığım noktalardan biri de her üniversitenin belli bir ekolü; sanki %100 doğruymuş gibi takip etmesi ve diğer ekollere ya hiç değinmemesi yahut ucundan değinmesidir. Tek yönlü bakış açısıyla sunulan bir şeyin fayda vermeyeceği yahut kısıtlı fayda vereceği aşikardır. Tamamdır, konuyu çok uzatmadan kitaba geçiyorum.

Mustafa Hoca muhakkak ki biyolog vs. değil, kendisi ilahiyatçı. Lakin kitabın girişinde de göreceğiniz gibi evrim konusunda onlarca kitap okumuş, yüzlerce belgesel/bilimsel sunum takip etmiş ve makale incelemiştir. Evrimin gerçekliğine kanaat getirmiş yahut tersine; kaç kişi bu kadar araştırma yapmıştır, bilemiyorum. Elbette ki bu onu uzman yapmaz ama en azından ne dediğini bilecek seviyeye getirir ki işin uzmanlarınca da kitap onay aldığı için bilimsel bilgiye aykırı bir bilgi içermediğini düşünebiliriz. Bu bilgileri de Kur'an bilgisiyle ve geçmişte yaşamış Müslüman bilim insanlarının çalışmalarıyla analiz edip, bize sunmuş.

Kitap 4 bölümden oluşuyor:

1-Evrenin ve Dünya'nın Yaratılışı; en sevdiğin ve hayranlık duyduğum bölüm bu oldu aslında; evren, evren olmak; dünya dünya olmak için çok aşamadan geçmiş, bilhassa dünyamızın şimdiki yaşanabilir hale gelmek için çok cefa çekmesi gerekmiş. Her biri anlatılmış, ister istemez artık içinde yaşadığınız evren ve dünyaya bir farklı bakar oluyorsunuz.

2- Hz. Adem Çömlekten, Hz. Havva Kaburgadan mı Yaratıldı? sorusu üzerine uzun uzun argüman ve deliller sunarak bize işin -tabiri caiz ise- saçmalığını gayet güzelce gözlerimizin önüne sermiş. Elbette bu soruya cevap verirken ilk insanın nasıl var olduğunu, evrimin onun var oluşundaki etkenine dair oldukça geniş bir metin bizi bekliyor. Yani ilkinde evren ve dünyanın evrimi; ikincisinde ise insanın evrimini anlatıyor. Burada aslında insandan ziyade 'beşer' kavramını öğreniyoruz. Yani daha çok beşerin evrimini göreceğiz.

3- Beşer Nasıl İnsan Oldu? başlığında ise beşer evriminin başka bir aşaması olan ruh üfleme aşaması bize sunuluyor. Yani beşerin insana dönüşme süreci, şimdiki halimiz.

4- Evrim Teorisi ile son bölüme giriyoruz ve evrimin tarihsel süreci, türleri, yaklaşımları, nasıl ideoloji haline getirildiği gibi üzerine tartışılan konulara değiniliyor.

Ben kitabı genel olarak net, açıklayıcı ve tatmin edici buldum. Size bilmem ama kökleri mitlere dayanan komik batıl yorumlamalar yerine; kökleri bilimsel açıklamalara dayanan yorumlamaları kabul etmeyi tercih ederim. Sonuçta daha gerçekçi ve akla mantığa yatkın. Muhakkak kitabı edinip okumanızı tavsiye ederim. İslam konusunda şüpheleri olan, ön yargıları olan arkadaşlara da tavsiye ediyorum.

DİPÇE: Yazınca fark ettim de yorum, tanıtım yazısıyla paralellik içeriyormuş. :D 



(İnternet fiyatları, sitelere göre farklılık gösterebilir.)
15 Temmuz 2018 Pazar | By: YeniAy M.

Hz. Peygamber ve Namaz



KÜNYE
Yazarİsrafil Balcı
YayıncıAnkara Okulu Yayınları
Sayfa272
Baskı Yılı: 2015

TANITIM BÜLTENİ

Kur’an-ı Kerim her dinî topluluğun yöneldiği bir kıblesi olduğuna işaret ederek bir bakıma kıblenin o dine mensup insanlar için birleştirici ve aynı zamanda diğerlerinden ayırt edici bir mahiyeti olduğunu vurgulamıştır. Bize göre Kâbe’nin kıble olarak belirlenmesi sembolik değil, İslam’ın ve müminlerin en belirleyici ve ayırt edici vasfıdır.

İsrafil Hocanın okuduğum ilk kitabı. Konusu; isminden de anlaşıldığı üzere Hz. Peygamber ve Namaz.

Hz. Muhammed ilk zamanlar nasıl ve nerede namaz kılıyordu?
Hz. Peygamberin namaz kılışı nasıldı? Müslümanlar olarak nasıl örnek almalıyız?
Namaz ilk ne zaman ve nerede farz haline geldi?
Namaz günümüzdeki şeklini ne zaman aldı?
Namazların rekat sayısına kim karar verdi? ... gibi bir sürü soruya cevap niteliği taşıyor. Ayrıca sizi bilmem ama çok güzel namaz duaları da öğrendim. :) 

Kitabı okumak bende namaz konusuna biraz daha farklı bakmamı, öncesinden daha bilinçlenmemi sağladı, vesile olanlardan Allah razı olsun. 

Baştan sona namaz sürecini bu kitapta okuyabileceksiniz. Şahsen eksi olduğunu düşündüğüm bir nokta; çok sık tekrarlara gidilmiş olması, bazen de kısa aralıklarla. Belki çok sık tekrar, akılda kalıcılığı arttırır düşüncesi ile yapılmıştır, bilemiyorum ama bende baygınlık oluşturdu, gereksiz fazla geldi. Bunun dışında dili akıcılığı güzel, sıkmadan kendini okutuyor. Size de tavsiye ederim.



                                                 (İnternet fiyatları, sitelere göre farklılık gösterebilir.)


7 Ocak 2017 Cumartesi | By: YeniAy M.

Evanjelizm

 

"Tanrı'yı kıyamete zorlamak için bir araya gelen Siyonizm ve Evanjelizm."



KÜNYE
Yazar Dr. Ramazan Kurtoğlu
Yayıncı: Asi Kitap
Sayfa556
Baskı Yılı: 2016(4. Baskı)
TANITIM BÜLTENİ

Tarihte ilk kez farklı inanç ve hesaplarla; Kral Davud soyundan gelen Yahudilerin "beklediği Mesih", Evanjelist Hıristyanların "beklediği İsa Mesih", Şii Müslümanların "beklediği" kayıp 12. imam olan Mehdi, Bazı Sünni Müslüman cemaatlerin "beklediği" Mehdi, ve 21. yüzyılın ilk çeyreğine yönelik "kuvvetli inanç" ve spekülatif siyasi atraksiyonlar şaşılacak derecede örtüşüyor. Asıl şaşırtıcı olan ise; Bu farklı inanç sahibi yüz milyonlar nasıl oluyor da MESİH'İ beklerken bir nevi mutabakat içinde oluyorlar? Mesih/Mehdi fenomeni, bulunduğumuz coğrafya başta olmak üzere tüm dünyayı nükleer, biyolojik ve kimyasal bir savaşın içine çekiyor. Mesih/Mehdi beklentisi öyle bir toplumsal histeriye dönüşüyor ki, ona inanların hepsi Mesih/Mehdi'nin bir an önce gelmesi için adeta "Tanrı'yı kıyamete çağırıyor" Bakalım tanrı bu çağrıya cevapsız kalacak mı?
Elimdeki kitap, 4. baskı. İlk yazıldığı dönemde Bush, hala başkanmış. Aslında biraz daha dişini sıkıp, günümüzü bekleseymiş daha çok malzeme çıkarmış. O dönemde yazdıklarından birkaç tespit tuttu diyebilirim; bilhassa Suriye konusu. Sanırım sonraki baskılarında da birkaç örnek bilgi, pekiştirmeye yardım etsin diye eklenmiş gibi. Çünkü Obama ile ilgili bir paragraf da vardı.

Konuya da lak diye girdim ama... Kitap, ABD'de büyük etkisi olan Evanjelist kanadın(ki protestan-prütenlerden gelen bir kol) Siyonist- Hristiyan olarak Siyonist-Yahudi'ler ile iş birliği yaparak nasıl da ortak hareket edip, Tanrı'yı kıyameti getirmesi için zorladıklarını, en azından kendi akıllarınca zorladıklarını konu ediniyor. 

Oldukça çarpıcı ve ilginç bilgiler var. Niyetlerini okudukça aslında ne kadar çelişkili ve çarpık zihniyette olduklarını da göreceksiniz. Yani, ahlaksızlığı yayıyorlar, savaş ve kan ortamı hazırlıyorlar ama Mesih/Mehdi gelecekmiş de Deccal'ı bu günahları, savaş ortamı vs. için yok edip, yenecekmiş de bunlar da Mesih'in yanında korunacak, cennette yaşayacaklarmış vs. Ulan şeytan sizsiniz, siz yaptınız bu pislikleri. Neden? Kıyamet gelsin diye. Yani şeytanın işini, onun yerine siz yapıyorsunuz zaten. Bir de çok komiktir, Mesih gelmeden bu kanı, göz yaşını sonlandıracak ilk kişi şeytan/deccal'miş yani kısacası onların tertiplerini bozmak için harekete geçen ve de bunu da başaran kişiyi; daha belirgin olursan Orta Doğu'daki bu kıyımı sonlandırmak isteyen, barış isteyen her kişi, onların gözünde şeytan ve deccal. Buradan bile niyet belli...

Yazarın verdiği bilgilerin yanı sıra bazı tespitleri de var ama tespitlerinin en fazla %50'sine katılabilirim. Bilhassa bir konu vardı ki ister istemez "Suudlar'da Vahabilik neyse, bizde de x ideoloji o." dedim. Yani bilgiler güzel ve çarpıcı ama kişisel tespitlerde biraz çuvallamış. Her ne kadar kitabın başında da belirtmişse de çok sık tekrar yaptığı; aynı cümleyi çevirip çevirip yeniden sunduğu kısımlar azımsanacak seviyede değil. Bunu bir nevi pekiştirme için yaptığını söylese de kitabın çeyreğine yakını bu tekrarlardan oluşuyor, fazla hoşnut olmadım. 

Genel olarak memnun kaldığım, aydınlatıcı bir kitaptı. Tavsiye ederim.

DİPÇE: Kitap, oldukça tuzlu. İnsaf yani. Az biraz ucuz yapsak? Sonuçta bu da bir yerde insanı sömürmeye girer. :)

(Soluk renkli fiyat, etiket fiyatıdır. Üstündeki ise internet fiyatıdır.)


30 Eylül 2016 Cuma | By: YeniAy M.

İslam Nedir?



