2 Kasım 2018 Cuma | By: YeniAy M.

Ruhlar Üçlemesi "Cadıların Keşfi'



KÜNYE
Yazar  Deborah Harkness
Yayıncı: Pegasus Yayınları
Sayfa672
Baskı Yılı: 2014
TANITIM BÜLTENİ
Olağanüstü güçlere sahip bir cadı, imkânsızlıklara direnen yasak bir aşk ve her şeyi başlatan gizemli bir elyazması.

Oxford'un Bodleian Kütüphanesi'ndeki kitap raflarının arasında araştırma yapan genç akademisyen Diana Bishop, tesadüfen simyacılıkla ilgili eski bir elyazması bulur. Köklü ve seçkin bir cadı ailesinden gelen Diana'nın yaptığı bu keşif yeraltında doğaüstü bir karışıklığa sebep olarak iblis, cadı ve vampirlerin kısa sürede kütüphaneye doluşmasına yol açar. Diana, yüzyıllardır aranan bir hazine keşfetmiştir ve her şeyi yoluna koyabilecek tek kişi de yine kendisidir. Bu zorlu mücadelede en büyük destekçisi ise onu hiç yalnız bırakmayan, her türlü fedakârlığı göze alıp kendi soyunun karşısında duran meslektaşı, vampir Matthew olacaktır.


Ruhlar Serisini, "Cadıların Keşfi" ismiyle yayınlanmaya başlayan dizisi ile tanıdım. İlk başta romanı alıp almama konusunda ciddi kuşkularım olduğunu belirtmem gerekir çünkü yorumlar (olumlu-olumsuz) başa baş gidiyordu. Genelde de yorumlara bakarak kitap almamaya özen göstersem de bu sefer, beni kararsızlığa itti. Sebep olarak roman için "romantik" ağırlıkta denmiş olması. Oysa ben cadılar vb. şeylerin olduğu fantastik ağırlıkta bir kitap okumak istiyordum ve dahası 50-60 kiralık bir kitap olduğu göz önüne alındığında insanı birkaç kez düşünmeye itiyor bu durum. Yine de diziyi izlemeye devam ederken dayanamadım ve 2. el olarak sipariş ettim(mümkün değil veremem o fiyatı.) ve okudum.

Ben gibi yorumları okuyanlar için şunu söylemem gerekir ki iki şekilde yorum yapanlar da haklı. Romanın ilk kitabı(muhtemelen de diğer iki kitabı da) iki karakter arasındaki romantizm ağırlığında ilerliyor ama bu, fantastik hiçbir şey yok demek değil ama öyle aşırı bir hareket yok. Diğer yandan buna rağmen gayet akıcı ve sıkılmadan okuyacağınız bir üslup ile yazılmış, şahsen bilgisayar dahi açmadan romanı bitirmeye odaklı bir iki gün geçirdim. Sayfa sayısı göz önüne alındığında da gayet doyurucu bir roman sizi bekliyor.

Romanın kurgusunu başarılı buldum, bilimsel-tarihsel temelli bir çok sohbet, bilgi ile harmanlanması... yani ayrıntılar da güzel işlendiği için zengin içerikli olduğunu düşündüğüm bir roman var karşımızda. Genel olarak çok beğendim ve ikincisinin de siparişini vereceğim inşallah. Yine de alıp almama konusunda kararsız iseniz eğer bu durumun tamamen sizin beklentileriniz ile ilgili olduğunu unutmayın. Eğer etrafta büyülerin, vampir saldırılarının vs. uçuştuğu fantastik macera kitabı arıyorsanız büyük ihtimal ile bu kitap size göre değil ama romantizm, tarih, bilim ve fantastikle harmanlanmış bir roman arıyorsanız kesinlikle size göre. Yalnız bazı uygunsuz olduğunu düşündüğüm noktalar yüzünden +18 bir seri olduğunu söyleyebilirim, hayır cinsellik değil. Bulamazsınız bu kitapta, diğerlerini bilmem elbet.

