Allah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Allah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
31 Temmuz 2018 Salı | By: YeniAy M.

Kur'an ve Tabiat Ayetleri Işığında 'Yaratılış ve Evrim'



KÜNYE
Yazar Mustafa İslamoğlu
Yayıncı: Düşün Yayınları
Sayfa370
Baskı Yılı: 2018 (5. Baskı)
TANITIM BÜLTENİ
Elinizdeki kitap dört bölümden oluşmakta ve her bir bölümde aşağıdakine benzer birçok soruya cevap aramaktadır:

Evren ve Dünyanın Yaratılışı: “Ol” emrinden sonra her şey nasıl başladı? Yaratılışa dair farklı görüşler? İlk 1 saniyede neler oldu? İlk elementler nasıl oluştu? Dünya’nın 4.6 milyar yıllık yaratılış süreci? Sünnetullah nedir? Yaratıcı şapkadan tavşan çıkarır mı?

2. Âdem Çömlekten Havva Kaburgadan mı Yaratıldı: Âdem’in ebeveyni var mıydı? Topraktan yaratılma ile ne kastedilir? Âdem’den önce kan döken ve fesat çıkaranlar kimlerdi? Beşer ile insan arasındaki fark nedir? “Ruhumdan üfledim” ile kastedilen nedir? Ruh üflenirken Âdem cansız mıydı? ‘Âdem’, ‘âdemoğlu’ yerine kullanılmış mıdır?

3. Beşer Nasıl İnsan Oldu: Evrimci İslam âlimleri kimlerdir? Allah, Âdem’i kimlerin içinden seçmiştir? Âdem’den önce de âdemler var mıydı? İlk insan nerede ve yaklaşık olarak ne zaman yaratıldı? Âdem’in nesli ensest ilişkiyle mi çoğaldı?

4. Darwinci Evrim Teorisi: İlahi yasa olan evrim ile materyalist evrim teorisi aynı şey midir? Evrim teorisine destek için üretilen sahte deliller nelerdir? Evrim teorisi ateizmin İsrailiyyatı mıdır? Varoluştaki hassas ayarlar tesadüfe izin verir mi? Yaratılış ve evrim teorisi hasım mıdır?
Bu başlıkların hepsinin altında iki kitabı hep yan yana okuyacaksınız: Tabiat ve Kur’an. Bizim ifademizle “tabiatın Kur’an’ı” ve “Kur’an’ın tabiatı”…

Evrim meselesi başta Türkiye olmak üzere İslam ülkelerinde çokça tartışılan ve çoğu Müslüman tarafından karşı çıkılan, kabul edilmeyen bir konudur. Genelde bazı kesimler bunun sebebini 'cehalete' bağlar. Haklılar ama sandıkları sebeple değil. Bu kesim meselenin temelini "bilimsel yaklaşmamaya" bağlar hatta daha net olmak gerekirse "akıl ve bilim ikilisinden uzak kalınması" ile ama aslında (en azından Türkiye için konuşuyorum.) evrimin doğru öğretilmemesinden kaynaklı. Okullarda evrim, materyalist evrim kuramı ile sunulmakta ve evrim konusunda yegane açıklamanın, karşılığın bu olduğunu iddia edercesine hareket edilmekte, oysa değil. Evrim kuramı ile materyalist evrim kuramı aynı şey değildir. Son dönemlerde de okullardan 'evrimin' çıkartıldığı ve bunun yanlışlığını vurgulayan yine aynı kesim. Bilgi doğru mu bilmiyorum, okulla ilişiğimi keseli çok oldu ama zaten derslerde bu konuyu görmüş biri olarak evrim karşıtı biri haline gelmeme sebep olduğundan çok da hayrını gördüğümüzü söyleyemem. Sebep? Yukarıda söylediğim gibi; bize doğru şekilde öğretilmiyor. Eğer bir şey doğru öğretilmiyor ise öğrenmenin mantığı nedir? Doğru olan bilgiyi doğru şekilde nesillere aktarmaktır. Bu yüzden en kısa sürede en doğru şekilde müfredata eklenmeli. 

Sosyolojide de bir konu üzerine birden fazla tez, argüman, yaklaşım vardır. Açıkçası üniversitelerde hoşlanmadığım noktalardan biri de her üniversitenin belli bir ekolü; sanki %100 doğruymuş gibi takip etmesi ve diğer ekollere ya hiç değinmemesi yahut ucundan değinmesidir. Tek yönlü bakış açısıyla sunulan bir şeyin fayda vermeyeceği yahut kısıtlı fayda vereceği aşikardır. Tamamdır, konuyu çok uzatmadan kitaba geçiyorum.

Mustafa Hoca muhakkak ki biyolog vs. değil, kendisi ilahiyatçı. Lakin kitabın girişinde de göreceğiniz gibi evrim konusunda onlarca kitap okumuş, yüzlerce belgesel/bilimsel sunum takip etmiş ve makale incelemiştir. Evrimin gerçekliğine kanaat getirmiş yahut tersine; kaç kişi bu kadar araştırma yapmıştır, bilemiyorum. Elbette ki bu onu uzman yapmaz ama en azından ne dediğini bilecek seviyeye getirir ki işin uzmanlarınca da kitap onay aldığı için bilimsel bilgiye aykırı bir bilgi içermediğini düşünebiliriz. Bu bilgileri de Kur'an bilgisiyle ve geçmişte yaşamış Müslüman bilim insanlarının çalışmalarıyla analiz edip, bize sunmuş.

Kitap 4 bölümden oluşuyor:

1-Evrenin ve Dünya'nın Yaratılışı; en sevdiğin ve hayranlık duyduğum bölüm bu oldu aslında; evren, evren olmak; dünya dünya olmak için çok aşamadan geçmiş, bilhassa dünyamızın şimdiki yaşanabilir hale gelmek için çok cefa çekmesi gerekmiş. Her biri anlatılmış, ister istemez artık içinde yaşadığınız evren ve dünyaya bir farklı bakar oluyorsunuz.

2- Hz. Adem Çömlekten, Hz. Havva Kaburgadan mı Yaratıldı? sorusu üzerine uzun uzun argüman ve deliller sunarak bize işin -tabiri caiz ise- saçmalığını gayet güzelce gözlerimizin önüne sermiş. Elbette bu soruya cevap verirken ilk insanın nasıl var olduğunu, evrimin onun var oluşundaki etkenine dair oldukça geniş bir metin bizi bekliyor. Yani ilkinde evren ve dünyanın evrimi; ikincisinde ise insanın evrimini anlatıyor. Burada aslında insandan ziyade 'beşer' kavramını öğreniyoruz. Yani daha çok beşerin evrimini göreceğiz.

3- Beşer Nasıl İnsan Oldu? başlığında ise beşer evriminin başka bir aşaması olan ruh üfleme aşaması bize sunuluyor. Yani beşerin insana dönüşme süreci, şimdiki halimiz.

4- Evrim Teorisi ile son bölüme giriyoruz ve evrimin tarihsel süreci, türleri, yaklaşımları, nasıl ideoloji haline getirildiği gibi üzerine tartışılan konulara değiniliyor.

Ben kitabı genel olarak net, açıklayıcı ve tatmin edici buldum. Size bilmem ama kökleri mitlere dayanan komik batıl yorumlamalar yerine; kökleri bilimsel açıklamalara dayanan yorumlamaları kabul etmeyi tercih ederim. Sonuçta daha gerçekçi ve akla mantığa yatkın. Muhakkak kitabı edinip okumanızı tavsiye ederim. İslam konusunda şüpheleri olan, ön yargıları olan arkadaşlara da tavsiye ediyorum.

DİPÇE: Yazınca fark ettim de yorum, tanıtım yazısıyla paralellik içeriyormuş. :D 



(İnternet fiyatları, sitelere göre farklılık gösterebilir.)
30 Eylül 2016 Cuma | By: YeniAy M.

İslam Nedir?



"İslam Nedir? sorusunu hiç Kur'an'a sordunuz mu?"

KÜNYE
Yazar Mustafa İslamoğlu
Yayıncı: Düşün Yayınları
Sayfa192
Baskı Yılı: 2014
TANITIM BÜLTENİ
İnsanlık tüm zamanların en çarpıcı sıçraması, en derin toplumsal alt üst oluşu ve en ilginç yeniden yapılanmasıyla karşı karşıyadır. İslâm'ın yeryüzünde düşmanı yoktur, tanımayanı vardır. Düşman gibi davrananlar, İslâm'ın değil, müslümanların düşmanıdır. Bunun sebebi de yine Müslümanlardır. Zira inançlarını iyi temsil edemediler. Bunun için de öncelikli sorun müslüman olmayanların müslüman olması değil, müslümanların Müslümanlaşmasıdır.
Müslümanlar ile İslâm aynı şey değildir. Zira Müslümanların ortaya koyduğu İslâmi gelenek ile İslâm aynı şey değildir. Öte yandan, İslâm ile tarihsel süreç içinde insan eliyle üretilmiş olan İslâm medeniyeti de aynı şey değildir. İşte elinizde tuttuğunuz bu kitap, "İslâm nedir?" sorusuna, bu hassas ayrımları dikkate alarak yaklaşan bir kitaptır.
İslâm'a taraftar olan açık bir delil ile taraftar olsun, İslâm'a karşı olan da açık bir delil ile karşı olsun. İnsan hangi tavrı seçerse seçsin, seçimini bilerek yapsın. Bu proje ile amaçladığımız şey, İslâm'ı bilmek isteyenlere yardımcı olmaktan ibarettir. Zira kişi, tanımadığının düşmanıdır.
Evrensel barışın egemen olduğu, farklılığın zenginlik sayıldığı, farklı inanç havzalarının ve kültür bloklarının birbirini ötekileştirmediği ve şeytanlaştırmadığı bir dünyada yaşamak dileğiyle.
 Yahudileşme Temayülü kitabından sonra, Mustafa hocanın okuduğum 2. kitabı. İlk kitap da içerik bakımından takdire şayan ve bilinçlendirici-öğretici bilgiler içeriyordu; bu kitap da keza aynı şekilde.

Kitap, Dünya'nın dört bir yanından gayri-müslimlerin İslam hakkında merak edip, kafasını kurcaladığı sorulardan ve Kur'an'dan bu sorulara, cevaplardan oluşuyor. Her biri Kur'an'dan cevaplandığı için zaten falanca kişinin falanca mezhebin şahsi yorumu şeklinde bir şeyin ortaya çıkması da pek mümkün değil.

Mustafa hoca, soruları açıklarken kelimelerin sözlük ve kelime anlamına kadar da açıkladığı için bizim bildiğimiz veya bildiğimizi sandığımız konuları daha derinlemesine, daha bilinçli bir şekilde öğreniyoruz. Kabul edelim ki maalesef ülkemizde İslam'ı kitabından okumadan, kulaktan dolma bilgilerle öğrenmiş(daha doğrusu öğrenememiş) kardeşlerimizi sayısı azımsanacak oranda değil. Nitekim yarım yamak bilgi veyahut yanlış bilgi de kişi/leri ya inançsızlığa ya da takvasızlığa(sorumluluk bilincinde yoksunluğa[yazarın dediğine göre TAKVA'nın kelime manası sorumluk bilincidir.]) götürüyor ve Allah'a inandığını ilan eden ama O yokmuş gibi yaşayan bir topluluğun oluşmasına neden oluyor.

Bu yüzden, öğretmesi ve daha derinlemesine öğrettiği için bu kitabı 7'den 70'e herkese tavsiye ederim. Ayrıca İslam'ı merak eden ve kafasında doğru-yanlış bir sürü karmaşık bilginin dolaştığı gayri-müslim kardeşlerin okumasını tavsiye ederim. Zaten bu kitabı okuduktan sonra Kur'an-ı okumaları gerektiğini anlayacaklardır; hatta merak da edeceklerdir diye düşünüyorum. Öyle ya İslam'ı Müslümandan değil, Kur'an'dan öğrenebilirsiniz. :)


  (Soluk renkli fiyat, etiket fiyatıdır. Üstündeki ise internet fiyatıdır.)
7 Şubat 2015 Cumartesi | By: YeniAy M.

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma ile Tanzimat'ın Götürdükleri







UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.