"İslam Nedir? sorusunu hiç Kur'an'a sordunuz mu?"

KÜNYE
Yazar Mustafa İslamoğlu
Yayıncı: Düşün Yayınları
Sayfa192
Baskı Yılı: 2014
TANITIM BÜLTENİ
İnsanlık tüm zamanların en çarpıcı sıçraması, en derin toplumsal alt üst oluşu ve en ilginç yeniden yapılanmasıyla karşı karşıyadır. İslâm'ın yeryüzünde düşmanı yoktur, tanımayanı vardır. Düşman gibi davrananlar, İslâm'ın değil, müslümanların düşmanıdır. Bunun sebebi de yine Müslümanlardır. Zira inançlarını iyi temsil edemediler. Bunun için de öncelikli sorun müslüman olmayanların müslüman olması değil, müslümanların Müslümanlaşmasıdır.
Müslümanlar ile İslâm aynı şey değildir. Zira Müslümanların ortaya koyduğu İslâmi gelenek ile İslâm aynı şey değildir. Öte yandan, İslâm ile tarihsel süreç içinde insan eliyle üretilmiş olan İslâm medeniyeti de aynı şey değildir. İşte elinizde tuttuğunuz bu kitap, "İslâm nedir?" sorusuna, bu hassas ayrımları dikkate alarak yaklaşan bir kitaptır.
İslâm'a taraftar olan açık bir delil ile taraftar olsun, İslâm'a karşı olan da açık bir delil ile karşı olsun. İnsan hangi tavrı seçerse seçsin, seçimini bilerek yapsın. Bu proje ile amaçladığımız şey, İslâm'ı bilmek isteyenlere yardımcı olmaktan ibarettir. Zira kişi, tanımadığının düşmanıdır.
Evrensel barışın egemen olduğu, farklılığın zenginlik sayıldığı, farklı inanç havzalarının ve kültür bloklarının birbirini ötekileştirmediği ve şeytanlaştırmadığı bir dünyada yaşamak dileğiyle.
 Yahudileşme Temayülü kitabından sonra, Mustafa hocanın okuduğum 2. kitabı. İlk kitap da içerik bakımından takdire şayan ve bilinçlendirici-öğretici bilgiler içeriyordu; bu kitap da keza aynı şekilde.

Kitap, Dünya'nın dört bir yanından gayri-müslimlerin İslam hakkında merak edip, kafasını kurcaladığı sorulardan ve Kur'an'dan bu sorulara, cevaplardan oluşuyor. Her biri Kur'an'dan cevaplandığı için zaten falanca kişinin falanca mezhebin şahsi yorumu şeklinde bir şeyin ortaya çıkması da pek mümkün değil.

Mustafa hoca, soruları açıklarken kelimelerin sözlük ve kelime anlamına kadar da açıkladığı için bizim bildiğimiz veya bildiğimizi sandığımız konuları daha derinlemesine, daha bilinçli bir şekilde öğreniyoruz. Kabul edelim ki maalesef ülkemizde İslam'ı kitabından okumadan, kulaktan dolma bilgilerle öğrenmiş(daha doğrusu öğrenememiş) kardeşlerimizi sayısı azımsanacak oranda değil. Nitekim yarım yamak bilgi veyahut yanlış bilgi de kişi/leri ya inançsızlığa ya da takvasızlığa(sorumluluk bilincinde yoksunluğa[yazarın dediğine göre TAKVA'nın kelime manası sorumluk bilincidir.]) götürüyor ve Allah'a inandığını ilan eden ama O yokmuş gibi yaşayan bir topluluğun oluşmasına neden oluyor.

Bu yüzden, öğretmesi ve daha derinlemesine öğrettiği için bu kitabı 7'den 70'e herkese tavsiye ederim. Ayrıca İslam'ı merak eden ve kafasında doğru-yanlış bir sürü karmaşık bilginin dolaştığı gayri-müslim kardeşlerin okumasını tavsiye ederim. Zaten bu kitabı okuduktan sonra Kur'an-ı okumaları gerektiğini anlayacaklardır; hatta merak da edeceklerdir diye düşünüyorum. Öyle ya İslam'ı Müslümandan değil, Kur'an'dan öğrenebilirsiniz. :)


  (Soluk renkli fiyat, etiket fiyatıdır. Üstündeki ise internet fiyatıdır.)
13 Haziran 2016 Pazartesi | By: YeniAy M.

Kudüs'ün Gizemli Tarihi


"Kudüs, kapılarını sizler için aralıyor."


KÜNYE
Yazar Pelin Çift, Ömer Faruk Harman
Yayıncı: Destek Yayınları
Sayfa288
Baskı Yılı: 2016

TANITIM BÜLTENİ
Üç semavi din için Kudüs neden kutsal?
Hz. Muhammed Kudüs'te hangi mekândan semaya yükseldi?
Kudüs Hz. İsa ile ilgili hangi sırları barındırıyor?
Mesih'in nereden göğe yükseldiğine ve nereye geleceğine inanıyorlar?
Yahudiler, Süleyman Mabedi'ni neden yeniden inşa etmek istiyor?
Zeytindağı'na gömülmek için neden servet harcıyorlar?
Ağlama Duvarı'nda neden gözyaşı döküyorlar?
Haçlı Seferleri'ni Kudüs'e yönelten Papa hangi gizli örgüte mensuptu?
Tapınak Şövalyeleri, Mescid-i Aksa'da neler yaptı?
Yahudi Devleti'nin kurulması için 5 milyon altın teklif edilen Sultan II. Abdülhamid buna nasıl cevap verdi?
Osmanlı Kudüs'ü nasıl kaybetti?
İsrail Devleti hangi gizli planlarla kuruldu?
Yavuz'dan Kanuni'ye, Hürrem Sultan'dan Abdülhamid Han'a Osmanlı, Kudüs'te hangi izleri bıraktı?
Kudüs'te mahşer günü neler yaşanacak?
Kehanetler Kudüs'ün geleceği ile ilgili neye işaret ediyor?
Kudüs, kuşkusuz üç semavi din için vazgeçilmez bir şehirdir. Tarihten bu yana varlığını sürdüren bu kutsal şehir, üç din mensuplarınca da sahiplenilmiştir.

Tarihi ismi 'Barış Şehri' olan Kudüs'ün isminin tersine barış, pek de yanına uğramamış desek abartmış olmayız. Hz. Davut ve oğlu Hz. Süleyman döneminde ilk altın çağını yaşayan ama sonrasında hep göz yaşı ve kan ile bulanan şehir ikinci altın çağını Müslümanların eline, bilhassa Osmanlı'nın hakimiyetinde, yaşayacaktır. Osmanlı'nın elinden çıktıktan sonra da Kudüs, yine kan ve göz yaşının merkezi haline gelecektir.

Üç semavi dinin bu şehri bu kadar sevmesi ve sahiplenmesine rağmen Kudüs'ün adeta acının merkezi haline gelmesi ne kadar da trajik bir durumdur. Sanırsam bundaki temel sebep Hristiyan ve Yahudilerin kendileri dışında kimsenin bu şehre sahip olmasını istememesinden kaynaklı. Aksini iddia eden varsa tarihi yalanlayacak belgelerle çıksın karşımıza.

Kudüs, Müslümanlar dışında kimin elinde oldu ise katliam ve zulüm uygulamıştır. Günümüzde de durum aynen bu şekildedir maalesef. Elbette bunun zulüm sahipleri tarafından meşrulaştırdıkları dini bir dayanakları da mevcut.

Kudüs'ün Gizemli Tarihi kitabı, size bu ve daha fazlasını anlatacak ve Kudüs hakkında bilmediğiniz nice bilgiye sahip olacaksınız. Ayasofya'nın Gizli Tarihinden sonra Kudüs'ün Gizemli Tarihi, Pelin Çift ile Gündem Ötesi markasının 2. kitabıdır.

DİPÇE: Sadık bir okuyucunuz ve yıllardır sizi takip eden biri olarak, Pelin Çift ve Gündem Ötesi'nden tüm okuyucular adına bir ricam olacak; kitapların fiyatları lütfen uygun olsun. Her kitapta fiyat biraz yükseliyor. :)




            (Soluk renkli fiyat, etiket fiyatıdır. Üstündeki ise internet fiyatıdır.)
8 Mayıs 2016 Pazar | By: YeniAy M.

Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri


"İslam'ı Nasıl Yok Edelim?" Bir İngiliz Misyoner Casus Hampher



KÜNYE
Yazar İhsan Süreyya Sırma
Yayıncı: Beyan Yayınları
Sayfa112
Baskı Yılı: 2011(15. Baskı)
TANITIM BÜLTENİ

Londra Misyoner teşkilatı başkanı şöyle konuştu:"Biz İngilizlerin müreffeh ve saadet içinde yaşamamız için, müslümanların arasına nifak tohumlarını ekmemiz lazımdır. Onların içinde ihtilaf kıvılcımlarını tutuşturmalıyız. Biz Osmanlı Devleti'nin her tarafına fitne sokarak, onu yıkacağız. Böyle yapamazsak, İngilizler gibi küçük bir millet, nasıl müreffeh olur? İşte Hempler, bunun içindir ki, İslam dünyasını nifak ve fesat ateşine vermeden onları tefrikaya sokmadan geri gelme!"

Yazarın, Belgelerle 2.Abdülhamid Dönemi kitabında yaptığım yorumda söz verdiğim gibi, bu kitabını da edindim. Kitabın ilk yarısı aslında sıkıcıydı.  Aslında değerli bilgiler veriyordu ama zaman zaman öyle ağır bir Türkçe(Osmanlı Türkçesi) kullanılmış ki(doğrudan Latince alfabeye çeviride) anlamakta zorlandığım hatta hiç anlamadığım noktalar oldu. Fakat 2. yarısında daha ilgimi çeken bilgilere geçtik. Genel olarak kitabı yararlı ve aydınlatıcı buldum. İnsan, düşmanını tanımalı; ne de olsa o bizi çok iyi tanıyor, değil mi?

Temel başlıkları sıralamak gerekirse eğer;
1-Misyonerler, ağırlıkta İngiliz merkezli Proteston mezhebi temelinde hareket etmekte ve Masonlarla da ilişkili bir örgüt.(Günümüzde İngilizler, Uzak-Doğuyu; Amerikalılar da Doğu topraklarında faaliyet göstermekte; ağırlık olarak.)

2-Ana gayeleri, İslam'ı yok ederek veya etkisini Müslümanlar üzerinde asgari ölçüye indirerek hem Müslümanlardan intikam almak hem de topraklarını sömürmek(bunları hep kendi kaynaklarından dillendirdiklerini söylemem gerek. kitapta göreceksiniz.)