Söylemem gerekir ki Diana'nın teyzelerinin evine bayıldım. Evde cadı ruhları yaşıyor ve kendi kendine kararlar veriyor. :D

Yukarıda söylediğim gibi tarihsel bilgilerin de olduğu bir roman, karşımızda 1500 yaşında bir vampir olunca bu kaçınılmaz oluyor elbette ve ben de tarihe ilgili bir kişi olarak tarihsel bazı konulara ciddi bir muhalefet damarım kabardı okurken. Misal çiçek aşısını bilmem kimin bulduğu ile ilgili bir yorum yapılmış, elbette batılı birinin ismi söz konusu ama Lale Devri döneminde zaten Türkler, çiçek aşısını keşfetmiş ve uygulamaya koymuştu. Hatta buna kaynak olarak İngiliz bir sefirin karısının (oldukça da ünlü biridir)  yazdıklarını gösterebiliyoruz. Kendi çocuğuna da yaptırmıştır ve bunu, İngiltere'ye götürmeye niyetlendiğini belirtmiştir. Diğer yandan Harvey'in kalp damar sistemini keşfettiği yazmış ama biz biliyoruz ki 1100'lerden kalma illustrasyonlar(ve 1400'lerden) mevcut ve orada kas, sinir ve kalp-damar sistemine kadar (hatta hamile bir kadının atardamar sistemine kadar) keşifler, çizimler mevcuttur. Kısacası batıdan çok önce Müslüman bilim insanları insan anatomisini çözmüş, bunu resmetmiş ve çalışmalar yapmıştır. Hatta göz anatomisi, nasıl gördüğümüze dair çalışmalar da buna dahildir ve elbette fazlası. Bunun için Fuat Sezgin'in TANINMAYAN BÜYÜK ÇAĞ kitabını okumanızı tavsiye ederim. Batılılar kendilerinden başka herkesi barbar görürken üstüne bütün keşifleri de kendilerinin yaptığına inanıyorlar, yazarımız da bu kafada... Gerçi onlara kızmamak gerek, biz kendi ecdadımıza sahip çıkmaz ise bizden çalarlar ve kendileri yapmış gibi kakalarlar.

Diğer muhalefet ettiğim bilgi ise romanda bolca göreceğimiz Lazarus Şövalyeleri'nin "kendini koruyamayanları koruruz. Kudüs'te (ve birkaç yer daha sayarak) bunu yaptık." demeleri... Bu tarikat Haçlı dönemlerinde kurulmuş bir tarikattır. Hayır, bir de yeni Haçlı Dönemi kitabı okudum, kimi kimden kurtarmış bu arkadaşlar, merak ettim. Haçlı savaşları başladığı andan itibaren Yahudiler, Hristiyanlar, Müslümanlara kadar önüne geleni öldürmüş, yağma edip, çalıp çırpmış insanların bilhassa Kudüs'te Müslüman ve Yahudilere soykırım yapmış bu insan görünümlü yaratıkların, kimi kimden kurtardığını merak ettim, yazarımız bize bu konuda bilgi verirse seviniriz. Romandır, çok tepki vermeye gerek yok diyen olabilir ama özür dilerim de Nazileri romanda "iyilik meleği" gibi göstermeye benziyor bu, katledilen onca masuma hakaret, haksızlık, adaletsizlik olmaz mı? Doğu Hristiyanlarına bile zulüm ettikleri düşünürsek yalanın dik alasını romanda kurgu adı altında bize satmasın. :)

İkinci kitap, 1500'lerde geçiyor; bakalım muhtemelen başka şeylere de muhalefet edeceğim. :D


 
                                                         (İnternet sitelerinde net fiyatı farklılık gösterebilir.)
17 Ekim 2018 Çarşamba | By: YeniAy M.

Sorularla Haçlı Seferleri


KÜNYE
Yazar  Cüneyt Kanat, Devrim Burçak
Yayıncı: Yeditepe Yayınları
Sayfa320
Baskı Yılı: 2013
TANITIM BÜLTENİ

Doğu ile Batı, Haçlı Seferleri'nden önce de pek çok kereler karşı karşıya gelmişti. Ancak bu kez bu çatışmanın taraflarından Batı, Hristiyanlığı, Doğu ise Müslümanlığı temsil ediyordu. Yani çatışmanın görünen boyutunda "inanç" belirleyici bir görünüm arz ediyor gibiydi. Fakat acaba durum gerçekten böyle miydi? 