OKULLARDA ANLATILAN TANZİMAT'I UNUTUN VE GERÇEKLER İLE YÜZLEŞİN!

KÜNYE

Yazar: Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırm
Yayıncı: Beyan Kitap
Sayfa: 127
Baskı Yılı: 2012(10.baskı)

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma'nın ikinci kitabını da okudum. İlk kitabı Haçlı Seferleri 24 saatte bitmişti. Bu kitap da ilki gibi son derece yararlı tarihi bilgiler ile dolu. Tanzimat bize tarih görmeye başladığımızdan beri anlatılagelir. Her zaman olumlu, değerli ve olmaz ise olmaz gibidir... Üzerinde oturup düşünmedim bile. Siz de... Zaten düşünmek ve sorgulamak için eğitim görmediğimizden bu durum doğal. Amerikan Eğitim Sistemini ülkemize sokan İsmet İnönü'ye buradan teşekkür ederiz! Ama sırf ona yüklenmek de olmaz; sonrasında gelenlere de teşekkürler.


Bilimsel kitapların incelemeleri bir hayli zorudur; neresini yazacağım, bilemem. Ama kısaca kitabı özetlemeye çalışarak kitap hakkında bilgi vermek istiyorum. İnşallah bu kadarı bile bu kitabın ne kadar değerli olduğunu anlamanıza yeter.

Yazar, İslam ve Felsefe eleştirisi yaparak konuya girmiş. Onun eleştirisine göre felsefeyi öğrenmek ve bunu İslam ile birleştirip, sanki medeniyet atlayacağımızı, aydınlanacağımızı vb. bir şey olacağına inanılmış olması( eski dönemlerden bahsediyor) son derece yanlış bir durumdur. Zira madem Yunan felsefesi bu denli olağanüstü bir medeni-zihni aydınlanma yaşatıyordu da neden Yunanlıların işine yaramadı? Onların işine yaramayan bugün biz nasıl yarasın?

Peki, yazar neden böyle bir giriş yaptı? Yazara göre Müslümanların ilk aşağılık kompleksi hastalığına yakalanması bu eski dönemlerde Yunan Felsefesinin tercümeleri ile başlıyor. Felsefe bilen gurur ve büyüklük kompleksi; bilmeyen okumayan da aşağılık ve çekimser kompleksi... Aslında haklı, İslam'ın kendine has öğretisi ve felsefesi zaten yeterlidir, Yunan felsefesi vb. yabancı felsefeler ile İslam'ı harmanlayıp İslam'ı anlatma çabası nedir? O dönemler Yunan felsefesine önem verilmesinin amaçlarından biri İslam'ı müdafaa da kullanılma çabasıydı. Oysa hiçbir işe yaramamış, nitekim Yunanistan ve batı da orta çağdan kurtulamamıştır bu Yunan Felsefesi ile. Peygamber ve dört büyük halife İslam müdafaası ve tebliği için hiç de gerek duymamış ve başarılı da olmuştur. Yani kısacası düşüncesini böyle özetleyebilirim. :)

Sonra asıl konuya geçiyor ve Müslümanların yüzlerce yıl sonra ikinci aşağılık kompleksine giriş yapıyoruz. Batı karşısında kendi kültürünü aşağılık görüp alaturka olarak niteleyen ve batıyı üstün kabul edip kendini alafranga olarak tabir eden adamların bir dünyası.... Batı hayranlığı kişileri batının da kölesi haline getirmiş; onlar gibi düşünüp, hissetmeye başlamış, yani kısacası ONLARDAN olmuştur. Oysa Allah ve peygamberi bu konuda açık uyarılar dillendirmiştir;

"Ey iman edenler, Yahudileri de, Hristiyanları da kendinize dost edinmeyin! Onlar ancak birbirinin dostlarıdırlar. İçinizden kim onları dost edinirse o da onlardandır. Şüphesiz Allah o zalimler güruhuna muvaffakiyet vermez." Maide 13

"Kim bir kavme benzemek isterse, o ondandır!" Hz. Muhammed


Tanzimat, 1839 yılında İngiliz hayranı ve destekçisi olan Mustafa Reşit Paşa'nın (sabık padişahın ölüm fermanı vermiş ve hastalığını bahane ederek Londra'dan dönmemiş. Padişahın ölümü ile hemen geri dönmüş ve ipleri ele alarak küçük padişah Abdülmecid'i eline almıştır.) çabalarıyla ilan edilmiştir. Tanzimat'ın ilanı Müslümanlara ne kazandırmıştır? Hiçbir şey! Bunu paşanın kendisi ve çevresinden de söyleyenler olacaktır.

Peki, Tanzimat neden batının desteği ile ilan edilmişti? Aslında kendisinden istenileni vermiştir ama Müslümanlara değil, gayrimüslim tebaaya. Tanzimat ile birlikte Müslüman tebaa ile aynı haklara sahip olan gayrimüslimler (aslında neredeyse sınırsız haklara sahip olmuşlardır) kimi noktada onlardan daha fazla hakka sahiptir bile denebilir; askere gitme zorunlulukları olmaması ve bu sayede askere çağrılan Müslüman tebaanın yarattığı ekonomik boşluğu bunların doldurup zenginleşmesi ve devlete, okullara sızarak her yerde mesken edinip ülkeyi yıkıma götürecek akımların başlangıcını yapmaları; meclisin en az 3'te 2'inin bunlarla dolması ve padişahı yani İslam halifesini tahttan indirecek oylamayı bunların yapması, 'eşit hak' teriminin göründüğü gibi masum bir şekilde tecelli etmediğinin göstergesidir. Ayrıca bu fermanın önlerini açması ile Osmanlı topraklarında gayrimüslimler güç kazanıp isyanlar ederek toprakları kaybetmemiz de var. Zira ilginçtir ki fermandan sonraki zamanlarda mezhepsel ortaklık yüzünden azınlıklar, kendilerini artık Osmanlı olarak değil; Rus, İngiliz, Fransız diye tanımlamaya başlayacaktır.

Jön Türkler gibi akımların gayrimüslimlerce yaratılıp, özel çalışmalar ve okullarda gizli organizelerle büyütüp yaydığını söylesem? Bunu da Cemil Topuz gibi bir jön Türk'ün anılarından öğrenmek bakış açısı kazanmamıza yardım ediyor. "Cemiyetimizin merkezi o sıralar Beyoğlu'unda küçük bir apartmandaydı. Devam eden azanın ekseri ecnebi (neredeyse hepsi gayrimüslim) ve "lövanten" hekimler ve reisimiz de SERTABİB-İ ŞEHRİYARİ MAVROYANİ PAŞA idi. Benden başka Türk, Müslüman olarak hiçbir aza yoktu."

Ünlü MARKO PAŞA da bunlardan biridir.

Bunun etkilerinden biri de azınlıkların çoğunluk olduğu bölgelere(batıya) destekler yağdırılıp imarlar yapılırken Anadolu bunlardan mağrum bırakılıyordu. Tanzimat tutmayınca, yani paşaların aydınların(!) istediği gibi bir şahlanma olmayınca suçu batıyı tam olarak özümseyememek, taklit edememekte buldular. Öyle ki Hilmi Ziya Ülgen bu lafı edecek kadar alaturka karşıtı alafrangadır;"... Tekniği Batıdan alalım, fakat ahlakımızıda, hukukumuzda şarklı(yani Müslüman) kalalım diyemeyiz..." Maalesef bu zihniyet yeni ülkemizin temellerinde de etkindi, bugün de etkin. Kendini alfabesiyle, kıyafetiyle ve kültürüyle Batı karşısında aşağı, görgüsüz gören bir zihniyet bugün istediği her şeyi yaptı da ne oldu? Arzu ettikleri gibi mi oldu? Hayır, 100 yıl daha uyuduk, sömürüldük, bağımlı-manda altında yaşadık!

Peyami Safa:
"İki asra yakın bir tarih içinde, Avrupa medeniyetinin eşiğindeyiz. Anahtar arıyoruz. "Gülhane Hattı(tanzimat)" kapıyı açamadı. Meşruiyet anahtarı da açamadı. Cumhuriyet, şapka, Latin harfi, İsviçre medeni Kanunu vs. Avrupa rejim, muaşeret ve mevzuatının aynen kabulü de kafi gelmedi."

"Daima bir şey eksik, ki o şey anahtarın ta kendisidir."

"Nedir o şey?"

"O şey veya şeyler?"

"Neyimiz eksik ki Almanya'nın 10 yılda yaptığını biz yüzlerce sene içinde başaramamışızdır güzel inkilaplarımıza rağmen; mevzuat, teşkilat, idare sistemi ve çalışma metodu olarak hala çöküntü devrindeki Osmanlının devamı halinde kalmışızdır. Hala 1913'de kabul edilen muvakkat ilk Tedrisat Kanunu yürürlüktedir; hala o köhne mülki teşkilatımız devam etmektedir; hala atlatıcı idarecilik ve hala bizi gırtlağımıza kadar boğan kırstasiyecilik! Hala yeni mevzuat, yeni teşkilat, yeni idare sistemi ve yeni çalışma metotlarıyla modern Türk Devleti kuramamıştır."

"Çünkü biz, ortaçağ nominaliziminden kalma bir alışkanlıkla kelimelere çok fazla inanıyoruz..... BATIDAN hep kelime İTHAL ediyoruz; laiklik, sekülerizm...vb. Bu mevhumların dealet ettikleri gerçekleri daha evvel ithal ettikten sonra isimlendirmek lazım geldiğini düşünmüyoruz. Avrupa medeniyetinin kapısını açmak için bulduğumuz sihirli anahtar; kelime'dir."


Dün alafranga, bugün Beyaz Türk olarak tabir ettiğimiz aşağılık kompleksi olan, batı sevdalılarının 73'lere geldiğimizdeki durumu aynen şudur: "BİLGİ-GÖRGÜ ARTTIRMA KANUNU" vardır ve Devlet memurlarından seçilen bazıları Avrupa'ya gönderilip, görgü öğrenecek, geldiğinde de çevresine bunu aktaracaktır.

Yazar bunlardan biriyle Fransa da karşılamıştır; peçetesini katlamayı alaturka bulmuş, buruşturup cebine atmayı batıcılık ve gördü kabul etmiş; su ile yıkanmak yerine tuvalet kağıdını kullanmayı daha medenice bulmuş; garip yemekleri istemeye istemeye ama sırf batılı olmak görgü öğrenmek için kusmasına rağmen yemiştir! Hatta domuzu bile!

GENEL YORUM: Bu emice de kendini sosyalist, devrimci gibi komik bir şekilde görüyormuş, şaka gibi. Ama şaşmayın, bugün bile sözde solcularımız ipini kopardı mı Londra, Paris, Danimarka gibi ülkelere gider, kaçar(ALABORA GİBİ); Moskova, Kuzey Kore ya da Küba-Çin'e değil. Sizce neden? Batı her daim bizim solcuları kendine bağlayıp kullanmıştır. Bu yüzden sözde sanatçılar Londra'ya gider görüşme yapar çıkışta "İstanbul'u ele geçirdik diye açıklama yapar" veya ülkeden kaçtı mı Londra'da bulur kendini.

Nazım Hikmet gibi gerçek solcuyu zor bulursunuz siz! Kendisi Moskova ya gitmiştir, hatırlatırım. ;)


Kitap tarihi gerçekleri öğrenmek açısından çok değerli. Sakın ola ki geçmişte olmuş deyip kafanızda değersizleştirmeyin, zira o gün olanların aynısı dün olmaya devam etti, bugün oluyor ve yarın olmaya devam edecek. Her daim bunların sevdalıları, maşaları olacak... Okudukça günümüzdeki bazı şeylerle bağlantı kurmadan edemedim. Tarih kitaplarımızı böyle hocalara hazırlatsalar daha bilinçli olurduk. Zira kitaplarda sadece övme var, başka bir şey yok. Böyle olunca sürekli tekerrür ediyor! Zaten yalan-yanlış olması da cabası.

Yalnız bir olumsuz durum var. Bazı Osmanlıca kelimelerle yazılmış metinlerin hepsi günümüz Türkçesi ile yazılmamış. Bu rahatsız edici.

Kitap Okuma Önerisi:  Tarihin gerçekleri ile yüzleşmek isteyenlere.