3-Bunun için de Müslümanların zayıf ve güçlü yönlerini tespit edip, zayıf noktalarından saldırıp, güçlü yönlerini zayıflatmaya çalışıyorlar; savaş, iç savaş, ihtilaflar, mezhepçilik, milliyetçilik hatta dini devlet yönetiminden vb. alanlardan etkisini yok ederek İslam ülkelerini zayıf, pejmürde, fakir ve sürekli iç sorunlarla uğraşan gaflete düşmüş toplumlar haline getirmek için en az 100 yıldır fırıldaklar çeviriyorlar. Vallahi İblis'in askerleri gibi çalışıyorlar, sorsan her şey Mesih için(!) derler!

4-O kadar çok madde var ki hangisini yazacağımı şaşıyorum ama en dikkat çekici noktalardan biri Müslüman gençleri fuhuşa ve zinaya bulaştırmak için hristiyan (bir anıda da yahudi) fahişeleri kullanmış olmaları ve gene gerek bunlar gerekse dost kisvesi altında size yaklaşan misyonerlerin geleneksel İngiliz Samimiyetsiz Samimiyet Politikaları ile alkol başta olmak üzere tüm ahlaksızlıklara bulaştırmaları... Hatta gerekirse homoseksüel olun diye bile emir yağdırmışlardır ki kanıtları yukarıda ismini verdiğim casus misyonerin kitabında yer almakta(sayfa da verem 23.)... Kısaca sizi bizi İslam ile olan bağdan koparmak istiyorlar ki zayıf düşürüp sömürsünler, yok etsinler. Eh, İslam topraklarının günümüzdeki haline bakarsak ciddi oranda başarılı olduklarını görebiliriz.

Ülkemizde bile Allah'ın indirdiği ile yönetilmeye karşı çıkanların olması, başarılı siyasetlerinin bir göstergesidir. Bunu da adı John, Christian olan adamlar değil, bunlar adına çalışan siyasiler yapmıştır, yapmaktadır. Bu ve fazlası kitapta gerek kendi ellerinden çıkma hatıralardan gerekse dönemin insanlarının bunlarla münsabette bulunmuş kişilerinin hatıratlarında mevcut.

Uyanık olmak ve bilinçli bir şekilde hareket etmek için bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Bu adamlar zamanında çocuk yaşlarda İslam ülkelerine sokulmuş, zamanında tekkelere şimdi ise ilahiyat fakültelerine girip, Müslüman gibi davranıp(münafıklık) İslam'ı, dilinizi, kültürünüzü öğrenip sizlerle dostluk kuruyor ve sonunda gözlerine kestirdikleri; zayıf kişilikli, kibirli, her şeyi ben bilirim havasında gezinen bizim sözde aydınlanmış şahısları ağına düşürüyor ve kendi lehlerine çalıştırıyor; makam ve mevki vaat ederek. Sana bana bulaşmaz bunlar ama tespit edip gerektiğinde hareket etmek de bize düşüyor.




        (Soluk renkli fiyat, etiket fiyatıdır. Üstündeki ise internet fiyatıdır.)

20 Mart 2016 Pazar | By: YeniAy M.

İslamofobi Endüstrisi



 UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.

"İnsanlar ön yargılı doğmazlar. Ön yargılar başkaları tarafından bizim için hazırlanır... Bir şeyler isteyen birileri tarafından. "

KÜNYE

Yazar: 
Yayıncı:  Diyanet İşleri Başkanlığı
Sayfa: 308
Baskı Yılı: 2015

İslamofobi, 11 Eylül olaylarından sonra birden ortaya çıkmış yeni bir şey değildir. Antisemitizm ve yabancı düşmanlığı gibi uzun bir geçmişi ve derin tarihi kökleri vardır. Onun günümüzde yeniden canlanması, 20. yüzyılın sonlarında önemli sayıdaki Müslaman' ın Batı' ya göçmesiyle, İran devrimiyle, adam kaçırma ve rehin alma olayları da dahil 1980 ve 1990' lardaki terör faaliyetleriyle, 11 Eylül 2001 de Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon' a yapılan saldırılarla bunun ardından oluşan Avrupa' daki terör saldırılarıyla olmuştur. " İslamofobi Endüstrisi " adsı eser, özellikle dünyanın Batı yakasında islam hakkında nasıl bir kara propaganda yürütüldüğünü, bunun nasıl bir endüstri haline geldiğini örneklerle ve farklı boyutlarıyla ortaya koymaktadır. Nathan LEAN, bu eserle fikir dünyamıza değerli bir katkı sunmuştur.

Geisser'in İslamofobi kitabından sonra, bu konuya iştahım kabardı ve bahsedince, Samsun Kitap Fuarından arkadaşım Seyda'ya aldırdım. Sağ olsun bu ay hemen gönderdi ve hali ile bende bir an önce okumaya başladım.

Geisser kitabında Fransa üzerinden İslamofobi'den bahsederken, Nathan da Amerika üzerinden bahsetmiş. İki kitabı karşılaştırınca Nathan'ın kitabının bu konuyu daha ayrıntılı bir şekilde daha tatmin edici işlediğini söylemem gerekir. Hatta işin sosyolojik boyutlarını daha bir gözler önüne serdiği için benim açımdan (malum sosyoloji mezunuyum) daha önemli bir hale geldi.

Kitabın sayısız ilgi çekici noktası var. Batı tarihinde sürekli olarak 'öcü'lerin yaratıldığını ve bunu toplumlara hükmetmek için kullanıldığını savunan bir kişiyim. Hatta ekonomik buhranların yaşandığı batı toplumlarında, azınlıklara karşı ırkçılığın artmasının kesinlikle tesadüf olmadığı, aksine başta politikacılar olmak üzere bu işi lehlerine kullanmak isteyenlerce körüklendiği tüm sosyologların ortak tespitidir. İşte İslamofobi veya Antiİslamizm olayı da aynen böyle bir durumdur. Kitabın 1. bölümünde işte bu korku-öcü-canavar korkusu tarihini anlatmış yazar. Illimunati korkusundan başlamış, Katolik ve Komünizm korkusu ile devam etmiş ve sonunda bugün İslam korkusu ile taçlanmış Amerika'nın Korku Tarihi. Merak etmiyor değilim; yarın Amerika ve Batı korkmak ve kötülemek için neyi yaratacak acaba? Siyahları mı? Öyle ya nispeten azınlık olarak kabul edilebilecek siyahi nüfusun artışının beyaz nüfusu yok edeceğinden ödleri kopabilir (Klu Klanını unutmayalım!)yarın ya da Amerika'da göçmenlerle artış gösteren Latin Amerika'lı nüfusun artışı ve şehirleri resmen ele geçirmesi Amerikan halkını deli gibi korkutabilir. "Kuzey Amerika, Latin Amerikalılar tarafından işgal ediliyor ve yakında Kuzey Amerika, Latin Amerika ülkesi haline gelecek!" diyen yeni Pamela Geller'ler, Spencer'lar, Pipes'ler Gabriel'ler çıkabilir. Sonra bakmışız Norveçli Kasap Terörist gibi birileri veya yeni Hitlerler, Stalinler ortaya çıkıp kitlesek kıyıma girebilir! Bu kin ve ırkçılık körüklemesi ile bu durum yarın Müslümanların başına da gelebilir, diğer azınlıkların başına da! Böyle kitlesel bir kıyımın korkarım yakında Amerika'da başlayacağından endişe ederim. Zira korkunç bir bireysel silahlanma düzeyinde olan Amerika'da çok fazla ruh hastası insan var ve bunların okul, sinema basıp katliamlar yaptığını haberlerde izliyoruz hatta bazılarımız yaşıyor. Her yıl polisin 1000 sivili öldürdüğü ve binlerce kişinin öldürüldüğü Amerika'da asıl sorunun Müslümanlar veya başka azınlıklar olmadığı, insanlarını öldürenlerin bu kişiler olmadığı bu kadar aşikar iken neden bugün Amerika ve Batı'da İslam karşıtlığı öne geçti? Hem de 11 Eylül'den sonra düzenli bir yükseliş ile...

Cevap basit, kitabın isminden de anlayacağınız gibi birileri bunu endüstri haline getirdi de o yüzden! Gerek maddi gerekse siyasi çıkarları yüzünden... İnternet bu korku imparatorluğunun başat araçlarından biri haline gelmiş durumda; her gün İslam karşıtı yazılar yazan bazı blog sahipleri ve popülerlik kazanmış bazı zatların yazdıkları İslam karşıtı kitaplarla aylık olarak ceplerine binlerce doların girişini sağlıyorlar ve bu sayede günlerini gün ederken, siyasi olarak bunları destekleyen siyonist ve politikacılar da siyasi kazanç elde ediyorlar. Sonuçta her fikrin bir maddi destekçisi olmak zorundadır yoksa silahşörleri nasıl ayakta kalabilir?

Kitap bize kimin kimlerle ittifaklık kurduğunu, İslam karşıtlığını körüklemek için neler yaptıklarını; açıklamalarını ve eylemlerine kadar bir çok şeyi önümüze sermiş. Ve kitabın sonlarında bu politikaların etkilerinin yavaş yavaş nasıl şiddet olarak dökülmeye başlandığına değinip, adeta acil uyarı vermiştir. Yazarın da kitabın sonuç kısmında söylediği gibi; bu endüstrinin tuzağını düşmemek ve onların yaptıklarına karşı çıkıp, reddederek bu tuzağı bozabiliriz. Bu sadece bugünün İslam karşıtlığı için değil yarının olası bir başka azınlık karşıtlığı için de geçerlidir.

Unutmayın ki kalbinize korku tohumu ekenler, bu tohumun yeşermesi için de boş durmazlar ve bunu yaptıklarında artık size hükmetmeye başlarlar. Görüyoruz ki Amerika sürekli olarak bu şekilde yönetilmiş. Maalesef medyanın da büyük desteği ile (zaten ana akım medyanın büyük çoğunluğu siyonistlerin ya da siyonist destekçilerinin elinde; Fox Haber gibi.) yalan yanlış çarptırmalar ile insanların beyinlerini yıkar hale gelip, gerçekleri gizli tutmaktadır. Maalesef Amerika kültürel olarak dışa kapalı bir toplum ve bu da dış dünya hakkında, tekelleşmiş medyası ne derse ona inanma eğilimine itmekte. Bu da onları korku ile hükmedilmesi kolay bir toplum haline getirmekte.

"Toplumlara ya adaletle ya da korku ile hükmedilir." Ayça Mutlucan.

"İnsanlar ön yargılı doğmazlar. Ön yargılar başkaları tarafından bizim için hazırlanır... Bir şeyler isteyen birileri tarafından. Hitler bir şey istiyordu. Güç istiyordu. Ve anlıyordu ki Alman halkı sürekli bir koku halindeyken cahil ve itaatkar olarak kalacaktır." (Enayi Olma; 1947)


   (Soluk renkli fiyat, etiket fiyatıdır. Üstündeki ise internet fiyatıdır.)
7 Şubat 2015 Cumartesi | By: YeniAy M.