Bugüne dek özellikle Batı'da yapılan Haçlı Seferleri ile ilgili çalışmaların büyük çoğunluğunda "inanç" faktörü neden hep ön planda tutulmaya çalışıldı? Özellikle batılı tarihçiler niye bunu tercih ettiler? Bu tercih bazı gerçekleri gizleme çabasıyla mı ilgiliydi? Yoksa gerçekten işin aslı böyle miydi? Diğer taraftan Haçlı Seferleri'nin günümüze dek uzanan etkileri ve bir argüman olarak hala kullanılmasının sebepleri nelerdi? Hepsinden önemlisi ise, günümüz Orta Doğusu'nda yaşanan savaşlar ve buna bağlı olarak her gün ölen pek çok insan sebebiyle ortaya çıkan kaos ortamının, artık tarihin derinliklerinde kaldığını zannettiğimiz Haçlı Seferleri ile bir ilişkisi var mıydı? Ayrıca Türklerin ve Anadolu'nun Türkler tarafından fethinin bu seferler ile ilişkisi neydi?

Elinizdeki eserde Haçlı Seferleri ile ilgili bunlar gibi birçok sorunun cevabını bulabilirsiniz.

Daha önceki senelerde İhsan Sırrı Süreyya hocanın yazdığı Haçlı Seferleri kitabını okumuştum, genel olarak sekizinin de özeti niteliği taşıyan bir kitaptı. Elimdeki kitap ise bu kitabın çok daha geniş kapsamlı hali. Şahsen iki kitabı da tavsiye ederim ama ikisinden birini seçmeniz gerekiyor ise bu kitabı almanız daha faydalı olur, içerik kapsamı bakımından.

Kitabın en hoşuma giden özelliği soru-cevap şeklinde ilerlemiş olması. Muhtemel olarak aklınıza gelebilecek soruları sormuşlar ve cevapları yine kendileri vermişler. Bu yönden oldukça tatmin edici ve derli toplu bir çalışma var karşımızda. 

Kitabın tekniğinden sonra gelelim içeriğine. İlk olarak haçlı seferlerinin ne olduğu, neye haçlı seferleri denildiğini açıklamış yazarlar. Daha sonra Haçlı Seferlerine sebep olan doğu-batı'nın sosyo-ekonomik durumunu açıklamış ki bu konuyu her haçlı seferi öncesi bize anlattığı için, özünde seferlerin ne amaçla yapıldığını gözler önüne seren bir nokta olmuştur. Tarihe ilgi duyan arkadaşlar bilir ki savaşlar, temelde görünen sebeplerden dolayı değil, görünmeyen sebeplerden dolayı çıkar. Buna en iyi örnek 1. Dünya Savaşının çıkışıdır; görünürde bir prensin suikasta gitmesi bahane edilmiş iken arka planda mesele çok başkaydı. Hatta günümüzde Amerika başta olmak üzere batı toplumlarının bugün Yakın Doğu'ya hala haçlı seferleri düzenlediğini bilen bilir ve bunun dün "din" ve "dindaşları kurtarma" maskesini kullanmış iken bugün "özgürlük" ve "demokrasi" kavramlarını kullanarak yapmaktadır. Bu yönden bu kitabın okunmasına önem veriyorum, çünkü bugün olanların temel sebeplerini ve yöntemlerine de ışık tutan cinste bir kitap. Biliyoruz ki tarih, tekerrürden ibarettir. Zaten tarih okurken en önce bu dikkatimi çekiyor, sürekli olaylar tekrar edip duruyor. Haliyle söyleyebilirim ki bugün yaşadığımız çağ; 100 yıl önce Abdülhamit Han'ı dönemiyle 1000 yıl önceki Haçlı Seferlerinin yaşandığı dönemin bir karması olmuş. Neredeyse birebir aynı ilerliyoruz, neredeyse... İnşallah önceden nasıl def ettiysek bugün de def ederiz. 

Devam.