Puan: 10/9


Kitap Fiyatı: 9




17 Aralık 2014 Çarşamba | By: YeniAy M.

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma ile Haçlı Seferleri


 
UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.
 

NESİLLER BOYUNCA ANLATILAN 'HAÇLI SEFERLERİ' NASIL VE NE NİYETLE GERÇEKLEŞMİŞTİR? HAÇLILAR DOĞUNUN ZENGİNLİĞİNİ ELDE ETMEK UĞRUNA NE TÜR VAHŞETLER GERÇEKLEŞTİRDİ?

 

Kitabın yazarı Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, bir zamanlar buraya ÖZEL olarak hazırladığım bir tarihi program yazısının ANA KONUĞUYDU. Konu; Abdülhamit Han. Eğer izlemek veya okumak isterseniz aşağıdaki yazıya tıklayınız ki tarih meraklısı iseniz eğer kesinlikle tavsiye ederim.

Abdülhamit Han yazısı ve videosu için tıklayınız.

Gelelim kitabımızın konusuna. Aslında konusu isminde belli. Yine de benim adetim olduğu üzere muhakkak içeriği hakkında AYRINTILI bir anlatıma girip, can alıcı kısımların ÖZETLERİNİ yazarak sizi meraktan çıldırtacağım. :P İnşallah yani. :)

Kitabın önsöz ve girişinden sonra (muhakkak okuyun) Haçlı Seferleri öncesindeki İslam ve Batı Hristiyan Dünyasının mevcut durumu hakkında güzel bir özet geçmiş. Ben de özetin özetini geçecek olursam eğer:

HRİSTİYANLAR: Bizans Hristiyanları, Selçukluların İznik'i işgal edip başkent yapması ile mevcut konumlarının(İstanbul) büyük tehdit içinde olduğunu bir dönem yaşamaktadırlar. Bunun için zillet olsa da Ortodoks Hristiyanlar, Katolik Hristiyanlardan yardım talep eder. Bu talebi fırsat bilen Papa 2.Urbanus ise Batı dünyasının içinde bulunduğu fakirlik, kıtlık ve kendi siyasi gücünü arttırma gibi niyetlerle Avrupa'ya HAÇLI SEFERİ çağrısı yapar. Bu şekilde doğunun zenginliklerini sömürmek için harekete geçerler.

İslam dünyası ise parçalanmıştır. Müslüman devletler birbirleriyle ya da devlet içinde kardeş saltanat kavgaları ile birbirlerine iyice girmişlerdir. Zaten batının sefer düzenlemesine bu kadar rahat karar vermelerinin nedeni de İslam dünyasındaki bu parçalanmışlıktır.

Daha sonra -yazar buraya gelene kadar daha bir çok konuyu ana başlık edinmiş ama oraları geçiyorum- Birinci Haçlı Seferine geçiyoruz. Aslında bizim için en ağır olan haçlı seferi bu. Çünkü arkasında yüzbinlerce şehit, gazi ve acı bırakmış, Kudüs işgal edilmiştir. Yazar bize haçlıların nasıl toplandığı, hangi yolu izleyerek İstanbul'a geldiği ve bu zaman zarfında önlerine geçen Hristiyan şehirleri bile nasıl yağmalayıp, insanları katlettiğini iyice açıklamış. Hatta seferler için nasıl Yahudilerden borç para aldıklarına kadar bize anlatıyor. İstanbul'a geldiklerinde ise davranışları aynen devam ediyor ki Ne İmparator ne de İmparatoriçe kendilerinden haz etmemelerine rağmen onlara karşı koyacakları güç yoktur.

Bu haçlı seferlerinin en önemli özelliklerinden birisi toplanan orduların çoğunluğunun çiftçiler, katiller, hırsızlar gibi çapulculardan oluşması. Papa, uyduruk bir günah çıkartma yöntemi ortaya atarak "Kudüs'ü almak için yapılacak seferlere katılan herkesin günahları bağışlanmış, temizlenmiş olacaktır. Dahası bu seferlerde ne günah işlerseniz işleyin affedilmiş olacaksınız!" Böyle bir teminat altında bu çapulcu ordusunun neler yapmış olabileceğini tahmin edebiliyor musunuz? Düşünsenize, eğer biri size ne yaparsanız yapın, şu zaman içerisinde yapılacak her türlü günah muhakkak affedilecek, tertemiz olacaksınız, derse, siz neler YAPMAZSINIZ? Onlarda bu imkanı sonuna kadar kullanmışlar.

Haçlı Ordusu, İstanbul'a vardıktan sonraki ilk hedefi İznik. Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan ilk saldırıları kolayca geri püskürtünce Haçlıların bu kadar olduğunu zannedince sorun yaşadığı Danişmendliler ile savaşmaya gider. Oysa onları küçümsemiş, bu da büyük bir  hataya sebep olmuştur. İznik'in kuşatıldığı haberi gelince geri döner ama muvaffak olamaz. Hatta bu 'küçümseme' hatasını iki kere yaparak bir liderin asla yapmaması gereken hatayı tekrar eder. Sonuç ise hüsran olur. Selçuklular çekildikçe çekilir, haçlılarda takip ettikçe eder. Oysa başka Müslüman devletleri de vardır ama iç çekişmeler ve birbirleri arasındaki çekişmeler büyük sorundur. Bu mücadele yok demek değildir, bazen yardımlaşma olur bazen Şii Fatimi Devleti çomak sokar... Sonuç ise Kudüs işgal edilir. Zaten oraya kadar katliam, soykırım ve canilikle ilerleyen haçlılar, Kudüs de Müslüman ve Yahudilere yaptıkları katliamlar öyle hal almıştır ki camiilere dolan kan, haçlıların dizlerine kadar yükselmiştir. Yahudiler ibadet yerlerine sokulup yakılırlar.

Bir parantez açmak istiyorum, daha önce okuduğum ama emin olamadığım bir olayı kaynağı ile görünce tasdik etmiş oldum. Fransız bir komutanın emri ile emri ile Türk-Müslüman şehitlerin etlerinin çorba, çocuklardan şiş kebap yapıp yemek gibi çeşitli yamyamlıkların yapıldığını öğrenmiş olduk. Medeni insanın hali bir başka oluyor. Ama Bizans İmparatoriçesinin de dediği gibi bu haçlılar "Batılı Barbarlar"

Birinci Haçlı seferlerinin haçlılar lehine sonuçlanmasından bir süre sonra kurdukları Urfa Krallığı, Müslümanlarca yeniden alınmasından sonra tehlike çanları çalmaya başlar. Bu yüzden ikinci haçlı seferleri çağrısı da yapılır. Zira zafer kazanmış olsalar da orduların büyük bölümü ölmüş, bir kısmı da batıya geri dönmüştür. Hali ile çok az bir güç ile mevcut durumlarını korumaya çalışmaktadırlar ama kendi içlerinde de sorunlar yaşamaya başlamışlardır. Müslümanlar ise yavaş yavaş birleşmeye başlamıştır.

Selahaddin Eyyubi ise işte bu dönemlerde yıldızı parlayan bir genç olarak ortaya çıkıyor. Amcası ile katıldığı savaşların sonrasında Mısır'a vali olması ve Fatimi devletinin Mısır'da hakimiyetinin son bulması ile artık Eyyubi devletinin kurulmasına kadar geçen süreçler bize açıklanıyor. Müslümanların birleşip Kudüs'e kadar bir çok zapt edilmiş bölgeleri geri alınması ve sonunda Kudüs'ün tekrar ele geçirilmesi ile ikinci haçlı seferleri Müslümanların lehine sonuçlanacaktır. Hatta Kudüs'ün geri alınmasından sonra, Hristiyanların yaptığı katliamlar yapılmamış, kimsenin malına el konulmamıştır. Bu durum uzunca süre batıda anlatılacaktır.

Kudüs'ün tekrar Müslümanların eline geçmesi sonucu üçüncü haçlı seferleri mecbur olunur. Alman İmparatorunun Anadolu'ya vardıktan sonra dereye düşüp boğularak ölmesi Almanları geri döndürürken, Fransızlar bazı kayıplardan sonra başlarında kralları ile geri döner ama aslında Fransız kralı kaybettikleri yerleri geri alamayacaklarını anladığı için İngiltere'nin bazı topraklarını gözünü dikmiş bir şekilde geri dönmüştür. İngiliz kralı da Fransız kralının niyetini öğrenince haçlıların başına vekil atayarak geri döner ama bu haçlı seferleri de sonuçsuz kalır.

Dördüncü Haçlı seferi ise Müslümanlara diye çıkılıp, Ortodoks Hristiyanlara saldırıya dönüşüyor, İstanbul Haçlılarca işgal ediliyor ve Bizans devletine son veriliyor. Şehir yağmalanıyor, kiliseleri Katolik kiliseye bağlanıyor ve insanlar kılıçtan geçiriliyor. Venedik-Frank Devleti kurulsa da 50 küsur sene sürüyor ve bir Rum asinin baş kaldırması ile bu saltanatta son buluyor.

Beşinci ve Altıncı hatta Yedinci hatta sekizinci seferlerde olumsuz sonuçlanıyor. Bir tek beşincisinde Kudüs yeniden haçlıların eline ama bu sefer kan dökülmeden ele geçiyor ama bu da o dönem Müslüman dünyasına hayran ve sevgi besleyen ve kan dökmekten hoşlanmayan Fredirick'in zorla başlarına geçirilmesi ile (yoksa aforoz edilecektir) diplomasi yolu ile başarılıyor. Ama Papa bu adamdan hoşlanmaz ve suikast düzenler. Bunun üzerine Fredirick romaya yürür. Yedinci Haçlı seferlerinde Moğol belası ortaya çıkar ama bu dönemde Mısırda kuruluş olan Memluklular devletinin başı olan Baybars ortaya çıkacaktır. Son seferin başında da, gene, Fransız bir kral vardır ama o da Filistin'i kuşatıp başarısız olup geri döner.

İlk haçlı seferleri hariç tüm haçlı seferlerinin (beşinciyi de diplomatik bir zafer kabul edebiliriz ama kısa sürmüştür ama nispeten haçlı zaferi hanesine yazılması gerekir.) başarısızlıkla sonuçlandığını söyleyebiliriz. Ama bu haçlı seferlerinin anlatılması etmesinin sebebi "Aaa bakın Hristiyanlar ne kadar cani, sözlerini de hep bozmuşlar, pis gaddarlar! Bir de bizlere barbar, cani, katil diyorlar!" demek değildi. Burada görüyoruz ki eğer İslam dünyası parçalanmış olursa Batı Dünyası doğunun zenginliklerinin sömürmek için saldırmakta ve muvaffak olmaktadır. Ama Müslümanlar ne zaman yeniden birleşerek hareket etse her daim kaybedip geri çekilmekte ve bulundukları yerlerden ayrılamamaktadırlar. Çünkü bu Allah'ın vaadidir. Bu yüzdendir ki günümüze döndüğümüzde haçlı seferlerinin son bulmadığını, aynen devam ettiğini görüyoruz. Filistin, Kudüs, Irak(Bush bu saldırı için Haçlı Seferi demiştir.), Afganistan gibi nice İslam ülkesi Batılılarca(ve Siyonistlerce) işgal edilmiş, aynı gaddarlıklar yapılmaya devam etmiştir. Çünkü biz parçalanmış durumdayız. Birleştiğimizde kaybettiklerini bilen batılılar ise birleşmemiz için her şeyi yapıyorlar. Eh, adamlar akıllı, uyanık; oyuna gelmemesi gereken biziz. Oyunu biliyoruz değil mi?

Kitap hakkındaki genel görüşüm:
 
Yazar öyle bir yazmış ki kafamda film şeritleri geçerek okudum kitabı. Bir başladım daha ne olduğunu doğru düzgün anlayamadan kitap bitmişti. :) Dili güzel, sıkıcı bayıcı dillerden değil. Ders veren bir kitap olmuş. Zira dediğim gibi kitabın yazılmasının sebebi yapılan gaddarlıklara " tüh kaka! lanet olsun size!" demek için değil, tarihin tekerrür etmesindendir. Zira insan asla değişmez. Tarih bu yüzden okutulur. ;)
 
Yazarın hoşuma giden bir noktası daha var. Hiçbir şekilde falanca ırkı övmemiş, falancasını yerin dibine sokmamış. Yani Türkleri yüceltip gerisini küçümseme yapmamış. Bu açıdan çok büyük bir artı bu kitap. Zaten bunu yapsa idi "Birleşin!" iletisine ters bir hareket olurdu. Saltanat kavgasını bırak, ırkını yüceltme, mezhebi öne çıkartma; Müslüman kimliğin önde olsun ve birleşin!
 