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma ile Tanzimat'ın Götürdükleri







UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.

OKULLARDA ANLATILAN TANZİMAT'I UNUTUN VE GERÇEKLER İLE YÜZLEŞİN!

KÜNYE

Yazar: Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırm
Yayıncı: Beyan Kitap
Sayfa: 127
Baskı Yılı: 2012(10.baskı)

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma'nın ikinci kitabını da okudum. İlk kitabı Haçlı Seferleri 24 saatte bitmişti. Bu kitap da ilki gibi son derece yararlı tarihi bilgiler ile dolu. Tanzimat bize tarih görmeye başladığımızdan beri anlatılagelir. Her zaman olumlu, değerli ve olmaz ise olmaz gibidir... Üzerinde oturup düşünmedim bile. Siz de... Zaten düşünmek ve sorgulamak için eğitim görmediğimizden bu durum doğal. Amerikan Eğitim Sistemini ülkemize sokan İsmet İnönü'ye buradan teşekkür ederiz! Ama sırf ona yüklenmek de olmaz; sonrasında gelenlere de teşekkürler.


Bilimsel kitapların incelemeleri bir hayli zorudur; neresini yazacağım, bilemem. Ama kısaca kitabı özetlemeye çalışarak kitap hakkında bilgi vermek istiyorum. İnşallah bu kadarı bile bu kitabın ne kadar değerli olduğunu anlamanıza yeter.

Yazar, İslam ve Felsefe eleştirisi yaparak konuya girmiş. Onun eleştirisine göre felsefeyi öğrenmek ve bunu İslam ile birleştirip, sanki medeniyet atlayacağımızı, aydınlanacağımızı vb. bir şey olacağına inanılmış olması( eski dönemlerden bahsediyor) son derece yanlış bir durumdur. Zira madem Yunan felsefesi bu denli olağanüstü bir medeni-zihni aydınlanma yaşatıyordu da neden Yunanlıların işine yaramadı? Onların işine yaramayan bugün biz nasıl yarasın?

Peki, yazar neden böyle bir giriş yaptı? Yazara göre Müslümanların ilk aşağılık kompleksi hastalığına yakalanması bu eski dönemlerde Yunan Felsefesinin tercümeleri ile başlıyor. Felsefe bilen gurur ve büyüklük kompleksi; bilmeyen okumayan da aşağılık ve çekimser kompleksi... Aslında haklı, İslam'ın kendine has öğretisi ve felsefesi zaten yeterlidir, Yunan felsefesi vb. yabancı felsefeler ile İslam'ı harmanlayıp İslam'ı anlatma çabası nedir? O dönemler Yunan felsefesine önem verilmesinin amaçlarından biri İslam'ı müdafaa da kullanılma çabasıydı. Oysa hiçbir işe yaramamış, nitekim Yunanistan ve batı da orta çağdan kurtulamamıştır bu Yunan Felsefesi ile. Peygamber ve dört büyük halife İslam müdafaası ve tebliği için hiç de gerek duymamış ve başarılı da olmuştur. Yani kısacası düşüncesini böyle özetleyebilirim. :)

Sonra asıl konuya geçiyor ve Müslümanların yüzlerce yıl sonra ikinci aşağılık kompleksine giriş yapıyoruz. Batı karşısında kendi kültürünü aşağılık görüp alaturka olarak niteleyen ve batıyı üstün kabul edip kendini alafranga olarak tabir eden adamların bir dünyası.... Batı hayranlığı kişileri batının da kölesi haline getirmiş; onlar gibi düşünüp, hissetmeye başlamış, yani kısacası ONLARDAN olmuştur. Oysa Allah ve peygamberi bu konuda açık uyarılar dillendirmiştir;

"Ey iman edenler, Yahudileri de, Hristiyanları da kendinize dost edinmeyin! Onlar ancak birbirinin dostlarıdırlar. İçinizden kim onları dost edinirse o da onlardandır. Şüphesiz Allah o zalimler güruhuna muvaffakiyet vermez." Maide 13

"Kim bir kavme benzemek isterse, o ondandır!" Hz. Muhammed


Tanzimat, 1839 yılında İngiliz hayranı ve destekçisi olan Mustafa Reşit Paşa'nın (sabık padişahın ölüm fermanı vermiş ve hastalığını bahane ederek Londra'dan dönmemiş. Padişahın ölümü ile hemen geri dönmüş ve ipleri ele alarak küçük padişah Abdülmecid'i eline almıştır.) çabalarıyla ilan edilmiştir. Tanzimat'ın ilanı Müslümanlara ne kazandırmıştır? Hiçbir şey! Bunu paşanın kendisi ve çevresinden de söyleyenler olacaktır.

Peki, Tanzimat neden batının desteği ile ilan edilmişti? Aslında kendisinden istenileni vermiştir ama Müslümanlara değil, gayrimüslim tebaaya. Tanzimat ile birlikte Müslüman tebaa ile aynı haklara sahip olan gayrimüslimler (aslında neredeyse sınırsız haklara sahip olmuşlardır) kimi noktada onlardan daha fazla hakka sahiptir bile denebilir; askere gitme zorunlulukları olmaması ve bu sayede askere çağrılan Müslüman tebaanın yarattığı ekonomik boşluğu bunların doldurup zenginleşmesi ve devlete, okullara sızarak her yerde mesken edinip ülkeyi yıkıma götürecek akımların başlangıcını yapmaları; meclisin en az 3'te 2'inin bunlarla dolması ve padişahı yani İslam halifesini tahttan indirecek oylamayı bunların yapması, 'eşit hak' teriminin göründüğü gibi masum bir şekilde tecelli etmediğinin göstergesidir. Ayrıca bu fermanın önlerini açması ile Osmanlı topraklarında gayrimüslimler güç kazanıp isyanlar ederek toprakları kaybetmemiz de var. Zira ilginçtir ki fermandan sonraki zamanlarda mezhepsel ortaklık yüzünden azınlıklar, kendilerini artık Osmanlı olarak değil; Rus, İngiliz, Fransız diye tanımlamaya başlayacaktır.

Jön Türkler gibi akımların gayrimüslimlerce yaratılıp, özel çalışmalar ve okullarda gizli organizelerle büyütüp yaydığını söylesem? Bunu da Cemil Topuz gibi bir jön Türk'ün anılarından öğrenmek bakış açısı kazanmamıza yardım ediyor. "Cemiyetimizin merkezi o sıralar Beyoğlu'unda küçük bir apartmandaydı. Devam eden azanın ekseri ecnebi (neredeyse hepsi gayrimüslim) ve "lövanten" hekimler ve reisimiz de SERTABİB-İ ŞEHRİYARİ MAVROYANİ PAŞA idi. Benden başka Türk, Müslüman olarak hiçbir aza yoktu."

Ünlü MARKO PAŞA da bunlardan biridir.

Bunun etkilerinden biri de azınlıkların çoğunluk olduğu bölgelere(batıya) destekler yağdırılıp imarlar yapılırken Anadolu bunlardan mağrum bırakılıyordu. Tanzimat tutmayınca, yani paşaların aydınların(!) istediği gibi bir şahlanma olmayınca suçu batıyı tam olarak özümseyememek, taklit edememekte buldular. Öyle ki Hilmi Ziya Ülgen bu lafı edecek kadar alaturka karşıtı alafrangadır;"... Tekniği Batıdan alalım, fakat ahlakımızıda, hukukumuzda şarklı(yani Müslüman) kalalım diyemeyiz..." Maalesef bu zihniyet yeni ülkemizin temellerinde de etkindi, bugün de etkin. Kendini alfabesiyle, kıyafetiyle ve kültürüyle Batı karşısında aşağı, görgüsüz gören bir zihniyet bugün istediği her şeyi yaptı da ne oldu? Arzu ettikleri gibi mi oldu? Hayır, 100 yıl daha uyuduk, sömürüldük, bağımlı-manda altında yaşadık!

Peyami Safa:
"İki asra yakın bir tarih içinde, Avrupa medeniyetinin eşiğindeyiz. Anahtar arıyoruz. "Gülhane Hattı(tanzimat)" kapıyı açamadı. Meşruiyet anahtarı da açamadı. Cumhuriyet, şapka, Latin harfi, İsviçre medeni Kanunu vs. Avrupa rejim, muaşeret ve mevzuatının aynen kabulü de kafi gelmedi."

"Daima bir şey eksik, ki o şey anahtarın ta kendisidir."

"Nedir o şey?"

"O şey veya şeyler?"

"Neyimiz eksik ki Almanya'nın 10 yılda yaptığını biz yüzlerce sene içinde başaramamışızdır güzel inkilaplarımıza rağmen; mevzuat, teşkilat, idare sistemi ve çalışma metodu olarak hala çöküntü devrindeki Osmanlının devamı halinde kalmışızdır. Hala 1913'de kabul edilen muvakkat ilk Tedrisat Kanunu yürürlüktedir; hala o köhne mülki teşkilatımız devam etmektedir; hala atlatıcı idarecilik ve hala bizi gırtlağımıza kadar boğan kırstasiyecilik! Hala yeni mevzuat, yeni teşkilat, yeni idare sistemi ve yeni çalışma metotlarıyla modern Türk Devleti kuramamıştır."

"Çünkü biz, ortaçağ nominaliziminden kalma bir alışkanlıkla kelimelere çok fazla inanıyoruz..... BATIDAN hep kelime İTHAL ediyoruz; laiklik, sekülerizm...vb. Bu mevhumların dealet ettikleri gerçekleri daha evvel ithal ettikten sonra isimlendirmek lazım geldiğini düşünmüyoruz. Avrupa medeniyetinin kapısını açmak için bulduğumuz sihirli anahtar; kelime'dir."


Dün alafranga, bugün Beyaz Türk olarak tabir ettiğimiz aşağılık kompleksi olan, batı sevdalılarının 73'lere geldiğimizdeki durumu aynen şudur: "BİLGİ-GÖRGÜ ARTTIRMA KANUNU" vardır ve Devlet memurlarından seçilen bazıları Avrupa'ya gönderilip, görgü öğrenecek, geldiğinde de çevresine bunu aktaracaktır.

Yazar bunlardan biriyle Fransa da karşılamıştır; peçetesini katlamayı alaturka bulmuş, buruşturup cebine atmayı batıcılık ve gördü kabul etmiş; su ile yıkanmak yerine tuvalet kağıdını kullanmayı daha medenice bulmuş; garip yemekleri istemeye istemeye ama sırf batılı olmak görgü öğrenmek için kusmasına rağmen yemiştir! Hatta domuzu bile!