Kitap boyunca dönemin Türk-Arap devletlerinin siyasi durumları, birbirleriyle çekişmelerine de değinilmiş, elbette aynı şey batı devletleri için de yapılmış. Görüyoruz ki siyasi güç uğruna birbiriyle savaşan İslam alemi, haçlılar karşısında zayıf kalmış ama ne zaman bu çekişmeyi bir kenara bırakmış ve birleşmiş, batı alemi yenilgi üstüne yenilgi görmüş. Benzer şekilde batı devletlerinin kendi iç çekişmeleri de zaman zaman niyetlenen yeni saldırılara gem vurmuş hatta yapılan seferlerin başarısız olmasında da önemli bir etken olmuş, diğer yandan benim ilahi yardım dediğim; veba gibi doğal etkenler de var. :) 

Haçlı seferleri sırasında bu siyasi çekilmeler ve güç arzusu öyle bir noktaya gelmiş ki Müslüman bazı devlet adamları, kendi dindaş/soydaşına karşı Haçlılar ile işbirliğine dair girmiş. Bugün de var böyleleri, görüyoruz. Tersi şekilde haçlılar -çok görünmese de- da zaman zaman iş birliği yapmış kendi dindaşlarına karşı. Hatta bazen, artık uzun zamandır burada yaşayan, doğulu Latinlerin yeni haçlı seferleri istemediğine ve Müslüman komşularıyla barış içinde yaşamak istediklerine de tanık oluyoruz, bu uğurda desteklemedikleri haçlı seferleri de var ama bu "sevgi" sebebi ile değil elbette, barış ortamının getirdiği ekonomik rant yüzünden. Bunun dışında doğulu Latinler, Müslümanlarla o kadar içli dışlı hale gelmiş ki batılı dindaş/soydaşları tarafından "doğululaşmışlar" diyerek eleştirilmiştir. 

Haçlı Seferlerinin batıya olan kültürel ve teknolojik yeniliklerine da kısa bir özet geçmiş yazarlar. Misal; ayna, pusula, cam süslemeleri, pamuklu kumaşlar, ipek, estetik sehpalar, vazolar ve mutfakta kullanılan seramik kaplar, eşarp, minder, tuvalet kültürü(bu kısım bence çok yaygınlaşmış değil o dönem, malum daha düne kadar sokağa pisleyen, evlerdeki kaplarına yapıp bunları dışarı atan adamlardı.) hatta güvercin merakı, onları postalaşmak için kullanma bilgisini doğudan Müslümanlardan öğrenmişlerdir. Kağıt bile Müslümanlar aracılığıyla (öncesinde 700-800'lerde Çinle yapılan savaş sonrası esir edilen Çinlilerden öğrenilen ve kurulan kağıt fabrikaları sayesinde) öğrenilmiştir. Satranç oyunu keşfetmeleri yine bu döneme denk geliyor ve tespih kullanımı. Bunlar dışında hekimlerden öğrendikleri bitkiler, merhemler gibi şeyler sayesinde batı, zamanla kimya biliminin(daha doğrusu modern batı kimya demek daha doğru olabilir çünkü Cabir bin Hayyan'ın kimya alanında keşifleri vs. söz konusudur.) temellerini atmıştır. Ayrıca o dönem tahtadan şato, evler yapan batı, bu seferler aracılığı ile Müslümanlardan öğrendikleri taştan ev yapma vb. mimari bilgileri kendi ülkelerine taşımıştır. Bir çok bilimsel kitap çevirileri de (bu kitapta yazmıyor ama başka bir yerde okumuştum) bu dönemlerde taşınıyor batıya. 

Benim en ilgimi çeken noktalar arasında kültürel etkileşimler dışında Müslümanların hatta Doğu Roma'nın bu batılılara karşı yorumları dikkatimi çekmiştir; "barbar, cani, katil, yük taşımaktan başka işe yaramayan hayvanlar gibi bunlar da  savaşmaktan başka bir işe yaramayan hayvanlar." şeklinde satır arası yorumlara denk geleceksiniz. Elbette hiçbiri haksız yorum değil, önüne geleni öldüren, bebeklere bile acımayıp mızraklara geçirip sallandıran, çalan çırpan, tecavüz eden bir güruha başka türlü bakılması pek mümkün değildir. Elbette 200 yıl içerisinde doğulu Latinlerin zamanla değişip, daha medeni hale geldikleri düşünülmüştür batılılara nazaran. Bir diğer dikkat çeken anlatım ise yamyamlıkları... Bunu diğer kitapta da okumuştum, bence korkunç bir şey. Bir insanın canavarlaşmasına örnektir. Okurken mideniz kalkabilir. Benim aklımda canlandı da nasıl yapar bir insan bunu bir başka insana? diye sordum. En sonunda onların hayvan bile olmadıklarını, canavar olduklarına kanaat getirdim. Sadece görüntü insana benziyordu. Üzücü.