Kitap Okuma Önerisi:  Muhakkak alın.

Puan: 10/10

 
12 Eylül 2014 Cuma | By: YeniAy M.

Modern Bilim: "Tanrı Var"

 
UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.
 

 EVREN'NİN VE YAŞAMIN OLUŞUMUNDAKİ HASSAS AYARLAR ÜZERİNE BİR İNCELEME

 


Emre Dorman'ın "Dini konularda kendini kandırmanın 40 yolu" isimli kitabından sonra edindiğim ikinci kitabı. İlk kitap gibi bu kitabı da son derece yararlı buldum.

Kitabın ana konusu, isminden de anlaşılacağı üzerine; modern bilimin keşfedilen dehlizlerinin bizleri Tanrı'ya ulaştırması. Çoğu görüş, bunların içinde teist(Tanrı inancına sahip olanlar) görüşte olanlar da var, bilimi kullanarak Tanrı'ya ulaşamayacağını savunur. Elbette, bunun aksini söyleyen din adamları ve aklı selim insanlar söz konusu. Kitap da bu aklı selim insanlar arasında bulunan, bilimle haşır neşir olmuş, bu konuda üstat olan insanların keşifler hakkındaki fikirleri ve Tanrı'nın varlığının ispatı ile ilgili söylemlerine yer vermiş.

Kitap, Giriş Bölümü dahil, üç bölümden oluşmakta. İlk bölümde bizlere, kısaca, dini görüşler tanıtılıyor; teizm, deizm, panteizm, agnostisizm ve ateizm; ikinci bölümde ise bilimde, Tanrı'nın varlığını kanıtlamak için kullanılan modern bilim delilleri ve kuramlar; son bölümde ise ikincinin devamı olma niteliği taşıyan, hassas ayarlar üzerine çalışma söz konusu.

Sakın ola ki önyargılı davranıp kitabı almamak gibi bir yanılgıya düşmeyin derim. Zira kitabın isminden yola çıkarak, Evren de Tanrı'yı arasak da, bilimsel keşiflerin ve dengelerin inanılmaz ayarlarını anlatan bilim insanları, sizleri hayrete düşürecek, evrene ve çevrenize hayranlıkla bakacaksınız.

Okuduğum her ilmi kitabın, ilginç bulduğum ya da önemli olduğuna inandığım bölümlerini, muhakkak, çizerim. Böylece aklıma takıldığında rahatça bulur veya ihtiyaç hissettiğimde hızlıca kitaba göz atabilirim. Size bu şekilde çizdiğim bölümlerden bir kaçını yazarak, kitap hakkında fikir edinmenizi sağlamak isterim.

Olgunun Unsuru olarak tabir edilen bir düşünce var. Aristo tarafından ortaya atılan bu düşünme yönteminin mantığını sizde kavrayacaksınız ve hak vereceksiniz. Aristo'ya göre olgunun ve bizzat evrensel olgunun dört türlü nedeni vardır: madde, fikir, kuvvet ve son gaye. Bunları açalım, ve ne demek istiyormuş Aristo, öğrenelim. Kendisi bunu açıklarken "zanaat" alanında mobilya yapımı veya "sanat" alanından heykel yapımı gibi örnekler kullanmış.

1- Madde:  Yapıldığı madde; tahta, mermer veya tunç.
2-Fikir: Heykel için heykeltıraşın zihninde, mobilya için marangozun zihninde bulunan ve ona göre yapıldıkları bir fikir.
3-Kuvvet: Hareket ettirici kuvvet ve yapıcı neden olarak kollar, eller ve aletler gibi araç gereç gibi şeyler.
4-Son Gaye: Bu kuvvetleri harekete getiren ve onları güç halinde fiile geçiren bir maksat bulunması gerekir.

Eğer bu dört unsuru, evrene, insana ve  varoluşuna uyarlar isek, her şeyin bir başlangıcı olduğu ve bu başlangıcı var eden bir akıl sahibi Güç olduğuna varmak, mantık çerçevesinde düşünen her insanın ulaşabileceği bir sonuçtur. Aksi halde, bir bilgisayarın veya telefonun, hiçbir kuvvet, akıl ve beceri sahibi bir yapıcısı olmadan kendiliğinden oluştuğunu iddia etmek; evrenin ve yaşamın tüm bu unsurlardan muaf bir şekilde var olduğunu iddia etmekten daha mantıklı olamaz. İki şekilde de bu, aynı derece saçma sapan bir çıkarım; yanlış bilgidir. Böyle olunca da İkinci örneğimdeki iddia sahipleri, birinci örnekteki iddia sahipleri kadar saçmalamıştır. Birine mantıklı diğerine mantıksız gözü ile bakamayız.


Benzer bir delili, Teolog ve felsefeci William Lane Craig de yapmıştır. Kelam Kozmolojik Kanıt isimli kitabındaki önermesine göre;

  1. Her başlangıcı olanın kendi dışında bir sebebe ihtiyacı vardır.
  2. Evrenin bir başlangıcı vardır.
  3. Demek ki evrenin varlığının da bir sebebi vardır.

Şayet evren, kazara meydana gelmiş olsaydı, onda geçmişteki düzensizlikten kalan bir iz, bir hata olurdu. Ancak böyle bir hata veya iz keşfedilmemiştir. Astrofizikçi ve matematikçi Roger Penrose'a göre; "Big Bang tamamen kara delikler de oluşturabilirdi. Bunun yerine hassas ve her yere yayılmış maddeden oluşan bir evrene sahibiz."

Evrene, dünyaya ve kendimize baktığımızda ilk göze çarpan şey; Hassas Denge'lerdir. Denge öyle bir kurulmuştur ki %1 lik bir sapma bile yaşamın tamamen yok olmasına veya en başta hiç olmamasına sebep olabilirdi. Böyle olunca bu dengenin "tesadüfler(!)" sonucu, "bilinçsizce(!)" oluştuğunu iddia etmek ne kadar mantıklıdır? Kaldı ki bu kadar isabet oranı, tesadüf tanımına bile aykırı değil midir? Sürekli hedefi vurursanız, buna şans mı yoksa beceri, zeka, tecrübe mi dersiniz?

Birkaç hassas denge örneği vermek istiyorum. Bu örnekler ise evrenin ilk başlangıcı ile ilgili olacak.

Big Bang'den sonra evrenin yeterince soğuyabilmesi için evrenin yeterince yaşlı olması şarttır. Bu sayede yaşam koşullarının oluşması için ortamda oluşumlar olacaktır.

Oksijen, fosfor, karbon gibi elementlerin yıldızlardan dağılması için gerekli süre de, yaklaşık 10 milyar gibi çok uzun bir süredir. Bunlar olmasa biz olmazdık. Bu yüzdendir ki evren şu anki yaşında olmasaydı, daha genç olsaydı bugün dünya ve içindeki yaşamdan söz edemezdik.

Yine dünyadaki yaşamın, kızıl-dev yıldızlardan gelen ağır elementlerle (özellikle karbonla) mümkün olduğu bilinmektedir. Yaşamın sırrı, yıldızlardaki karbon üretimidir. Bunun üretilmesi içinde iki aşamalı bir oluşumdan geçmesi gerekmektedir. Oysa bu oluşum çok az görülebilen bir oluşumdur.

Evrenin kütle yoğunluğu çok az olsaydı eğer, maddenin evrende dağılımı az olur ve galaksiler oluşmazdı. Daha fazla olsaydı da kara delikler oluşur ve Büyük Çöküş meydana gelirdi. Oysa kütle yoğunluğu olması gereken "kritik" değerde tutulmuş, bu sayede de galaksiler oluşmuş, evren çökmekten kurtulmuştur.

Benzer şeyler dünyanın oksijen oranı içinde geçerlidir. Oksijen oranımız %21 değerindedir. Daha az olsa yetersiz solunum ve getirileri ile uğraşmak zorunda kalırken, daha yüksek olması durumunda ufacık bir tetikleme (şimşek, yıldırım vb. bir şey ile) dünya yanmaya başlardı.

Yine denizlerin karadan daha çok olması, dünya ısısını belli bir denge üzerinde durması için gereklidir. Aksi halde ya aşırı ısınacak ya da aşırı soğuyarak üzerinde yaşama uygun ortam bırakmayacaktır.

Dünya da aşırı demir yoktur. Eğer olsaydı hepimiz demir zehirlenmesi yaşardır.

Satürn ve Jüpiter mevcut konumunda, şeklinde ve büyüklüğünde olması, dünyamızın var olmasını sürdürmesi için hayati bir öneme sahiptir.

Ayımızın olması ve mevcut durumda ve mevcut yerde olması da dünya için olmazsa olmazlardandır.

Eğer güneşimizin dışı 6000 derece olmasaydı, bugün dünyadaki bitkiler fotosentez yapamaz, dünya oksijensiz kalırdı.

Yerçekimsel kuvvet, daha güçlü olsaydı, yıldızlar daha çok oluşur ama bütün yıldızlar güneşten 1.4 kat daha ağır olurlardı. Yıldızlar, demirden daha ağır elementleri tek başlarına ürettikleri ve berilyumdan daha ağır elementleri yıldızlar arası ortama yaydıkları için önemlidirler. Bahsi geçen ağır yıldızlar, kendilerini çevreleyen gezegenlerdeki yaşamı destekleyen ortamların muhafazasını imkansız kılacak kadar çok hızlı ve düzensiz yanacaktır.

Evrenin genişleme hızı, evrende ne tip yıldızların oluşacağını belirleyen ana faktörlerdendir. Evren, mevcut genişleme hızından daha yüksek hızda olsaydı, hiçbir galaksi genel genişleme sürecinde yoğunlaşamayacaktı. Daha yavaş olsaydı da evren çökecekti.

Bunun gibi sayısız hassas dengeyi açıklayarak bu dengenin bilinçli ve güçlü bir Yaratıcı tarafından sağlanabileceği sonucu da kendiliğinde açığa çıkmaktadır.

Kitap Okuma Önerisi:  Muhakkak alını, okunmalı.

Puan: 10/10


Kitap Fiyatı: 10

27 Haziran 2014 Cuma | By: YeniAy M.

Yahudileşme Temayülü

UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.

 

 BUGÜN, MÜSLÜMANLARI TEHDİT EDEN BU YAHUDİLEŞME TEMAYÜLÜ NEDİR? 

 

NEDEN KURAN-I KERİM'İN ÖNEMLİ BİR KISMI YAHUDİLERİN HİKAYESİNİ BİZLERE SUNAR?

 

HZ. MUHAMMED, YAHUDİLERE NASIL BİR YAKLAŞIM SERGİLEMİŞTİR?

 

YAHUDİ TARİHİ BİZLERE HANGİ GERÇEKLERİ GÖSTERİYOR?

 

HEPSİ VE DAHA FAZLASINI BU KİTAP İÇİNDE BULACAKSINIZ!

 
Bilmeyenler için "temayül" kelimesini yalınlaştıralım; eğilim, benzeme gibi anlamlara sahiptir. Yani kitabın ismi Yahudileşme Eğilimi olarak da çevrilebilir.

KİTAPTAN:
 
"Yahudileşme Temayülü" ifadesini çözdüğümüzde karşımıza üç ayrı kavram çıkar: 1) Yahudilik, 2)Yahudileşme, 3) Yahudileşme temayülü.

Yahudilik çift cinsiyetli, yani etno-teolojik bir kavramdır. Tabiatı icabı, hem İsrailoğulları kavimine mensup olma anlamına gelen etnik kimliği ifade eder, hem de İsrailoğulları'nın dini olan Museviliğe mensup olma anlamına gelen dini kimliği ifade eder.

Yahudileşme ise, etnik ve dini menşe itibarıyla Yahudiliğe mensup olmadığı halde onlar gibi olma, onlara benzeme, onların tavır ve davranışlarını gösterme manasına gelir ki, niçin bu kavramı tercih ettiğimizi, Kur'an ve sünnetten de deliller getirerek bu kitapta açıkladık.