GENEL YORUM: Bu emice de kendini sosyalist, devrimci gibi komik bir şekilde görüyormuş, şaka gibi. Ama şaşmayın, bugün bile sözde solcularımız ipini kopardı mı Londra, Paris, Danimarka gibi ülkelere gider, kaçar(ALABORA GİBİ); Moskova, Kuzey Kore ya da Küba-Çin'e değil. Sizce neden? Batı her daim bizim solcuları kendine bağlayıp kullanmıştır. Bu yüzden sözde sanatçılar Londra'ya gider görüşme yapar çıkışta "İstanbul'u ele geçirdik diye açıklama yapar" veya ülkeden kaçtı mı Londra'da bulur kendini.

Nazım Hikmet gibi gerçek solcuyu zor bulursunuz siz! Kendisi Moskova ya gitmiştir, hatırlatırım. ;)


Kitap tarihi gerçekleri öğrenmek açısından çok değerli. Sakın ola ki geçmişte olmuş deyip kafanızda değersizleştirmeyin, zira o gün olanların aynısı dün olmaya devam etti, bugün oluyor ve yarın olmaya devam edecek. Her daim bunların sevdalıları, maşaları olacak... Okudukça günümüzdeki bazı şeylerle bağlantı kurmadan edemedim. Tarih kitaplarımızı böyle hocalara hazırlatsalar daha bilinçli olurduk. Zira kitaplarda sadece övme var, başka bir şey yok. Böyle olunca sürekli tekerrür ediyor! Zaten yalan-yanlış olması da cabası.

Yalnız bir olumsuz durum var. Bazı Osmanlıca kelimelerle yazılmış metinlerin hepsi günümüz Türkçesi ile yazılmamış. Bu rahatsız edici.

Kitap Okuma Önerisi:  Tarihin gerçekleri ile yüzleşmek isteyenlere.

Puan: 10/9


Kitap Fiyatı: 9




16 Ocak 2015 Cuma | By: YeniAy M.

En Güzel İsimler Allah'ındır

 
 


UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.
 

"O'na o güzel isimleriyle dua edin."-Araf 180

 
 
Uğur Koşar sevgimi siz de fark etmişsinizdir, kitaplarının hepsini okumaya özen gösteriyorum. Şu an üç tane kitabı kaldı geriye, kuzenden yürüteceğim üçünü de en kısa zamanda. :D (kitap alışverişi yapıyoruz birbirimizle de :) ) 2014 Kasım ayındaki İstanbul Kitap Fuarına gitme imkanım oldu. İkinci günüydü, akşama doğru 16:00'da kendi kitabım Sultanların Günlüğü kitabımın imza günü için bulundum. Sağ olsun kuzenim de bana eşlik etti. Bir baktım ki panoda Uğur Koşar'ın ismi, imza günü var. Hali ile bir sevinç oldu. Kuzene haber ettim hemen ama maalesef dakika farkı ile kaçırmışız, bilhassa kuzen çok üzüldü. Görüp tanışmayı çok istiyordu. :( Başka zamana inşallah.
 
 
Uğur Koşar'ın aldığım kitapları arasında bu kitap yoktu, kuzen almıştı ama. Gerek duymadım ne yalan söyleyeyim. Öyle çok ilgimi çekmedi, ihtiyaç hissetmedim. Ama kuzende kaldığım zaman zarfında, kuzen bir şey yaptı. Namaz sonrası besmele çekip kitabı rast gele açtı ve çıkan duayı okudu. Niyeti şöyleydi; "İhtiyacım olan duayı karşıma çıkar Rabb'im." Bilirsiniz, bazen neye ihtiyacımız olduğunu bilemeyiz, bilsek bile onu nasıl ve nereden gidereceğimizi bilemiyoruz. Nitekim içindeki sıkıntıya uygun bir dua çıktı. Geldi bana söyledi, ilgimi çekti. Aynısını yaptım, zira bir sıkıntı çekiyordum. Baktım aynısı bana da oldu. Şükür edip, onda kaldığım her defasında yatsıdan sonra oradan yaptım dualarımı. Hatta sık sık bazı aynı dualar ortaya çıkıyordu. Eh, hastalık varsa ilacı bir kere içmekle şifa olunmaz, devamlı içmek lazım, değil mi? ;)
 
Hali ile çok hoşuma gitti, zira gerçekten içerisinde harika dualar vardı. Ve biliyordum ki insanın ruhsal sıkıntıları, eksikleri vb. şeylerde Allah'ın isimleri ile edilen dualar birer şifa kaynağıdır. Ama en başta nedense alma isteği doğmamıştı işte. Ben belli sabit bir iki İsmini, ihtiyacım olduğu için zikir edip, dua ediyorum, sanırım bu yüzden gerek duymadım, nasıl olsa ben kendi ihtiyacımı giderecek duayı buldum, diye düşündüm. Lakin yanlış düşünmüşüm. Gittim aldım kitabı hemen. Gayet de memnun kaldım. Hatta kitap tek kalmış, öyle duruyordu, yanımda da biri duruyordu, hızlıca atladım kitaba "Aha kitap burada!" diye. :D Sonra doğruca kasaya :P
 
 
Kitabın içerisinde, benim en sevdiğim, işaretlediğim İsimleri ve dualardan bir kaçını paylaşmak istiyorum. Eminim sizin de hoşunuza gidecektir.
 
 
EL-GAFFAR
(Affı çok olan)
 
Ya Gaffar, kapına geldim. Sana sığındım. Biz nefsimize uyduk ve çok günah işledik. Sen ise affetmeyi çok sevensin. Gaffar olan sensin. Pişmanım. Bizi bağışlamaz isen ziyana uğrar, helak oluruz. Sen bize merhamet et. Kalbimizi tüm günahlardan arındır, ya Gaffar. Amin.
 
 
EL-HADİ
(Hidayete erdiren, istediği kulunu muvaffak kılan, muradına erdiren.)
 
Ey hidayet verici ve tek yardımcı Vekil ve Hadi olan Rabb'im. Sen kalplerimizi fesat ve kin, kırgınlıktan arındır. Hidayete erdir. Bizleri muvaffak eyle. Hidayet verici ve yardımcı olarak bize Rabb'imiz yeter. Amin.
 
EL-BEDİ
(Örneksiz, benzersiz, hayret verici alemler yaratan.)
 
Ey göklerin ve yerin yoktan var edicisi Bedi olan Rabb'im. Sen ki bir işin olmasını dilersen "Ol!" dersin ve oluverir. Senden kısmetimin açılmasını dilerim. Senden hayırlı işler dilerim. Bu yolda seni vekil edindim. Amin.
 
ER-RAFİ
(Yükselten-yukarı kaldıran.)
 
Ya Rafi!
(Manevi yükseliş için) Bize güzel ameller nasip et ki sana olan yakınlığımız artsın. Sensin dereceleri yükselten. Bizim de adımızı dostların arasında an ya Rafi, katında şereflendir.
 
(Dünyasal yükseliş için) Eğer hayırlı olacaksa makam ve mevkide de yükselmeyi niyet ediyorum. Rafi olan sensin, yalnız Senin dediğin olur. Senin merhamet ve adaletine sığındım. Amin.
 
 
 
 
Kitap hakkındaki genel görüşüm: Kitabı ilk gördüğümde neden ilgimi çekmediğini yukarıda anlattım. Fakat sonra ne kadar da yanlış davrandığımı gördüm. Duanın gücüne çok inanırım. Zaten kendimizi Müslüman olarak tanımlıyor isek inanmamak cahillik olur. Duanın gücünü idrak edenler için dua, çok güçlü bir silah ve çok sağlam bir kalkandır. Dikkat edin İDRAK EDENLER için diyorum, zira idrak ve bilmek aynı şey değildir. İdrak, tabiri caiz ise zihninizin bir konu hakkında aydınlanmasıdır. Ampul yanacak dostum, o şimşek çakacak kafada... Duayı da Allah'ın isimleriyle yapınca bence dua daha da güçleniyor, Allah daha doğrusunu bilir elbette. Bu yüzden bence, Allah'ın isimleri ile edilen duaların yer aldığı bu kitaplar çok değerli. Tabii bu kitapların yanına garip garip şeyler ekleyenler olabilir, o tarz kitaplara da dikkat. Almadan önce iyice inceleyin sadece Allah'ın isimleri ve onlarla edilen dualar olduğuna. Bu kitap sadece bu amaçla yazılmış bir kitap. Başka şeyler bulamazsınız, garip şeyler öğretmeye kalkmıyor. Bir çeşit dua kılavuzu kitabı diyebilirsiniz. Bol dua eden biriyseniz veya artık vakti geldi duaya sarılmanın diyorsanız, eh daha niye durasınız ki? Duanıza başlayın. ;)
 
Kitap Okuma Önerisi:  Almanızı tavsiye ederim.

Puan: 10/10
Kitap Fiyatı: 10 tl.

30 Aralık 2014 Salı | By: YeniAy M.

Amerika Kıtasının Müslüman Denizciler Tarafından Kolomb Öncesi Keşfi ve Piri Reis




UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.

AMERİKA KITASI İLK OLARAK KOLOMB İLE Mİ KEŞFEDİLDİ, YOKSA ONDAN ÖNCE DAVRANANLAR OLDU MU?


Siyasi gündemle birlikte dile gelen, aslında yeniden dile gelen, bir konu olan Amerika'yı ilk kim keşfetti? sorusuna cevap vermek için hazırlanmış, zengin içerikli bir kitap. Kitabı bir gazete ile verildiğini görünce hemen kaptım, kaçar mı? Beleşe kitap bulmuşum, hem de ilgi alanıma giren bir kitap! :)

Kitabın hemen girişinde anlaşıldığı üzere, bu soruyu Batılılar da kendi içlerinde sormuşlar. Bu soruyu soranların başında Menzies isminde bir adam var, kitaplar bile yazmış. Bu soruyu sormasına ve araştırmaya başlamasına neden olan olay ise, James Ford Kütüphanesinde bulduğu, Karayip Denizlerini gösteren bir harita. Haritanın tarihi 1424'tür. Yani Kolomb'un keşfinden 70 sene evvel. Bu durumda birilerinin ondan önce Karayiplere gitmiş olması gerekmektedir, ama kim?