Genel olarak kitabı tatmin edici buldum ve kesinlikle herkesin okumasını tavsiye ediyorum. Nedense bu Haçlı Seferleri dönemine bir ilgim var, tam doymuş da sayılmam. :) 

(İnternet sitelerinde net fiyatı farklılık gösterebilir.)
13 Ekim 2018 Cumartesi | By: YeniAy M.

Hasta Toplumlar


KÜNYE
Yazar  Robert B. Edgertan
Yayıncı: Buzdağı Yayınları
Sayfa: 268
Baskı Yılı: 2015
TANITIM BÜLTENİ

Doğan Cüceloğlu'nun Ön Sözüyle Hasta Toplumlar Hasta Toplumlar kitabını Türk toplumunun geleceği ile ilgilenen üniversiteli gençlerin, düşünürlerin, eğitimcilerin, siyasetçilerin, gazetecilerin okumasını isterim. Doğan Cüceloğlu Bu kitap bir çok antropoloğun toplumların doğuştan iyi adapte olmuş sistemler olduğu inancına çok etkili bir meydan okumadır ve ayrıca görecilikle ilgili diğer toplumların hasta olarak asla tanımlanamayacağı efsanesinin yanlış olduğunu ispatlamaktadır. Profesyonel antropologların yanı sıra üniversite öğrencileri tarafından da okunması gerekir. Dr. C. R. HALLPIKE Principles of Social Evolution'un yazarı Gerçekten etkileyici ve güncel bir kitap. Robert Edgerton günümüz toplumsal yapısının çıkmazlarının yanı sıra evrimsel geçmişimizi anlamak için hayati öneme haiz kültürel maladaptasyon konularını irdelemiştir. Adaptasyoncu tartışmaların en sadık destekçilerinin bile, Edgerton'ın çok ikna edici şekilde derlediği bu ansiklopedik ve detaylı çalışmasındaki karşı kanıtların bolluğunu reddetmekte çok büyük sıkıntı yaşayacaktır. Bruce M. KNAUFT Antropoloji Profesörü Bu kitap, sadece farklılık yaratan değil aynı zamanda çok muhtemel dönüm noktasını gösteren nadide eserlerden biridir. 'İlkel düzen' efsanesinin net tartışmalarının çok üstünde ve ötesinde Edgerton'ın Hasta Toplumlar'ı, modern antropologların tartışmadan kabul ettiği birçok temel varsayımlara meydan okuyor. S. Chad OLİVER Anropoloji ve Beşeri İlimler Profesörü Edgerton eski bir efsaneyi terk etmemizde ve dünyayı biraz daha fazla doğrulukta görmemizde bize yardım ediyor. Ayrıca Edgerton muazzam bir araştırma programı düzenliyor.Antropolojinin ampirik bir eleştirisi. Bu kitaptan öğrenilecek çok şey var. Roy D'ANDRADE Antropoloji Profesörü Antropolojideki egemen gelenekselliğe cesaretle meydan okuyan büyüleyici bir kitap. Melvin KONNER The Tengled Wings: Biological Constraints on the Human Spirit'in yazarı.


Uzun zamandır bu kitabın reklamını görüyordum, alıp almamak arasında kararsız kalmış iken ileride alırım düşüncesi ile alışveriş listeme attım. Bir iki ay önce de biriken kitap puanlarım ile bedavaya getirdim, neden bilmem bu kısmıyla gurur duyuyorum. :D 

Öncelike söylemem lazım ki antropoloji terimlerine aşina değil iseniz ilk başta "Ne diyor bu?" dediğiniz anlar gelecektir, hatta aslında bu anlar sık sık gelecektir ama merak etmeyin, sandığınız kadar çok fazla terim kullanılmıyor, sadece iki üç terimi sık sık kullanıyor, onları da internetten öğrenebilirsiniz. Ağırlıkta adaptif ve maladaptif terimleri geçiyor ki bu da kabaca özetlemek gerekir ise çevre/şartlara doğal uyum/uyumsuzluk demek. Yani "kültürel" bir eylemin, x toplumu ne kadar doğa ve çevre ile uyumlu hale getirip getirmediği, zararı olup olmadığına yani o toplumu hayatta tutacak bir araç olup olmadığını açıklamak için kullanılan iki kavram.