Yahudilik temayülü ise, sosyolojik olmaktan daha çok bireysel bir eğilimdir ve tek tek her insanda örtük bir biçimde bulunabilir. Bu temayül, her bünyede bulunup da vücut direncini kaybedince ortaya çıkan bulaşıcı bir virüs gibi, ortamını bulduğunda bir tavır ve davranış biçimine dönüşür ve bulaşıcılığı sayesinde toplumsal bir felaket halini alır. 

(Dikkat edilirse, Kuran'ı Kerim de Hz.Musa kıssası anlatılırken 'İsrailoğulları' ismi kullanılırken; Hz.Musa sonrası bu kavim için 'Yahudiler' kavramı kullanılır. Bunun da sebebi Müslüman olan Hz.Musa kaviminin, ondan sonra zaman içinde Yahudileşmiş olmasıdır.)

Aslında yazılacak çok şey var, ama kitaptan bazı sayfaları ekleyerek merak uyandırmayı tercih ederim. :)


 

Kitap hakkındaki genel görüşüm: Aslında bu kitabı okumadan öncede Ümmet içindeki bazı Yahudileşme eğilimlerini görmüştüm. Tabi bunu bu isimle seslenmiyor ve durumun bu kadar ciddi olduğunu fark edemiyordum. Bazı adetler vardı ki aynı Yahudilere aitti; recm bunlardan biriydi. Buna Yahudizm diyordum. Ama kitabı okuyunca kafamdaki şeylere cevap buldum, bilinçlendim. Yahudi ve Hristiyan tarihine de önem verdim. Kesinlikle incelenmesi gereken bir durum. Sizlere de tavsiye ederim.

Kitap Okuma Önerisi: Kesinlikle okunmalı.


Puan: 10/10


Kitap Fiyatı: 10,50 TL


31 Mayıs 2014 Cumartesi | By: YeniAy M.

Amerika'da Yükselen İslam

 

UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.

 

11 EYLÜL'E RAĞMEN, AMERİKA'DA İSLAM'IN DURUMU NEDİR? 

 

Bu kitabı birkaç yıl önce alıp okumuştum. Bildiğiniz gibi, ben bir kitap alırsam muhakkak seveceğim bir kitap alır, kütüphaneme eklerim. Bu durumun dışında sadece iki istisnai kitap var. Birinden kurtuldum diğerinden de tez zamanda kurtulma umuduyla. Ama bu kitap, o kitaplardan değil. :)

Amerika'da yaşayan Furkan Aydıner, 11 Eylül ve sonrasında Amerikan insanının İslam'a bakışını ve medyanın kara propagandasına rağmen İslam'ın hızla yayılması konusunda kendi tecrübelerini yazıya dökmüş. Bunu yaparken de belli belgeler ve verileri de kullanıyor, elbette. 

ÖRNEĞİN;
Hem Avupa'da hem de ABD'de, 11 Eylül sonrası, insanlar İslam'a hızla yönelmeye başlamış. Bununla ilgili gazete başlıklarını yazmış. Birkaçı; 11 Eylül'den Önce ve Sonra Binlerce Amerikalı İslam'ı tercih etti (New York Times, 22 Ekim 2001); 11 Eylül Sonrası İslam, Amerikalı Siyahiler Arasında Hızla Büyüyor (Reuters Haber Ajansı, 25 Şubat 2007) Bunun gibi sayısız gazete başlığı var, hepsi birbirine benzediği için ekleme gereği duymadım.

Pew Research Center isimli bir araştırma kuruluşunun yaptığı bir anket sonucu; Temmuz 2003'de İslam Bir Şiddet Dini mi? sorusuna %44 Evet, %41 Hayır, %15 Bilmiyorum derken 2005 yılında %36 Hayır, %47 Evet, %17 Bilmiyorum. demiştir.

Peki, 11 Eylül gibi bir olay sonrası insanların İslam'a yönelmesi garip değil mi? Nasıl ve neden İslam'a giriş arttı? Yazar buna birkaç madde da çıklama getiriyor.

İçlerine kapalı, sessiz yaşayan Müslümanlar, olaylar sonrası dışa açılmaya ve dinlerini anlamaya, tanıtmaya başladılar.

11 Eylül vahşetini akıllara sığdıramayanlar, İslam'ın nasıl böyle bir şeye izin verdiğini merak ettiler. Hali ile İslam'ı araştırmaya koydular.

Saldırıs sonrası kapitalis yayınevleri ve medya, İslam ile ilgili bir çok eser çıkartarak piyasaya sürdüler(eserlerin %10-15'i tarafsız olarak İslam'ı anlatsa da bu da etkenler arasında). 
ABD yakın tarihinde Japon ve siyahilere yapılan insanfıszlığı bilen bazı aydınlar, aynı şeyin Müslümanlara da yapılmaması için azami gayret gösterdiler.

Siyahiler ve Amerikalı İspanyollar, zamanında kendilerine yapılanları iyi hatırladığından medyaya pek itibar etmiyorlar. Önyargı ve ayrımcılık kurbanı olan bu kesim, Müslümanları, beyaz Avrupalının yeni kurbanı olarak gördüler ve İslam'a sempatiyle baktılar.

Son olarak ruhu ölen Batılıların manevi ihtiyaçlarına cevap veremeyen dinleri, İslam'ı ister istemez bu boşluğu dolduran, ihtiyaca cevap veren bir konuma sokuyordu; 11 Eylül öncesi de sonrası da.

Kitap hakkındaki genel görüşüm: Buraya kadar anlattıklarım kitabın daha başı. Daha fazlası için kitabı almanızı tavsiye ederim. ABD veya Batıda yaşamayanlarımız için oradaki toplumların ruh durumlarını ve kültürlerini bilmemiz pek mümkün değil, en azından sağlıklı olarak. Onları tanıyan birinin izlenimleri ve araştırmalarını okumak bizlere bilmediğimiz yerler ve kişilerin bizlere bakış açıları, açlıkları gibi durumları bildirmesi açısından güzel. Gerçi daha akademik çalışmaları tercih ederim ama birinin kişisel izlenim ve tecrübeleri zaten akademik çalışmaların ana verisi olduğundan değerli bir kitap olarak görüyorum.

 

Kitap Okuma Önerisi: Alınmasını tavsiye ederim.

Puan: 10/9

Kitap Fiyatı: 10
8 Nisan 2014 Salı | By: YeniAy M.

Dini Konularda Kendini Kandırmanın 40 Yolu

 
 
 

UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.

 

Yaklaştı insanlara hesapları! Ama onlar hala gaflet içinde yüz çeviriyorlar. (21 Enbiya Suresi 1. Ayet)

Emre Dorman'ın aldığım ilk kitabı. Uzunca süredir raflarda gördüğüm ama ertelediğim bir kitap. Hatta açıkçası alıp almama konusunda kararsızdım, ama sonunda aldım. Kitabın isminden de anlaşılacağı gibi Emre Dorman bizlere dini konularda kendi kendimize nasıl vesveseler verdiğimizi, söz konusu ibadet ve inanç olunca nasılda bahaneler ürettiğimizi ve kaçtığımızı ama başka konular söz konusu olunca nasıl da iki yüzlü davrandığımızı çok güzel bir şekilde, açık seçik ortaya koymuş. Tabiri caiz ise yüzümüze, içimize ayna tutmuş.

Genelde kitaplar hakkındaki genel görüşümü, beni takip edenler bilirler, sonda belirtirim ama bu sefer, gördüğünüz gibi, başta belirtiyorum. Bu kitabı herkes okumalı. "Ben namazında niyazında bir insanım. Okumama gerek yok ki." demeyin. Zira bu, sizin kendinizi kandırmadığınızı göstermiyor. Zira kitabı okurken, dindar kişilikli arkadaşlarım aklıma geldi. Bazı davranışları onlarda gördüğümü fark ettim. Bu yüzden dine yakın uzak herkes bu kitabı almalı ve okumalı. Kendi özeleştirimizi yapmamız için güzel bir kılavuz olmuş. 

Yaptığımız her kandırmacaya da Allah'ın güzel bir cevabı var arkadaşlar. Yazarımızın bunu da bize hatırlatarak, ayetler ile öldürücü darbe yapmış. Kendisini tebrik ederiz. 

Kitabın kusuru var mı? Bana göre tek kusuru, ilk başlarda ve ilerleyen sayfalarda da ara ara, devrik cümleler ile kitabın akışkanlığını zedelemiş. Neyseki bir süre sonra düzene binmiş. Elimdeki kitap Nesil yayınlarına ait ama yeni basım istanbul yayınevi. Belki bu hata düzeltilmiştir, bilgim yok.

Son söyleyeceğim şey; kitabın din derslerinde çocuklara okutulmasını yararlı buluyorum, ve her ailenin buluğ çağına ermiş çocuklarına bu kitabı almasını tavsiye ederim.

Kitaptan alıntı cümleler-konular:

1- Benim Kalbim Temiz: Şüphesizki insan için en tehlikeli olanı, kalbinin temiz olduğu iddiasıyla dini buyrukları dikkate almamasıdır... Gönüllerin özünü ve gerçek niyetini ancak Allah bilir. Bu sebeple hesap günü beklemediğimiz şeyler ile yüzleşebiliriz... asıl kalp temizliği, Allah'ın razı olacağı bir kalp temizliği olmalıdır(bizim razı olduğumuz değil.).
 3-İleride yaparım(ibadetler): ... Emekliliğinde rahat etmek için tüm hayatı boyunca ödediği, sigorta primlerine döndürür kulluk vazifelerini. Sigorta primini tüm hayatı boyunca ödemesi gerektiğini bilen insan, kulluk vazifelerini tüm hayatı boyunca ödemek istemez. Hayatının sonlarına doğru ödeyerek, sonsuza kadar rahat etmek ister.
4-Nasıl olsa Allah affeder: ... İnsanların büyük bir kısmı "Nasıl olsa dünyada bir şekilde geçinirim." demez, hep kendini teminat altına alıp, maddi açıdan güçlenmeye çalışır, ama iş dünya hayatıının hesabını vereceği ahiret gününe gelince "Nasıl olsa aklanırız," "Nasıl olsa bir şekilde affedilirz" diyerek işini Allah'a bırakır.
5-Nasıl olsa affedilmem artık: ... Şayet bu kişi vazgeçmeyeceği biri ise yapacağı şeylerin sonu gelmez ve affedilmek uğruna her yolu dener. Günlerce kendini ifade etmeye, aslında kötü niyetli olmadığına ikna etmeye çalışır karşısındakini. Oysa Allah, mermamet edenlerin en merhametlisi olmasına rağmen iş kendini Allah'a affettirmek olunca kolaya kaçıverir kişi...
6-Çalışmakta ibadettir: ... SAMİMİYETSİZDİR çoğu insan. Yerine getirmesi gereken kullık vazifelerinden sıyrılmak için türlü bahanelerin ardına sığınır... "Öyle kişiler vardır ki ne ticaret, ne alışverin onları Allah'ı hatırlamaktan, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoymaz. Onlar kalplerin ve gözlerin döneceği günden korkar." ( Nur-37)
7- Nefsimi yenemiyorum: ... Sabah namazı için uykusunu bölemeyen çoğu insan, yurtiçi ya da yurtdışı bir seyahate katılmak için güneş doğmadan uyanır ve düşer yollara...
19- Elhamdülillah biz de Müslümanız: ... Kendisini Müslüman olarak tanımlayan biri en azından anlam itibariyle "Ben Allah'a teslim olmuş bir kulum." dediğinin farkında olmalıdır. Tüm eylem ve sözlerinde bu gerçeği gözeterek hareket etmelidir... Müslüman olak dini gereklilikleri her şeyin önüne geçirmek demektir... Müslüman olabilmek için de dini görevlerin layıkıyla yerine getirilmesi ve bunun bir yaşam şekli olarak benimsenmesi gerekir... İşte o zaman gönül rahatlığıyla "Elhamdülillah biz de Müslümanız." diyebiliriz. "İnsanlar inandık demeleriyle kendi hallerine bırakılacaklarını ve hiçbir imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar!" (Ankebut-2)
25-Dedikodu değil, ben doğruları söylüyorum: "Ben kimsenin yüzüne söyleyemeyeceğim şeyi arkasından söylemem!" gibi sözlerle insanlar hakkında ağzına geleni söyleyip saydırmak da inanan birine yakışmaz. İnsanların yüzlerine kabahatlerini saymanız sizin değil, ama kibrinizin büyümesine sebep olur. Samimi bir inanan ise inanan kardeşinin kabahaterini örten, ona hayırlı tavsiye ve öğütlerde bulunan kişidir... "Zan, gerçek adına hiçbir şey ifade etmez." (Yunus-36) "Şunların hiçbirine uyma: Yemin edip duran, aşağılık, kötüleyip duran, söz getirip götüren, hayrı engelleyip sürdüren, saldırgan, olabildiğince günahkar, kaba, sonra da kötülükle damgalı." (Kalem-10-13) "Allah çirkin sözün açıklanmasını sevmez. Zulme uğratılan kişi müstesna. Allah işitendir, bilendir." (Nisa-148)