Bu haritayı asıl keşfeden kişi ise Armando Cortesa isimli biri. Ona göre bu harita ve karayipler ile ilgili bilgileri eski dünyaya getiren Portekizli denizcilerdir. Oysa MENZİES'e göre bu mümkün değildir. Zira o dönem veya öncesinde oralara gitmiş olan kaşiflerin, astronavigasyonda usta kişiler olmaları ve önemsiz boylam hataları ile haritaları çizebilecek enlem boylam ölçme yöntemlerine sahip olmaları gerekiyor, zira bu harita hemen hemen doğru orantılarda çizilmiştir. Oysa o dönemlerde böyle bir seyahati gerçekleştirebilecek materyal kaynağına, bilimsel veriye ve denizcilik tecrübesine sahip tek ülke Çin idi. Çin'in batıya seferlerine dair de en eski üç kayıt, katılanlarca kaleme alınmıştır. Bunlardan biri de Arapça bilen bir Müslüman olan Ma Huan'dır. Yazılan kayıtlarda Borneo, Timor ve benzeri otuz altı ülkede uğranacak limanlar hakkında bilgi verilmiştir ama hiçbir kayıt da harita yoktur. Yani, bu kadar yer hakkında ayrıntılı kayıt tutulmuş ama harita çizilmemiştir. Atlantik ve ötesi hakkında hiçbir bilgiye rastlanmaz iken Menzies nasıl bu sonuca ulaşmıştır? Yani Fuat Sezgin'e göre Avrupalıların böyle bir bilimsel bilgiden yoksun oldukları doğrudur ama Çinlilerin de oralara kadar gittiklerini gösteren hiçbir delil bulunmamaktadır.

Başka bir harita ise dönemin şartlarına göre inanılmaz derecede yetenekle çizilmiştir. Zira 1300'lü yıllarda Güney Afrika'nın üçgen şeklinin ve tam bir tasvirini bu kadar erken bir tarihte çıkarılmış olması şaşırılacak şeydir. Fuchs ve Needham'a göre bu tür gelişmiş vasıflar ancak İslam dünyasında alınan bilgilerle açıklanabilir. Avrupa'da tespit edilen yaklaşık yüz ve Afrika'da otuz beş Arapça yer ve ülke ismi de bu görüşü desteklemektedir.

Günümüze kadar ulaşan,15.-16. y.y.lara ait Arap ve bazı Türk seyir kitaplarından elde edilen veriler Hint Okyanusu'nda kapsamlı bir katografik tasvir çıkarmaya yetecek kadar bol ve yeterli miktarda ölçüm yapıldığını doğrulamaktadır.

Bilgin Al-Mas'üdi Mir'at az-zaman adlı kitabında çeşitli defa batıya doğru gidip Atlantik'i aşmaya çalışarak hayatlarını tehlikeye atan İspanyalı Arap (Endülüs) denizcilerinin hikayelerini yazdığını anlatmaktadır. Bunlardan biri de Haikhas isimi biridir. Uzun bir süre sonra zengin bir ganimetle birlikte geri dönmüşlerdir. Fakat diğerleri dönmemiştir.

1312'den kısa bir zaman önce Sultan Muhammed Abü Bakr'ın 'okyanusun öbür tarafına' ulaşmak üzere bir filo yola çıkardığını bildirilmektedir. İbn Fadlallah al-Umari'nin ifadesine göre, gerekli hazırlıkların yapılmasından sonra filo açık denize açılmış, yolda tehlikeli bir akıntıya yakalanmış ve biri dışında tüm gemiler batmıştı. Bunun üzerine sultan ikinci bir filo donatmış ve kendisi de filoyla birlikte yola çıkmış ama hiçbir zaman geri dönmemişti.


Kitap hakkındaki genel görüşüm: Yazarımız bu ve daha nice olaylar hakkında kitabında bizi aydınlatmaktadır. Yazının başında gördüğünüz gibi başka yazarların da farklı görüşlerine yer vermiş, onların neden haklı olamayacakları konusunda da bilgilendirmeler yapmıştır. Bunların başında da Menzies gelmektedir. Bununla birlikte yazarımız Piri Reis'in hayatını kısa bir bölümünü ve hazırladığı harita konusunda bizi bilgilendiren uzun ve aydınlatıcı bir ek bölüm de hazırlamış. Biliyorsunuz, Piri Reis'in Dünya Haritası hakkında bizi en çok meraklandıran, bu haritayı nasıl hazırladı? sorusudur. Bu cevabı bu kitapta bulacaksınız. Haritaları da vermiş olması, renkli basım olması falan bence kitabın artılarından.

Yalnız bana biraz ağır geldi. Dili akıcı falan da denizcilik-harita bilimi falan bana göre değil. Kafam karıştı bir noktadan sonra, "ee yani?" diyorum. :)

Kitabın varlığı bile başlı başına önemli benim için. Maalesef milletimizde bir böyle eziklik, Amerikalıların tabiri ile "looser(kaybeden)" zihni var. Bu yüzden Müslümanlar keşfetti, deyince şöyle bir olumsuz eleştiriler, "hadi oradan! yok artık!" tarzı tabirler ve dalga geçecek kadar da kendimize, kültürümüze, kimliğimize bir yabancılaşmışlık... Yani asıl böyle adamlarla dalga geçip, yüzüne güleceksin, belki utanırlar içinde düştükleri durumdan da değişmeye çalışırlar.

Her şeyi geçtim şunu söyleyeyim, Amerikan yerlilerin(o dönemdekiler için söylüyorum) kültürlerinde denizden çıkıp geri dönecek bir çeşit ata-han tarzı efsaneleri-bekleyişleri vardır. Madem bu adamları Kolomb keşfetti, o bekledikleri kişiyi nasıl bekliyorlar? Eğer biri Kolomb'dan önce gelmemiş ise onlara? Ayrıca Kolomb'un elindeki haritalar ile yola çıktığını da yazarımız bize söylüyor. Bahsi geçen haritalar Avrupa haritası falan değil, ötesini gösteren haritalar. Nereden bulup çizildi, eline geçti? Yani Kolomb, haydi dümdüz gideyim varırım herhalde bir yere diye körlemesine bir yolculuğa çıkmamıştı.

Kitap Okuma Önerisi:  Köklerimize ışık tutup, şuur açan bir kitap bence.

Puan: 10/9

Kitap Fiyatı: 25,90


Kitabın fiyatı pahalı gelebilir, hem de 68 sayfalık bir kitap için. Ama yayıncı BOYUT. Bunlar biraz koleksiyon kitaplar hazırlıyorlar, kaliteli falan. Bu yüzden fiyatı da pahalı bu yayınların kitapları. Benim gibi uyanıklık yapıp kapacaktınız gazeteden. :)
17 Aralık 2014 Çarşamba | By: YeniAy M.

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma ile Haçlı Seferleri


 
UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.
 

NESİLLER BOYUNCA ANLATILAN 'HAÇLI SEFERLERİ' NASIL VE NE NİYETLE GERÇEKLEŞMİŞTİR? HAÇLILAR DOĞUNUN ZENGİNLİĞİNİ ELDE ETMEK UĞRUNA NE TÜR VAHŞETLER GERÇEKLEŞTİRDİ?

 

Kitabın yazarı Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, bir zamanlar buraya ÖZEL olarak hazırladığım bir tarihi program yazısının ANA KONUĞUYDU. Konu; Abdülhamit Han. Eğer izlemek veya okumak isterseniz aşağıdaki yazıya tıklayınız ki tarih meraklısı iseniz eğer kesinlikle tavsiye ederim.

Abdülhamit Han yazısı ve videosu için tıklayınız.

Gelelim kitabımızın konusuna. Aslında konusu isminde belli. Yine de benim adetim olduğu üzere muhakkak içeriği hakkında AYRINTILI bir anlatıma girip, can alıcı kısımların ÖZETLERİNİ yazarak sizi meraktan çıldırtacağım. :P İnşallah yani. :)

Kitabın önsöz ve girişinden sonra (muhakkak okuyun) Haçlı Seferleri öncesindeki İslam ve Batı Hristiyan Dünyasının mevcut durumu hakkında güzel bir özet geçmiş. Ben de özetin özetini geçecek olursam eğer:

HRİSTİYANLAR: Bizans Hristiyanları, Selçukluların İznik'i işgal edip başkent yapması ile mevcut konumlarının(İstanbul) büyük tehdit içinde olduğunu bir dönem yaşamaktadırlar. Bunun için zillet olsa da Ortodoks Hristiyanlar, Katolik Hristiyanlardan yardım talep eder. Bu talebi fırsat bilen Papa 2.Urbanus ise Batı dünyasının içinde bulunduğu fakirlik, kıtlık ve kendi siyasi gücünü arttırma gibi niyetlerle Avrupa'ya HAÇLI SEFERİ çağrısı yapar. Bu şekilde doğunun zenginliklerini sömürmek için harekete geçerler.

İslam dünyası ise parçalanmıştır. Müslüman devletler birbirleriyle ya da devlet içinde kardeş saltanat kavgaları ile birbirlerine iyice girmişlerdir. Zaten batının sefer düzenlemesine bu kadar rahat karar vermelerinin nedeni de İslam dünyasındaki bu parçalanmışlıktır.

Daha sonra -yazar buraya gelene kadar daha bir çok konuyu ana başlık edinmiş ama oraları geçiyorum- Birinci Haçlı Seferine geçiyoruz. Aslında bizim için en ağır olan haçlı seferi bu. Çünkü arkasında yüzbinlerce şehit, gazi ve acı bırakmış, Kudüs işgal edilmiştir. Yazar bize haçlıların nasıl toplandığı, hangi yolu izleyerek İstanbul'a geldiği ve bu zaman zarfında önlerine geçen Hristiyan şehirleri bile nasıl yağmalayıp, insanları katlettiğini iyice açıklamış. Hatta seferler için nasıl Yahudilerden borç para aldıklarına kadar bize anlatıyor. İstanbul'a geldiklerinde ise davranışları aynen devam ediyor ki Ne İmparator ne de İmparatoriçe kendilerinden haz etmemelerine rağmen onlara karşı koyacakları güç yoktur.

Bu haçlı seferlerinin en önemli özelliklerinden birisi toplanan orduların çoğunluğunun çiftçiler, katiller, hırsızlar gibi çapulculardan oluşması. Papa, uyduruk bir günah çıkartma yöntemi ortaya atarak "Kudüs'ü almak için yapılacak seferlere katılan herkesin günahları bağışlanmış, temizlenmiş olacaktır. Dahası bu seferlerde ne günah işlerseniz işleyin affedilmiş olacaksınız!" Böyle bir teminat altında bu çapulcu ordusunun neler yapmış olabileceğini tahmin edebiliyor musunuz? Düşünsenize, eğer biri size ne yaparsanız yapın, şu zaman içerisinde yapılacak her türlü günah muhakkak affedilecek, tertemiz olacaksınız, derse, siz neler YAPMAZSINIZ? Onlarda bu imkanı sonuna kadar kullanmışlar.