Zaten temelde de kitabın ana konusu tam da bu; gelenek göreneklerimizin birleşiminden meydana gelen kültürel araçlarımızın sandığımız kadar adaptif olup olmadığını tartışıyor yazar. Bilhassa tartıştığı mesele ilkel toplum olarak gördüğümüz, küçük, komünal toplulukların ne kadar ideal toplum olup olmadığını çeşitli örneklerle tartışmış.

Bilen bilir, bilhassa Karl Marx'ın kuramıyla da ilişkili sayılan, küçük toplumların insanlık için ideal toplumlar olduğu, onların yaşamlarının büyük ve modern toplumlara nazaran çok daha adaptif, sorunsuz ve mutluluk verici olduğu iddia edilir(Altın Çağ efsanesi). "Eskiden insanlar, küçük toplumlar halinde yaşar iken sorunları da en düşük seviyede idi, modern toplumların sorunlarını yaşamazlardı." şeklinde bir iddia... Bir dönem, hatta sanırım nispeten bugün de, bir çok antropolog tarafından yaygın olarak inanılmış, savunulmuş bir görüştür bu hatta ilkel toplumlar üzerine yapılan araştırmaların ana hedefi de hep bunu kanıtlamak adına olmuştur dersek de yanlış olmayacaktır. Maalesef hiçbir bilimsel veriye dayanmadan sadece "ön kabul" ile yola çıkılarak yapılan bilim de bilim insanlarının bilimi çarptırması ve doğal olarak gerçeklerden çok daha farklı bir manzara ile karşılaşmamıza yol açmıştır hatta hala açıyor. Bu sadece sosyal bilimler için değil fen ilimleri için de geçerli maalesef. Kimi sosyoloğun da eleştirdiği bir noktadır bu; bugün bilim insanları, orta çağ din adamlarına dönüşmüştür. Benim yıllardır savunduğum bir görüş. Konuyu dağıtmadan devam edelim.

Robert B. Edgertan, önceden araştırılmış veyahut kendi araştırdığı ilkel toplumların maladaptif uygulamalarını gözler önüne seriyor, işin kötü yanı bu uygulamaların, yukarıda söylediğim bilim insanları(!) tarafından, sırf kendi ön kabullerini doğrulamak adına, adaptif kabul edip, o toplumun hayatta kalmasını ve devamlılığını sağlamasına yol açan bir kültürel araç olarak lanse etmesidir. Bir kadının, evlendiği gece kocası dahil en az 10 kişi tarafından ilişkiye girmesini zorlamak, nasıl bir adaptiflik örneği olabilir ki? Bu uygulamanın temel sebebi o kabilede kadınların kısırlık sorunu yaşaması ve o insanların, kadınların hamile kalması için spermle doldurulması inancına dayanıyor ama işin ironik yanı da kadınların kısır kalmasının temel sebebi tam da bu uygulama yüzünden. Yahut Hindistan'da kocası ölen bir kadının ölüme onunla beraber gitmesinin adaptif ne tür bir yanı olabilir? Yahut dullara uğursuz gözü ile bakılıp, evlenilmesinin yasaklanmasının? Yamyamlık ne tür bir hayatta kalma aracı haline gelebilir? 

Bunlar ve çok daha fazlası kitapta yer almakta ve sorgulanmakta. Siz de kitabı okuyunca göreceksiniz ki kültürel gelenekler her daim toplum hayrına hizmet etmemekte; belki bir dönem adaptif olmuş bir uygulamanın günümüzde maladaptif bir hale gelmiş olması dolayısı ile topluma zarar verdiğini anlayacaksınız. Ayrıca ilkel toplumlar ideal toplumlardır efsanesinin içi fos bir anlatım olduğunu da göreceksiniz çünkü modern toplumların yaşadığı sorunları onlar da yaşamaktadır hatta belki daha kötüsünü. 