SONUÇ BÖLÜMÜNDEN BİRKAÇ ALINTI
1- Dinin kişinin hayatının merkezinde olması gerekir. Din kişinin sadece belirli zamanlarda dikkate alıp diğer zamanlarda hayatının dışında tutabileceği bir şey değildir.
2- Allah var deyip yokmuş gibi yaşanamayacağı gibi dine inandığını söyleyerek dini ilkeler dikkate alınmadan da yaşanamaz.
3- Dünyalık tüm edinimler dünyada kalır. İnsanın yanına kar kalacak olan, ahiretine yönelik kazanımlarıdır.
4- İnsanlar çelişkiler ile yaşayamayacağı için kendince sıraladığı bahanelerin ardına gizlenir...türlü gerekçelerle eylemlerini haklı çıkartmaya çalışarak çelişkiden kurtulmaya çalışır kişi(Bilişsel Çelişki Kuramı).... (Biz insanların da yaptığı işte bu!)
 


Kitap Okuma Önerisi:  Muhakkak alını, okunmalı.


Puan: 10/9


Kitap Fiyatı: 10
11 Kasım 2013 Pazartesi | By: YeniAy M.

Dünyaya Hükmeden Sultan-2 Kanuni'nin Akıl Oyunları

 

BU KİTABA DA GÖZ ATIN: SULTANLARIN GÜNLÜĞÜ- AY ve GÜNEŞ'İN SALTANATI

 
 
UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.
 

Kanuni'nin ilk yıllarını öğrendiniz. Peki, şimdi altın yıllarını okumaya ve tarihi olayların arka perdesinde olanları öğrenmeye hazır mısınız?

 
 
Yazarımız  Talha Uğurluel yine o harika anlatımıyla, Kanuni 1 kitabından sonra ikincisi ile karşımızda. İlk kitap, Kanuni öncesi Yavuz Sultan Selim'in ona nasıl bir taht bıraktığı, arkasından tahta geçişi ve ilk yıllarına değinmişti. Şimdi ise "Altın Çağ" dediğimiz 1533-66 yılları arasında gerçekleştirdiği siyaset oyunları, seferleri ve dünya politikası konusuna değiniyoruz.

Kitabın ilk bölümü Kutsal Roma'nın(Şarkel'in kurduğu Haçlı İttifakı) Kuzey Afrika'da Tunus'a göz dikmesi ve saldırmasını anlatıyor. Neredeyse hiçbirimizin bilmediği bir konu bu, aslında. En azından benim bilgim yoktu. 1534, Barbaros Hayrettin Paşa, Kanuni'ye Tunus'un ne denli önemli olduğu konusunda telkinlerde bulunur. Paşaya göre Tunus, Donanmanın güvenliği ve rahat hareketi için önemli bir yerdir. Bu yüzden de ne olursa olsun Osmanlı burayı elinde tutmalıdır. Bu yüzden donanması ile gidip, bu şehri eline geçirir. O dönemde Tunus şehri Mevlay Hasan isminde, Hristiyanlarla iş birliği içinde olan, adaletsiz ve acımasız bir adamın elindedir.  Hasan kaçar ve Şarkel'den yardım ister. Tunus'un Avrupa'ya çok yakın mesafede olması ve buranın da Osmanlının elinde olması Şarkel'i rahatsız eder ve donanması ile Tunus'a saldırır. Tunus Saldırısının sonucu ise maalesef Osmanlı kaybeden olur. Ama elbette ileride burası tekrar alınacaktır. Kaybın sebebi ise sağ olsun şehir halkının, 10 bin Hristiyan esiri serbest bırakıp, olası bir Osmanlı yenilgisinde Şarkel'e şirin gözüküp insafına sığınma düşüncesidir. Oysa düşüncelerinin aksine Şarkel şehri yağmalatmış, bir sürü Müslümanı katletmiştir.

Daha sonraları Osmanlı'nın olası bir Haçlı ittifakına karşı, Korfu adasını ele geçirip, donanmanın Venedik gemilerini sıkıştırması ile tam bir kıskaca aldığı Venediği itaat altına almayı başarması sayesinde kendini korumaya alınışından bahsediyor. Elbette bunun siyasi nedenlerine vs. hep değiniliyor.  Kitap da Boğdan Seferi ve bu sayede Mimar Sinan'ın keşfine de değiniliyor. Hatta Lutfi Paşa ile Mimar Sinan'ın "köprüyü yıkın paşam!" tartışması da hayli bir ilginç.

Ve büyük deniz zaferi Preveze savaşına da değinilmez ise olmaz. Ve ilginç bir ayrıntı da var. Düşman 300 parça gemi ile gelmişken bizimkiler 122 parça gemi ile savaşa katılmıştır. İslam'ın ilk yıllarında gerçekleşen savaşlar aklıma geldi. Bedir savaşında da Müslümanlar sayıca azdı ama Allah'ın yardımı ile kazanmışlardı. ;)

Osmanlı için Tunus'dan sonra önemli bir şehir ise Yemen. Ama Yemen coğrafi ve iklim koşulları son derece ürkütücü olan bir şehir. Ayrıca Osmanlı için oldukça da uzak bir yer. Yine de Portekizlilerin yeni bir deniz yolu bulması ve oradaki bir adayı ele geçirerek Mekke ve Medine'ye rahatça ulaşıp, saldırma imkanları (ki Memlükler zamanında gerçekleşmiş bir hadisedir. Yavuz Selim Han bu yüzden Memlük üzerine yürümüştür. Artık kutsal toprakları koruyabilecek güçleri kalmadığı için.) mevcuttur. Ama Yemen'de bir aile vardır ki bugün dahi soyu devam etmektedir. Yemeni ele geçirdikten sonra uzun süre isyanlar ile boğuşmuştur Osmanlı bu aile yüzünden ama sonrasında aile ikna edilir ve isyan sonlanır. Bu aile üyesi ile karşılaşan yazarımız bir anısını da anlatmaktadır.

Yemen sonrası aynı şekilde Habeşistan'da değerlidir. Çünkü burası da Kızıldeniz bölgesidir ve eğer Mekke-Medine'ye ulaşılmasına engel olunmak isteniyorsa, Osmanlı "Kızıldenizin Kapısı" olarak anılan Bab'ül Mendeb'i korumak zorundadırlar. Bu da en rahat iki bölgenin de Osmanlıların elinde olması ile yapılabilecek bir şeydir. Hele ki Habeşistanın o dönem Hristiyan olduğunu düşünürsek zaruri bir durum.

Sonraki bölümlerde Hadım Paşanın Hind Denizi seferi, Budin savaşları ve Kanuni'nin Macar Kraliçesi İsabella ve oğlu (daha bebektir) ile görüşmesi( Isabella Polanyalıdır ve onu Macar Kralı ile evlendiren Kanunidir.)ne tanık oluyoruz. Öyle ki o sırada yanlarında Şehzade Selim ve Beyazıt'da vardır. Beyazıt ve Mehmet'in "Hal" edilmesi konusuna da burada değinilmekte ve işin arka perdesini açıklamakta yazar. Elbette bir de başımızın belası İran var. Ben hala anlamam bu toprakları o kadar ele geçirmişiz neden başına bizden birileri geçirilmemiş. Safevileri defetsek belki de hiç sorun olmayacaklardı.

Kitap da "Alperen"lere de değinilmiş. Gül Baba bunlardan biridir ve ömrünün son yıllarını Budin şehrinde geçirmiştir. Mezarı hala oradadır.

Kitap hakkındaki genel görüşüm: Aslında değinilecek o kadar nokta var ki kitapta her birini yazmaya ne sabrım ne de zamanım yetmez. :D Böyle bir kitap da benim için çok zengin bir kitaptır. Zira ne kadar anlatırsam anlatayım bitmez ve anlattıklarımda yeterli bilgi değildir. Ayrıca yazar, öyle noktalara değinip, bilgiler ekliyor ki "Aa böyle miymiş burası" ," Aa bilmiyordum!" diyorsunuz.

Kitap bir önceki kitap gibi 10 numaralık bir kitap. Hatta ben öncekinden daha çok sevdim zira çok daha ilgi çekici bilgiler söz konusu. Galiba bir diğer sebebim de yazarın "siyasi" konulara değinerek Osmanlı politikalarını anlatması. Bu benim ilgimi çeken bir alan. Ve maalesef tarih kitaplarında çok anlatılan bir alan da değil. Bir de bilmediğimiz şahıslar ile tanışıyoruz kitapta. İnsan "ne adammış!" diyor bunları tanıdıkça. Günümüz siyasilerin ve yöneticilerin kesinlikle örnek alması gereken insanlar.

Ayrıca eklemeden duramadım. Babam her zaman, Türkiye'nin en büyük düşmanı "Almanya"dır, der. Bu kitabı okuduğunuzda da bunun sebebini anlayıp, tasdik edeceksiniz çünkü bizden en büyük kuyruk acısı olanlar bu adamlar.

Gene eklemeden duramayacağım. Kanuni 1 ve 2'yi okuduktan sonra Sultan Süleyman hakkında daha fazla şey bilmenin hazzını yaşıyorum. Gerek onun gerekse Osmanlı'nın siyasi düşüncelerini, gücünü ve zekasını görmenin mutluluğu paha biçilemez. Elbette tarih övünmek için değil, ders almak içindir. Örnek almak içindir. Bizlere hataları gösterdiği kadar, neler yapabileceğimizi de gösterip, bizi cesaretlendiren bir şeydir. Bu açıdan bu iki kitabı da değerli görüyorum çünkü bize bu ikisini de veriyor. Seni seviyoruz Sultan Süleyman! :)

Kitap Okuma Önerisi:  Şiddetle tavsiye ederim. Alınması gerekir!

Puan: 10/10


Kitap Fiyatı: 20

KİTAPTAN BAZI KISIMLAR
 
 




Osmanlı Kadını Efsane ve Gerçek






UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.


Siz hala dizilerde ve filmlerde gördüğünüz, Oryantalistlerin anlattıkları hareme, cariyelere ve Osmanlı kadınına mı inanıyorsunuz? İzledikleriniz ve size anlatılanları gerçek gibi mi algılıyorsunuz? O zaman bu kitabı okumanız gerekir. Çünkü gerçek tarih, dizilerde ve filmlerde anlatılmaz. Masallardan çıkma uydurma kitaplardan da öğrenilmez.



Kitabı yıllar önce gördüğüm bir TV programında aldığımı hatırlıyorum. Gerek içeriği gerekse kapak tasarımı ile ilgimi bir hayli çekmişti. Ama bize sunduğu en önemli şey, kuşkusuz kitabın içeriği ve ana konusu olan "Osmanlı Kadını" ve "Cariyeler" Elbette tüm bu bilgiler bizlere, en başta kendi Osmanlı arşivlerimizden çıkma bilgiler ve bazı yabancı-bilhassa kadın- seyyahların yazdıkları mektup ve gündelikler kaynak sunularak ulaşıyor.