Haçlı Ordusu, İstanbul'a vardıktan sonraki ilk hedefi İznik. Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan ilk saldırıları kolayca geri püskürtünce Haçlıların bu kadar olduğunu zannedince sorun yaşadığı Danişmendliler ile savaşmaya gider. Oysa onları küçümsemiş, bu da büyük bir  hataya sebep olmuştur. İznik'in kuşatıldığı haberi gelince geri döner ama muvaffak olamaz. Hatta bu 'küçümseme' hatasını iki kere yaparak bir liderin asla yapmaması gereken hatayı tekrar eder. Sonuç ise hüsran olur. Selçuklular çekildikçe çekilir, haçlılarda takip ettikçe eder. Oysa başka Müslüman devletleri de vardır ama iç çekişmeler ve birbirleri arasındaki çekişmeler büyük sorundur. Bu mücadele yok demek değildir, bazen yardımlaşma olur bazen Şii Fatimi Devleti çomak sokar... Sonuç ise Kudüs işgal edilir. Zaten oraya kadar katliam, soykırım ve canilikle ilerleyen haçlılar, Kudüs de Müslüman ve Yahudilere yaptıkları katliamlar öyle hal almıştır ki camiilere dolan kan, haçlıların dizlerine kadar yükselmiştir. Yahudiler ibadet yerlerine sokulup yakılırlar.

Bir parantez açmak istiyorum, daha önce okuduğum ama emin olamadığım bir olayı kaynağı ile görünce tasdik etmiş oldum. Fransız bir komutanın emri ile emri ile Türk-Müslüman şehitlerin etlerinin çorba, çocuklardan şiş kebap yapıp yemek gibi çeşitli yamyamlıkların yapıldığını öğrenmiş olduk. Medeni insanın hali bir başka oluyor. Ama Bizans İmparatoriçesinin de dediği gibi bu haçlılar "Batılı Barbarlar"

Birinci Haçlı seferlerinin haçlılar lehine sonuçlanmasından bir süre sonra kurdukları Urfa Krallığı, Müslümanlarca yeniden alınmasından sonra tehlike çanları çalmaya başlar. Bu yüzden ikinci haçlı seferleri çağrısı da yapılır. Zira zafer kazanmış olsalar da orduların büyük bölümü ölmüş, bir kısmı da batıya geri dönmüştür. Hali ile çok az bir güç ile mevcut durumlarını korumaya çalışmaktadırlar ama kendi içlerinde de sorunlar yaşamaya başlamışlardır. Müslümanlar ise yavaş yavaş birleşmeye başlamıştır.

Selahaddin Eyyubi ise işte bu dönemlerde yıldızı parlayan bir genç olarak ortaya çıkıyor. Amcası ile katıldığı savaşların sonrasında Mısır'a vali olması ve Fatimi devletinin Mısır'da hakimiyetinin son bulması ile artık Eyyubi devletinin kurulmasına kadar geçen süreçler bize açıklanıyor. Müslümanların birleşip Kudüs'e kadar bir çok zapt edilmiş bölgeleri geri alınması ve sonunda Kudüs'ün tekrar ele geçirilmesi ile ikinci haçlı seferleri Müslümanların lehine sonuçlanacaktır. Hatta Kudüs'ün geri alınmasından sonra, Hristiyanların yaptığı katliamlar yapılmamış, kimsenin malına el konulmamıştır. Bu durum uzunca süre batıda anlatılacaktır.

Kudüs'ün tekrar Müslümanların eline geçmesi sonucu üçüncü haçlı seferleri mecbur olunur. Alman İmparatorunun Anadolu'ya vardıktan sonra dereye düşüp boğularak ölmesi Almanları geri döndürürken, Fransızlar bazı kayıplardan sonra başlarında kralları ile geri döner ama aslında Fransız kralı kaybettikleri yerleri geri alamayacaklarını anladığı için İngiltere'nin bazı topraklarını gözünü dikmiş bir şekilde geri dönmüştür. İngiliz kralı da Fransız kralının niyetini öğrenince haçlıların başına vekil atayarak geri döner ama bu haçlı seferleri de sonuçsuz kalır.

Dördüncü Haçlı seferi ise Müslümanlara diye çıkılıp, Ortodoks Hristiyanlara saldırıya dönüşüyor, İstanbul Haçlılarca işgal ediliyor ve Bizans devletine son veriliyor. Şehir yağmalanıyor, kiliseleri Katolik kiliseye bağlanıyor ve insanlar kılıçtan geçiriliyor. Venedik-Frank Devleti kurulsa da 50 küsur sene sürüyor ve bir Rum asinin baş kaldırması ile bu saltanatta son buluyor.

Beşinci ve Altıncı hatta Yedinci hatta sekizinci seferlerde olumsuz sonuçlanıyor. Bir tek beşincisinde Kudüs yeniden haçlıların eline ama bu sefer kan dökülmeden ele geçiyor ama bu da o dönem Müslüman dünyasına hayran ve sevgi besleyen ve kan dökmekten hoşlanmayan Fredirick'in zorla başlarına geçirilmesi ile (yoksa aforoz edilecektir) diplomasi yolu ile başarılıyor. Ama Papa bu adamdan hoşlanmaz ve suikast düzenler. Bunun üzerine Fredirick romaya yürür. Yedinci Haçlı seferlerinde Moğol belası ortaya çıkar ama bu dönemde Mısırda kuruluş olan Memluklular devletinin başı olan Baybars ortaya çıkacaktır. Son seferin başında da, gene, Fransız bir kral vardır ama o da Filistin'i kuşatıp başarısız olup geri döner.

İlk haçlı seferleri hariç tüm haçlı seferlerinin (beşinciyi de diplomatik bir zafer kabul edebiliriz ama kısa sürmüştür ama nispeten haçlı zaferi hanesine yazılması gerekir.) başarısızlıkla sonuçlandığını söyleyebiliriz. Ama bu haçlı seferlerinin anlatılması etmesinin sebebi "Aaa bakın Hristiyanlar ne kadar cani, sözlerini de hep bozmuşlar, pis gaddarlar! Bir de bizlere barbar, cani, katil diyorlar!" demek değildi. Burada görüyoruz ki eğer İslam dünyası parçalanmış olursa Batı Dünyası doğunun zenginliklerinin sömürmek için saldırmakta ve muvaffak olmaktadır. Ama Müslümanlar ne zaman yeniden birleşerek hareket etse her daim kaybedip geri çekilmekte ve bulundukları yerlerden ayrılamamaktadırlar. Çünkü bu Allah'ın vaadidir. Bu yüzdendir ki günümüze döndüğümüzde haçlı seferlerinin son bulmadığını, aynen devam ettiğini görüyoruz. Filistin, Kudüs, Irak(Bush bu saldırı için Haçlı Seferi demiştir.), Afganistan gibi nice İslam ülkesi Batılılarca(ve Siyonistlerce) işgal edilmiş, aynı gaddarlıklar yapılmaya devam etmiştir. Çünkü biz parçalanmış durumdayız. Birleştiğimizde kaybettiklerini bilen batılılar ise birleşmemiz için her şeyi yapıyorlar. Eh, adamlar akıllı, uyanık; oyuna gelmemesi gereken biziz. Oyunu biliyoruz değil mi?

Kitap hakkındaki genel görüşüm:
 
Yazar öyle bir yazmış ki kafamda film şeritleri geçerek okudum kitabı. Bir başladım daha ne olduğunu doğru düzgün anlayamadan kitap bitmişti. :) Dili güzel, sıkıcı bayıcı dillerden değil. Ders veren bir kitap olmuş. Zira dediğim gibi kitabın yazılmasının sebebi yapılan gaddarlıklara " tüh kaka! lanet olsun size!" demek için değil, tarihin tekerrür etmesindendir. Zira insan asla değişmez. Tarih bu yüzden okutulur. ;)
 
Yazarın hoşuma giden bir noktası daha var. Hiçbir şekilde falanca ırkı övmemiş, falancasını yerin dibine sokmamış. Yani Türkleri yüceltip gerisini küçümseme yapmamış. Bu açıdan çok büyük bir artı bu kitap. Zaten bunu yapsa idi "Birleşin!" iletisine ters bir hareket olurdu. Saltanat kavgasını bırak, ırkını yüceltme, mezhebi öne çıkartma; Müslüman kimliğin önde olsun ve birleşin!
 
Kitap Okuma Önerisi:  Muhakkak alın.

Puan: 10/10

 
12 Eylül 2014 Cuma | By: YeniAy M.

Modern Bilim: "Tanrı Var"

 
UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.
 

 EVREN'NİN VE YAŞAMIN OLUŞUMUNDAKİ HASSAS AYARLAR ÜZERİNE BİR İNCELEME

 


Emre Dorman'ın "Dini konularda kendini kandırmanın 40 yolu" isimli kitabından sonra edindiğim ikinci kitabı. İlk kitap gibi bu kitabı da son derece yararlı buldum.

Kitabın ana konusu, isminden de anlaşılacağı üzerine; modern bilimin keşfedilen dehlizlerinin bizleri Tanrı'ya ulaştırması. Çoğu görüş, bunların içinde teist(Tanrı inancına sahip olanlar) görüşte olanlar da var, bilimi kullanarak Tanrı'ya ulaşamayacağını savunur. Elbette, bunun aksini söyleyen din adamları ve aklı selim insanlar söz konusu. Kitap da bu aklı selim insanlar arasında bulunan, bilimle haşır neşir olmuş, bu konuda üstat olan insanların keşifler hakkındaki fikirleri ve Tanrı'nın varlığının ispatı ile ilgili söylemlerine yer vermiş.

Kitap, Giriş Bölümü dahil, üç bölümden oluşmakta. İlk bölümde bizlere, kısaca, dini görüşler tanıtılıyor; teizm, deizm, panteizm, agnostisizm ve ateizm; ikinci bölümde ise bilimde, Tanrı'nın varlığını kanıtlamak için kullanılan modern bilim delilleri ve kuramlar; son bölümde ise ikincinin devamı olma niteliği taşıyan, hassas ayarlar üzerine çalışma söz konusu.

Sakın ola ki önyargılı davranıp kitabı almamak gibi bir yanılgıya düşmeyin derim. Zira kitabın isminden yola çıkarak, Evren de Tanrı'yı arasak da, bilimsel keşiflerin ve dengelerin inanılmaz ayarlarını anlatan bilim insanları, sizleri hayrete düşürecek, evrene ve çevrenize hayranlıkla bakacaksınız.

Okuduğum her ilmi kitabın, ilginç bulduğum ya da önemli olduğuna inandığım bölümlerini, muhakkak, çizerim. Böylece aklıma takıldığında rahatça bulur veya ihtiyaç hissettiğimde hızlıca kitaba göz atabilirim. Size bu şekilde çizdiğim bölümlerden bir kaçını yazarak, kitap hakkında fikir edinmenizi sağlamak isterim.

Olgunun Unsuru olarak tabir edilen bir düşünce var. Aristo tarafından ortaya atılan bu düşünme yönteminin mantığını sizde kavrayacaksınız ve hak vereceksiniz. Aristo'ya göre olgunun ve bizzat evrensel olgunun dört türlü nedeni vardır: madde, fikir, kuvvet ve son gaye. Bunları açalım, ve ne demek istiyormuş Aristo, öğrenelim. Kendisi bunu açıklarken "zanaat" alanında mobilya yapımı veya "sanat" alanından heykel yapımı gibi örnekler kullanmış.