Yazarımız bize öyle bilgiler sunuyor ki bir çoğumuzun vakıf olmadığı; uydurma tarih dizilerinde gördüklerimizden ve sağda solda-bilhassa batının anlattığı- bizlere anlatılan Osmanlı kadını, harem ve cariyeler hiç de sandığımız gibi bir dünyada yaşamamaktadır. Özellikle de günümüzde bazı kadınların toplumda yer edinmek ve belli bir güce gelmek için yaptıkları rezil durumları kendi gözlerimizle gördükten sonra, bu kitapta anlatılan Osmanlı kadını mı kötü bir hayat yaşamış ve erkekler tarafından küçük görülüp, geriye atılmış yoksa günümüzdeki kadınlar mı erkekler tarafından aşağılanıp(ya da kadın kendi kendini mi aşağılamış), kötü durumlara sokulmuş daha iyi mukayese edebilir hale geleceğimizi düşünüyorum. Elbette tüm ön yargılarımızdan kurtulup, "modernizmi" kutsallaştırıp "kusursuz" görmekten vaz geçer isek!

Gelelim yazarımızın bize sunduğu birkaç bilgiye:

GİRİŞ:  Yazarımız söze Osmanlı ve Osmanlı kadını imajını özetleyerek başlamış. Kimi Batı kaynakları (oryantalistler) Osmanlı kadınını miskin, egzotik, düşük ahlaklı olarak resmederken, bu kadınlara hayran olanlar da onları göklere çıkartarak adeta "meleksi" sıfatlarla anar olmuşlar. Yani iki farklı görüş sürekli birbirini yalanlamış. Hatta yazarımız bu iki çarpışmanın sadece batı da değil, maalesef, kendi ülkemizdeki insanlar arasında da olduğunu gözlemlemiş. Kendi ecdadını kötüleyen ifadeler ile karşılaşmak artık hepimizin alıştığı bir konu. Ne de olsa Osmanlı, yıllarca devlet politikası gereği kötülenmiş, aşağılanmıştır. Hem de "oryantalist" kaynaklar kullanılarak. Bunun altında yatan sebeplerden biri de Cumhuriyeti yüceltip, insanların geçmişe özlem duymasını engellemek diye yorumlayabiliriz.

  1. Bu bölüm de bize Batılıların Gözünde Osmanlı Kadınının nasıl olduğunu anlatmış. Bunu yaparken ise Batılı Seyyahların yazdıklarını sunmuş. Örneğin Z.Duckett Ferriman: Osmanlı kadınının mevkisinin, birçok evli Avrupalı kadının mevkisinden daha iyi durumda olduğunu dillendirmiş. Hatta İngiliz kadınlarının eskiden köleden farklı olmadıklarını söylemiş. Buna gerekçe olarak ise; Türk kadınının evlendiği zaman elinde bir malı mülkü varsa veya sonradan kalmışsa bunun üzerinde hak sahibi olduğunu, kocasının bu malları elinden alamadığını, arzu ederse bu malı başkalarına dağıtabilme ya da miras bırakma hakkının olduğunu söyleyerek Avrupa kadınlarının böyle bir hakkı olmadığını ekliyor. Ya da kocasından bağımsız hareket  ederek dava açma ya da dava edilebildiğini de ekliyor.  Kitabın devamında ise yazarların bazılarının ne denli çarpık yazılar kaleme aldığını ve başka seyyahların onları nasıl yalanladığını da görüyoruz. Örneğin Lady Montague doğru bilgiler aksettirse de bazı anlarda çarptırmaktan da kendini alıkoyamamıştır. Bu çarptırmayı da Julia Pardoe isimli başka bir İngiliz kadın ortaya çıkartır.  Aslında birbirlerine yazdıkları mektuplar, gündelikler ve kitaplara bakar ise o dönemlerde Osmanlı ve kadınının -bilhassa hanımlar arasında- son derece ilgi çekici bir konu olduğu ve tanımaya, öğrenmeye çalıştıklarını görebiliyoruz. Ama maalesef, kaynağı bile bilinmeyen "Binbir Gece Masallar"ından aldıklarını kafalarındaki hayaller ile doldurarak "İşte Osmanlı, işte harem, işte kadınları!" diye yutturanlar, günümüzde ağırlık kazanmış. Biz de bir laf vardır. "Kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş." Bir yandan hayranlık bir yandan kıskançlık duygularının insanı soktuğu durum bu, işte!
  2. İkinci bölümünde fiziksel tasvir ve davranışları konusunda yabancı seyyahların anlattıkların şahit oluyoruz. Açıkçası yazılarını okuyup günümüz ile mukayese edince "Nerede o kadınlar, şimdi?" , "Demek ki güzel görünmek için insanın yüzünü yağlı boya tablosuna çevirmesine gerek yokmuş!" diyorum. Nitekim öyle de! Kadınlarımız süs olarak daha çok kıyafetlerindeki ince işlemler, mendilleri ve benzeri şeyler kullanıyor Kısacası "sade güzellik" diye tabir edeceğim bir süs. Makyaj olarak ise sadece kaş almak ve gözlere sürülen sürme ile ellere yapılan kına var. (Yalnız demeden durmayım. Kitapta yazmıyor ama o dönemin kadınları cilt bakımı için çeşitli miskler, merhemler vb. şeyler kullanırlarmış. Doğal şeyler, anlayacağınız.). Davranışlarını da inceleyecek olursak dindarlıkları, misafirperverlik ve cömertlikleri, konuşmalarındaki nezaket ve üslup, tevazu ve namuslu davranışları da seyyahların dikkatlerini çekip, hayran oldukları konulardan birkaçı.  Sanırsam son üç özellik pek kalmadı? 
  3. Türk kadınının özgürlük konusuna da değinmiş seyyahlar. Fontmagne isimli bir seyyahın anlattıklarına bakalım: "Türk kadını tamamıyla özgürdür. Bu gerçek, rahatlıkla müşahade edilebilir. Türk kadınlarının köle olduğunu söyleyenler kendilerini gülünç duruma düşürüyor."
  4. Elbette toplumsal konumlarına da değinilmiş. Aslında yazımın başında az biraz değinmiştim ama bu bölümde daha ayrıntılı görebiliyoruz. Örneğin yazılardan birkaçına bakalım. Fontmagne: "Türk kadınları genelde bir şövalyenin inceliği mesabesinde muamele görürler. Kimse bir kadına el kaldıramaz. İsyan, başkaldırı dönemlerinde dahi askerler çok sesi çıkan, taşkın kadınlara dokunmaz. Erkekler eşlerine karşı çok nazik bir arkadaş gibidir. Annelerine olan saygıları ise sonsuzdur." M. D'Ohsson: "Bir kadına kötü davranışta bulunan kimse konumuna, dinine bakılmaksızın cezalandırılır, çünkü din(İslam) genel olarak kadınlara saygı göstermesini salık vermiştir. Bu sebeple emniyet güçleri de, kadılar da kadınlara kötü muamele eden kişilere sert bir biçimde karşılık verir."
  5. Çok sonraki bölümlerde de yavaş yavaş hareme girmiş, hatta saray haremi konusuna da girerek haremin ve cariyelerin durumundan bahsetmiştir. Örneğin beyaz cariyeler 9, siyahlar ise 7 yıllık bir kölelik hayatı sürdükten sonra ömürlerinin sonuna kadar geçerli olacak bir "azatlık belgesi" verilerek artık köle konumundan çıkartılıyorlar ve büyük çoğunluğu da konumu iyi bir kişi ile evlendiriliyor ve sürekli bağlantıda kalıyorlar. Bazı cariyeler ise ayrılmak istemedikleri takdirde aile ile birlikte yaşamaya devam ediliyor. Hatta çoğu cariyenin hizmet süresi dolmadan azat edildiğini (genelde evlendirilerek) kaynaklardan bizlere aktarmakta yazar. Bildiğiniz gibi İslam'da köle azat etmek büyük sevap kabul edilir. Bu yüzden de köle satın alıp azat etmek de bir ibadet sayılıyordu dersek hatalı olmayız, herhalde.
  6. Kölelere kötü muamele yasaktır. Evin bir üyesi olarak muamele görüp, eğitilirler. Olur da köle kötü muamele görüyorsa sahip cezalandırılır. Hatta ilginçtir köle aileden memnun değilse bir köle satıcısına gidip durumu anlatıp, başka aileye verilmeyi talep edecek kadar haklara sahiptir. Günlük olarak aldıkları maaş, sahipleri tarafından verilen hediyeler ve evlendirilirken hazırlanan çeyizlerde ilginç noktalardan bazısıdır. İnsanın kafasında çizilen köle portresine bakınca bu durum insana "ütopya" gibi geliyor kesin ama birçok batılı seyyah, Osmanlı cariyelerinin hatta buna İslam'da kölelerin diyelim, durumunu gördükten sonra batıdaki ile tek benzerliğin "isim" benzerliği olduğunu söylemekte. Aslında günümüzdeki işçilerden çok farkları yok. Sadece adı köle.

Kitap hakkında genel görüşüm: Aslında anlatılacak o kadar çok şey var ki kitapta değinilen, hangi birini anlatayım bilemedim. Bu yüzden burada kesiyorum ve sizi kitabı alıp okumaya davet ediyorum. İnanın bana pişman olmayacaksınız zira gerek anlatım dili, gerekse verilen bilgiler ve kaynakların güvenirliği ile müthiş bir araştırma olmuş. Harem, cariye ve Osmanlı kadını hakkında merak ettiğiniz bir çok şeyi ve gerçekleri bu kitapta okuyup, ecdadınızı biraz daha tanır hale geleceksiniz. Hatta belki özeneceksiniz bile, kim bilir?

Yazarımız Aslı Sancar, sandığınız gibi Türk değil. Yani, anadan doğma değil. :D 20 küsur yıldır Türkiye'de yaşamış, sonradan Müslüman olup bir Türk ile evlenmiş bir hanımefendi. Kendisi Amerikalıdır ve yıllar boyu yaptığı araştırmalar neticesinde bu kitabı İNGİLİZCE olarak hazırlamış ve Amerika'da piyasaya çıkartmıştır. Sonrada Türkçeye çevrilmiştir.  Kitap Amerika'da "En iyi tarih kitabı" ödülünü almış, ayrıca "En iyi tasarım finalisti" arasına girmiştir. Benim için de bu kitap,  bu iki özelliği dolayısıyla en değerli kitaplarımın en başında geliyor.

Ayrıca içeriğindeki resimlerde takdire şayan. ;)

Kitap önerisi: MUHAKKAK ALMANIZ GEREKİR! Özellikle de tarih dizilerindeki şeyleri gerçek zannedenlerdenseniz.

Puan: 10/ 10 (+10)


Kitap Fiyatı: 35 (kitabı kitapçılardan bulamazsanız, kitabın yayıncısının sitesinden alabilirsiniz. http://www.kitapkaynagi.com/product/kaynak-yayinlari/osmanli-kadini-efsane-ve-gercek )


KİTAPTAN BİR İKİ SAYFA



31 Ekim 2013 Perşembe | By: YeniAy M.

( Türklerin İslam Öncesi Dini İddiası ): Şamanizm

 
UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.
 

Türkler'in İslam Öncesi Dini Şamanizm'i? Şamanizm bir din mi ki? Önce yazarın iddialarını ve sonra da benim karşı cevaplarımı okuyun.



Cemal Şener bu eserini ilk kez Ad Yayıncılık aracılığı ile bastırmış ki benim elimdeki kitap da bu. 1997 yılı. Yeni basım kitaplara belli ki yeni bir şeyler eklemiş. Açıkçası şimdi yeni basımdan haberim oldu, kapak ve fiyat öğrenmek için aradığımda. Çünkü bende ki fiyat 200. BİN TL :D Kitap da kütüphaneden çıktı. Kimin aldığı muamma.

Neyse konuya dönersek, yazarımızın iddiası şu; Şamanizm, Türkler'in İslam Öncesinde içinde bulundukları dindir. Bunun içinde kısa bir Şaman tarihi vermiş. Vermiş derken "Çin Kaynağı onlar hakkında şunu söylemiştir." şeklinde ama çoğunlukla söylenen bir iki cümlenin üzerine yorum yaparak kısa bir özet tarih sunmuş.

Sonra Şamanizm konusunda bilgilendirmelere geçmiş. ŞAMAN DİNİ DÜNYANIN EN ESKİ DİNLERİNDEN BİRİDİR iddiasını sunmuş. Şu, Ülgen, Erlik gibi sözde ilahlar, bu inancın ilahlarıymış.  Sonra ismin kökenine girmiş. Arkasından da "Nasıl Şaman Olunur?" konusunda bilgilendirme vermiş. Mesela Ohlmarks, Şamanizm'i Kutup Bölgesi'ne has bir özellik olarak görmekteymiş diyor yazar ama sonra ekleme yapıyor. "Şamanizimin yaygınlığını düşünürsek eğer sadece o özellikle açıklanmaz gibi görünüyor. (Kısacası) Asya'da ve yeryüzünün diğer bölgelerinde Şamanizme değişik biçimlerde rastlamak OLASIDIR."

Kitabın dikkatimi çeken bir bölgesinde yazar şöyle yazmış. "Arap Müslümanlığı Türk düşmanı" bu şekilde tüm Arap Müslümanları su götürmez bir düşmanlık atfetmiş.  Üstüne İslam, Türkler ile tanıştığında, oldukça farklılaştığını iddia etmekte. Yani o, saf, duru İslam yerine başka bir İslam geldiğini de iddiaları arasına katıyor.

Ayrıca garipsediğim bir cümlesi var. "Hz. Muhammed, İslamiyet'in ilk peygamber(!)...." Şimdi Hz.Muhammed sonrası başka bir İslam peygamberi mi gelmiş, yani? diye düşündürüyor. Oysa kitabımızda O'nun "Son Peygamber" olduğunu biliyoruz.  Sonra ise hemen hemen tüm kitaplarında olduğu gibi konuyu Hz.Ali ve Alevilik olayına bağlamış. (İleride Şamanizm ve Alevilik arasında da bağ kuracak kitabın.)

Diğer iddiası; Hz. Muhammed ölümünden sonra Hz.Ali'yi yerine düşündüğü ve bunu yakınındaki insanlara da açıkladığı ama ölümünün ardından düşündüğü gibi olmadığı yönünde. Hatta Hz.Ömer ve Hz.Osman'ı "Emevilerin temsilcileri" deyip, Hz.EbuBekir'i oldu bitti ile halife yaptıklarını, Hz.Ali ve Hz.Fatma'nın da bu durumdan son derece rahatsız olduklarını iddia ediyor.

Sonra ise tipik bir bilgi daha verir. "Türkler zorla İslamlaştırılmıştır."

Kitabın diğer bölümlerinde de Şaman duaları/ilahileri verir.

Kitap hakkındaki genel görüşüm: Açıkçası neresinden tutsam da yazsam, konuşsam bilemedim. Sırayla mı gidelim?

  1. Şamanizm bir DİN DEĞİLDİR! Sadece yayıldığı yerde din etkisi göstermiş bir çeşit yaşam felsefesidir. Hali ile yazarın iddia ettiği gibi "en eski dinlerden biridir." maddesi külliyen yalanlanmış olmakta.
  2. Türkler'in İslam öncesi dini Şamanizm değil(zaten 1.madde de gördük ki Şamanizm din değil.), Tengriciliktir. Yani KÖK-TENGRİ dinidir ki tek bir ilah ve cismi şekli vs. yoktur. Göklerde yaşar ve onu göremeyiz mantığı hakimdir, aynı İslam'daki gibi. Eli göğe açıp dua etme geleneği buradan gelir. Ama Türkler'in Tengricilik haricinde de içine girdikleri dinler vardır. Unutmayalım ki Türkler tek bir boy halinde yaşamazlardı. Zaman içerisinde bu boylar Budizm, Musevilik ve Hristiyanlık gibi inançlara da girmiştir. Bugün Yakut Türkleri halen Hristiyan, Hazar Türkleri de Musevidir. Ve Türk boylarının büyük bölümü de Müslümandır. (Bugün ile dünü yer değiştirin. İslam'ı Tengricilik yapın. Durumu anlarsınız. :)  )
  3. Türkler'de Şaman diye bir şey yoktu. İsmine KAM dedikleri bir oluşumları vardır. Ayrıca yazar Çin kaynaklarını vermiş ama Çin, Bizans ve İslam kaynaklarının hiç birinde ŞAMAN kelimesi geçmez. Bu durumda yazar bilgileri kendince yorumlayıp "şaman" olarak atfetmiş.
  4. Şamanizm zamanında bir Rus tarihçinin iddiası üzerine dünyaya yayılmıştır ama kanıt? Bu yüzden zırtp pırt, eskiler hep bu iddiayı yenilemiştir. Oysa Fransız bir tarihçi Şamanizm diye bir din olmadığını ispat etmiştir.
  5. İlk verdiğim alıntı da "OLASIDIR" diyerek bile bize bilimsel konuşmadığını, tamamen kendi kanaatini yazdığını göstermekte yazar.
  6. İslam'ın değiştiğini, farklılaştığını iddia etmekte, Arapların aşırı bir Türk düşmanı olduğunu söylemekte. İlginçtir, bu lafa daha öncede rastladım. Ama kimse bu konuda KANITLARI ile SOMUT örnekler sunmamış. Muhakkak ki Araplar arasında, şimdi olduğu gibi, ırkçı denebilecek aşırılıklar ortaya çıkmıştır. Maalesef aynı durum bizim için bile bugün geçerli değil mi? Kaç tane Alevi karşıtı, Kürt karşıtı, Arap karşıtı hatta İslam karşıtı insan var, biliyor musunuz? Elbette biliyorsunuz! Ama bunları tüm bir kesime, toptan bir mezhebe, dine ya da ırka, devlete atfetmek ne hakkaniyete sığar, ne de bilimsel bir nitelik taşır.
  7. Yazar İslam hakkında ne kadar bilgi sahibi bilmiyorum. Hz. Muhammed için İslam'ın ilk peygamberi demiş. Ya burada hata yapmış ya da gerçekten bu şekilde düşünüyor ki hadi o hata yaptı, kitap basım aşamasına gelene kadar önce en az iki kişinin(özellikle editör'ün) elinden geçmiyor mu? İnsan bu kadar basit bir bilgiye vakıf iken "Cemal Bey, burada doğru yazdığınızdan emin misiniz?" dememiş midir? Ben olsam derim.
  8. Hz.Ali'nin halife yapılacağı iddiası ise ayrı bir iddia konusu. Bu konuda gene bir kaynak sunmamış. Ama tarih bize söyler ki Hz.Muhammed'in ölümünden sonra dört halife döneminde halifeler, ileri gelenlerin seçimleri ve mutabık olmaları ile seçilmiştir. Ondan sonra ise halifelik seçim düzeni değişikliğe uğramıştır. Hz. Ali makam delisi midir ki halife seçilmedi diye tavır yapacak, rahatsızlık duyacak? Hz. Ali'nin ilmi herkesçe bilinmektedir. İslam bilgini bir adamın, kalbi böyle şeylere karşı dayanıklıdır, merak etmesin yazar. Ayrıca Hz. Ebubekir'in herkesçe çok sevildiği, Hz.Muhammed'in en yakını olduğu, Sıddık lakabı verildiği ve yaşarken cennet ile müjdelenenlerden biri olduğu kesin olan bir insanın ilk halife olarak seçilmesi kadar doğal bir durum olamaz. Hz.Muhammed'in isteğine karşı çıkacak biri de değildir Hz.Ebubekir. Peygamber öyle demiş olsa idi o da ne olursa olsun Hz.Ali'yi halife yapardı. Ayrıca farz edelim ki Hz.Ali oldu olacaktı ama herkes Ebubekir dedi. Bence Hz.Ali hemen geri çekilir, "Ya Ebubekir sen halife ol." diyecek kadar nefsini ezmiş bir insandır. Zira benim gibi bir insan bile bunu yapacak karakterde ise Hz.Ali gibi büyük bir alim nasıl yapmaz? Ben Hz.Ali'ye kendime de bakarak böyle bir yakıştırma yapıyorum, siz ise kendinize bakıp aksi yönde yakıştırma yapabilirsiniz. Sonuçta kim ne derse desin tarih, değişmeden orada ve Allah her şeyi iyi biliyor.
  9. Tarihi kaynaklar (bir çok tarihçinin verdiği bilgi ile ki elimde bu kaynaklar bol bol var. Bir kısmını Türkler Niçin Müslüman Oldu? kitabının eleştirisinde yazdım.) Türklerin zorla İslamlaştırılmadığını aksine kendi inanç düzenlerine ve yaşamlarına uygun olduklarını gördükleri için kabul ettiğini yazar.
  10. Hz.Ömer ve Hz. Osman için yaptığı emevi temsilici iddiası da ilginçtir. Ne de olsa dört halife dönemi sonrasında Ebü Süfyan'ın oğlu tarafından kurulduğunu düşünürsek. Tipik bilmem ne bakışı işte.

SON OLARAK:
1- Yazar'ın verdiği bilgilerin hiçbir TARİHSEL KAYNAK NİTELİĞİ YOK! Kaynak diye sunduğu "Çin kaynağı şöyle der.", "Tarihçimiz Şu Şu şöyle demiştir." diyerek verdiği bir ya da iki cümlelik alıntıların üzerine yaptığı yorumlardan ibaret bir kitap var elimizde. Çoğunda o "alıntı üzerine yorum" dahi yapmamış, doğrudan kendini kaynak göstererek bilgiler vermiş. Kaynak gösterdiği tek şey ise ŞAMAN DUA/İLAHİLERİ diye sunduğu bölüm. Hepsine baksak bir ya da iki tane Ülgen ismine benzer put isimlerini görürüz ama bunun dışında her zaman Tengri ismini görüyoruz. Bu bilinenin aksine cins değil ÖZEL isimdir.

2- Benim kanaatim, yazarın amacının pek de iyi yönde olmadığı yönünde. Burada Türkler, özellikle Alevi Türkler, İslam ile bağı kopartılıp, Şaman inancına yanaştırılmaya amaçlanıyormuş gibi. Zaten Şaman-Alevi bağları kurulmuş sık sık. Bu son dönemlerde çok yaygın olan bir uğraş, maalesef. Neyse arzu eden şaman olabilir. Bir kayıp yaşamış olmayacağız. Bir insan İslam'a antipati duyup, Şama ve Alevilik benzermiş ben Şaman olayım, daha mantılı derse zaten öncesinde bile bizden değildi ki şimdi kayıp yaşamış olalım, değil mi? Gerçi yazarın şaman ve Alevilik arasında bağ kurmasını yalanlamıyorum. Şaman demeyelim ki eski Türk adetleri diyelim. İran Şii'leri de o şekilde bağ kurup, fazla hoş gözle bakmıyorlar. Ama bence kitabımız bir, peygamberimiz bir, Allah'ımız bir olup, ibadetlerimizi yaptıktan sonra, semah dönmeleri vs. aykırı vs. değil ki. Abes bile değil. Benim Anneannem namazında niyazında, haccında bir Müslüman Alevisi idi. Alevi seması dönmüşlüğü var mıdır bilmem, muhtemelen yapmıştır ama baştan aşağı bir inançlı Müslüman kadınıydı, şaman değil!

Ama Alevi ayağına yatıp Ateist olanlar, Aleviliği bir din kabul edenler var(Bknz: Hüseyin Aygün. Din demiştir.). BAZI(bunlara karşı çıkan dernekler yok mu sanıyorsunuz?) Alevi dernekleri de "Biz de namaz oruç yok." diyerek aslında Hüseyin Aygün'ü desteklemiştir. Aman bu emperyalist oyunlarına dikkat edelim. Halkımızı İslam ile olan bağını kopartıp, sapkın inançlara sokup, dağıtmak istiyorlar. Çünkü bizim, halkımızın, en büyük gücü İSLAM İNANCIMIZDAN gelmektedir.

Böyle yazarlara, siyasetçilere, gazetecilere imkan vermeyelim. Bunlar hep emperyalist uşaklığı yaparak, kendi çıkarları için, insanımıza zarar vermeyi göze alıyorlar. Baksanız neler var. Açılışta Marmaray yıkılsın diye dua eden var. Böyle bir şey olur mu ya!

Kitap önerisi: Elinizi sürmeyi bırakın, gözünüz ile bile dokunmayın derim. Yine de siz bilirsiniz.
Puan: 10/ Eksi (-) 10


Kitap Fiyatı: 15 (Şu yeni basımın.)

TARİHÇİLERDEN ŞAMANİZM VE KÖK-TENGRİ İNANCI HAKKINDA AÇIKLAMA