1- Madde:  Yapıldığı madde; tahta, mermer veya tunç.
2-Fikir: Heykel için heykeltıraşın zihninde, mobilya için marangozun zihninde bulunan ve ona göre yapıldıkları bir fikir.
3-Kuvvet: Hareket ettirici kuvvet ve yapıcı neden olarak kollar, eller ve aletler gibi araç gereç gibi şeyler.
4-Son Gaye: Bu kuvvetleri harekete getiren ve onları güç halinde fiile geçiren bir maksat bulunması gerekir.

Eğer bu dört unsuru, evrene, insana ve  varoluşuna uyarlar isek, her şeyin bir başlangıcı olduğu ve bu başlangıcı var eden bir akıl sahibi Güç olduğuna varmak, mantık çerçevesinde düşünen her insanın ulaşabileceği bir sonuçtur. Aksi halde, bir bilgisayarın veya telefonun, hiçbir kuvvet, akıl ve beceri sahibi bir yapıcısı olmadan kendiliğinden oluştuğunu iddia etmek; evrenin ve yaşamın tüm bu unsurlardan muaf bir şekilde var olduğunu iddia etmekten daha mantıklı olamaz. İki şekilde de bu, aynı derece saçma sapan bir çıkarım; yanlış bilgidir. Böyle olunca da İkinci örneğimdeki iddia sahipleri, birinci örnekteki iddia sahipleri kadar saçmalamıştır. Birine mantıklı diğerine mantıksız gözü ile bakamayız.


Benzer bir delili, Teolog ve felsefeci William Lane Craig de yapmıştır. Kelam Kozmolojik Kanıt isimli kitabındaki önermesine göre;

  1. Her başlangıcı olanın kendi dışında bir sebebe ihtiyacı vardır.
  2. Evrenin bir başlangıcı vardır.
  3. Demek ki evrenin varlığının da bir sebebi vardır.

Şayet evren, kazara meydana gelmiş olsaydı, onda geçmişteki düzensizlikten kalan bir iz, bir hata olurdu. Ancak böyle bir hata veya iz keşfedilmemiştir. Astrofizikçi ve matematikçi Roger Penrose'a göre; "Big Bang tamamen kara delikler de oluşturabilirdi. Bunun yerine hassas ve her yere yayılmış maddeden oluşan bir evrene sahibiz."

Evrene, dünyaya ve kendimize baktığımızda ilk göze çarpan şey; Hassas Denge'lerdir. Denge öyle bir kurulmuştur ki %1 lik bir sapma bile yaşamın tamamen yok olmasına veya en başta hiç olmamasına sebep olabilirdi. Böyle olunca bu dengenin "tesadüfler(!)" sonucu, "bilinçsizce(!)" oluştuğunu iddia etmek ne kadar mantıklıdır? Kaldı ki bu kadar isabet oranı, tesadüf tanımına bile aykırı değil midir? Sürekli hedefi vurursanız, buna şans mı yoksa beceri, zeka, tecrübe mi dersiniz?

Birkaç hassas denge örneği vermek istiyorum. Bu örnekler ise evrenin ilk başlangıcı ile ilgili olacak.

Big Bang'den sonra evrenin yeterince soğuyabilmesi için evrenin yeterince yaşlı olması şarttır. Bu sayede yaşam koşullarının oluşması için ortamda oluşumlar olacaktır.

Oksijen, fosfor, karbon gibi elementlerin yıldızlardan dağılması için gerekli süre de, yaklaşık 10 milyar gibi çok uzun bir süredir. Bunlar olmasa biz olmazdık. Bu yüzdendir ki evren şu anki yaşında olmasaydı, daha genç olsaydı bugün dünya ve içindeki yaşamdan söz edemezdik.

Yine dünyadaki yaşamın, kızıl-dev yıldızlardan gelen ağır elementlerle (özellikle karbonla) mümkün olduğu bilinmektedir. Yaşamın sırrı, yıldızlardaki karbon üretimidir. Bunun üretilmesi içinde iki aşamalı bir oluşumdan geçmesi gerekmektedir. Oysa bu oluşum çok az görülebilen bir oluşumdur.

Evrenin kütle yoğunluğu çok az olsaydı eğer, maddenin evrende dağılımı az olur ve galaksiler oluşmazdı. Daha fazla olsaydı da kara delikler oluşur ve Büyük Çöküş meydana gelirdi. Oysa kütle yoğunluğu olması gereken "kritik" değerde tutulmuş, bu sayede de galaksiler oluşmuş, evren çökmekten kurtulmuştur.

Benzer şeyler dünyanın oksijen oranı içinde geçerlidir. Oksijen oranımız %21 değerindedir. Daha az olsa yetersiz solunum ve getirileri ile uğraşmak zorunda kalırken, daha yüksek olması durumunda ufacık bir tetikleme (şimşek, yıldırım vb. bir şey ile) dünya yanmaya başlardı.

Yine denizlerin karadan daha çok olması, dünya ısısını belli bir denge üzerinde durması için gereklidir. Aksi halde ya aşırı ısınacak ya da aşırı soğuyarak üzerinde yaşama uygun ortam bırakmayacaktır.

Dünya da aşırı demir yoktur. Eğer olsaydı hepimiz demir zehirlenmesi yaşardır.

Satürn ve Jüpiter mevcut konumunda, şeklinde ve büyüklüğünde olması, dünyamızın var olmasını sürdürmesi için hayati bir öneme sahiptir.

Ayımızın olması ve mevcut durumda ve mevcut yerde olması da dünya için olmazsa olmazlardandır.

Eğer güneşimizin dışı 6000 derece olmasaydı, bugün dünyadaki bitkiler fotosentez yapamaz, dünya oksijensiz kalırdı.

Yerçekimsel kuvvet, daha güçlü olsaydı, yıldızlar daha çok oluşur ama bütün yıldızlar güneşten 1.4 kat daha ağır olurlardı. Yıldızlar, demirden daha ağır elementleri tek başlarına ürettikleri ve berilyumdan daha ağır elementleri yıldızlar arası ortama yaydıkları için önemlidirler. Bahsi geçen ağır yıldızlar, kendilerini çevreleyen gezegenlerdeki yaşamı destekleyen ortamların muhafazasını imkansız kılacak kadar çok hızlı ve düzensiz yanacaktır.

Evrenin genişleme hızı, evrende ne tip yıldızların oluşacağını belirleyen ana faktörlerdendir. Evren, mevcut genişleme hızından daha yüksek hızda olsaydı, hiçbir galaksi genel genişleme sürecinde yoğunlaşamayacaktı. Daha yavaş olsaydı da evren çökecekti.

Bunun gibi sayısız hassas dengeyi açıklayarak bu dengenin bilinçli ve güçlü bir Yaratıcı tarafından sağlanabileceği sonucu da kendiliğinde açığa çıkmaktadır.

Kitap Okuma Önerisi:  Muhakkak alını, okunmalı.

Puan: 10/10


Kitap Fiyatı: 10

27 Haziran 2014 Cuma | By: YeniAy M.

Yahudileşme Temayülü

UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.

 

 BUGÜN, MÜSLÜMANLARI TEHDİT EDEN BU YAHUDİLEŞME TEMAYÜLÜ NEDİR? 

 

NEDEN KURAN-I KERİM'İN ÖNEMLİ BİR KISMI YAHUDİLERİN HİKAYESİNİ BİZLERE SUNAR?

 

HZ. MUHAMMED, YAHUDİLERE NASIL BİR YAKLAŞIM SERGİLEMİŞTİR?

 

YAHUDİ TARİHİ BİZLERE HANGİ GERÇEKLERİ GÖSTERİYOR?

 

HEPSİ VE DAHA FAZLASINI BU KİTAP İÇİNDE BULACAKSINIZ!

 
Bilmeyenler için "temayül" kelimesini yalınlaştıralım; eğilim, benzeme gibi anlamlara sahiptir. Yani kitabın ismi Yahudileşme Eğilimi olarak da çevrilebilir.

KİTAPTAN:
 
"Yahudileşme Temayülü" ifadesini çözdüğümüzde karşımıza üç ayrı kavram çıkar: 1) Yahudilik, 2)Yahudileşme, 3) Yahudileşme temayülü.

Yahudilik çift cinsiyetli, yani etno-teolojik bir kavramdır. Tabiatı icabı, hem İsrailoğulları kavimine mensup olma anlamına gelen etnik kimliği ifade eder, hem de İsrailoğulları'nın dini olan Museviliğe mensup olma anlamına gelen dini kimliği ifade eder.

Yahudileşme ise, etnik ve dini menşe itibarıyla Yahudiliğe mensup olmadığı halde onlar gibi olma, onlara benzeme, onların tavır ve davranışlarını gösterme manasına gelir ki, niçin bu kavramı tercih ettiğimizi, Kur'an ve sünnetten de deliller getirerek bu kitapta açıkladık.

Yahudilik temayülü ise, sosyolojik olmaktan daha çok bireysel bir eğilimdir ve tek tek her insanda örtük bir biçimde bulunabilir. Bu temayül, her bünyede bulunup da vücut direncini kaybedince ortaya çıkan bulaşıcı bir virüs gibi, ortamını bulduğunda bir tavır ve davranış biçimine dönüşür ve bulaşıcılığı sayesinde toplumsal bir felaket halini alır. 

(Dikkat edilirse, Kuran'ı Kerim de Hz.Musa kıssası anlatılırken 'İsrailoğulları' ismi kullanılırken; Hz.Musa sonrası bu kavim için 'Yahudiler' kavramı kullanılır. Bunun da sebebi Müslüman olan Hz.Musa kaviminin, ondan sonra zaman içinde Yahudileşmiş olmasıdır.)

Aslında yazılacak çok şey var, ama kitaptan bazı sayfaları ekleyerek merak uyandırmayı tercih ederim. :)


 

Kitap hakkındaki genel görüşüm: Aslında bu kitabı okumadan öncede Ümmet içindeki bazı Yahudileşme eğilimlerini görmüştüm. Tabi bunu bu isimle seslenmiyor ve durumun bu kadar ciddi olduğunu fark edemiyordum. Bazı adetler vardı ki aynı Yahudilere aitti; recm bunlardan biriydi. Buna Yahudizm diyordum. Ama kitabı okuyunca kafamdaki şeylere cevap buldum, bilinçlendim. Yahudi ve Hristiyan tarihine de önem verdim. Kesinlikle incelenmesi gereken bir durum. Sizlere de tavsiye ederim.

Kitap Okuma Önerisi: Kesinlikle okunmalı.


Puan: 10/10


Kitap Fiyatı: 10,50 TL