Elbette katılmadığım noktaları da oldu, zaten her daim tavsiye ettiğim gibi kitap okurken her şeyi olduğu gibi içinize çekmeden, eleyerek yani eleştirerek özümsemeniz gerektiğini hatırlatmak isterim. Bu kitap bana gerçekten güzel şeyler kattı, size de katacağına inanıyorum. Sevgilerimle.



(İnternet sitelerinde net fiyatı farklılık gösterebilir.)


24 Eylül 2018 Pazartesi | By: YeniAy M.

Endgame "Çağrı"



KÜNYE
Yazar James Frey, Nils Johnson Shelton
Yayıncı: Pena Yayınları
Sayfa552
Baskı Yılı: 2014
TANITIM BÜLTENİ

Dünya. Şimdi. Bugün. Yarın. Endgame gerçek ve endgame başladı. Gelecek belirsiz. Her şey olacağına varacak.

On iki Oyuncu. Bedenen gençler ama kadim bir geçmişten geliyorlar. Binlerce yıl önce yaratıldılar ve seçildiler. O günden beri hazırlanıyorlar. Doğaüstü değiller. Ne uçabilir ne de kurşunu altına çevirebilirler. Ölüm geldiğinde onların da yapacak bir şeyleri yok. Onlar için de, hepimiz için de. Onlar Dünya'nın mirasçıları ve Büyük Kurtuluş Bulmacası'nı çözmeliler. Biri yapmalı yoksa hepimiz yok oluruz.

Kitabı oku. İpuçlarını bul. Bulmacayı çöz. Kazanan sadece bir kişi olacak. Endgame gerçek. Endgame başladı. .

On iki bin yıl önce geldiler. İnsanlığı yaratıp kurallar koydular. Altına ihtiyaçları vardı ve onlar için ilk medeniyetleri inşa ettiler. İstedikleri şeyi aldıklarında gittiler. Fakat gitmeden önce, bir gün tekrar geri geleceklerini, o gün bir oyun oynanacağını söylediler. Bu oyun geleceğimizi belirleyecekti. Bu Endgame.

On binlerce yıl soylar gizli kaldı. İnsanlığın ilk on iki soyu. Her soyun hazırlanması gereken bir oyuncusu var. Kuşaktan kuşağa eğitildiler. Silah, diller, tarih, taktik, kılık değiştirme, suikast üzerinde uzmanlaştılar. Oyuncular birlikteyken her şeydi: güçlü, nazik, acımasız, sadık, zeki, aptal, çirkin, arzulu, adi, dönek, güzel, hesapçı, tembel, hayat dolu, zayıf. İyi ve kötüler. Hepimiz gibi. Bu Endgame.

Oyun başladığında oyuncular üç anahtarı bulmalı. Bu anahtarlar dünyanın bir yerinde saklı. Anahtarı ilk bulan oyunu kazanır. Endgame: Çağrı birinci anahtarla ilgili. Çağrı aynı zamanda bir bulmaca. Bulmacayı ilk çözen 500.000 $ değerinde altınla ödüllendirilecek.

Oyna. Hayatta kal. Bulmacayı çöz. Tüm dünya. Endgame başladı. .

Kitabın çıkışını hatırlıyorum, kitap sipariş ettiğimde reklam olsun diye böyle kitapçıklar falan basıp göndermişlerdi. İlk seferde ilgimi çekmiş olsalar da (bilhassa para ödülü) sonra ilgimi kaybettiğim için unuttum gitti. Sizin anlayacağınız baya bir tanıtım falan yapılmıştı. Ben de ancak kitaplar 10 liraya düşünce aldım, ilk ikisini maalesef, 3. kitabı da gözlüyorum bakalım.

Sonda söyleyeceğim şeyi başta söyleyeyim ama bu seriye karşı ilginizi kaybetmesine neden olsun diye değil; genelde aşırı tanıtımı yapılan kitaplardan az biraz şüphelenmek gerekiyor çünkü yaratılan beklentiyi karşılamıyorlar. Bu yüzden sağda solda böyle çok pohpohlanan kitaplar görürseniz (Pi serisi gibi) hemen atlamayın, tecrübe konuşuyor. ☺️

Haliyle Endgame için de aynı şey geçerli, konu fikir olarak fena değil, doyurucu bir kitap olduğunu düşünüyorum ama öyle ahım şahım bir yanı olduğu kanaatinde de değilim. Hatta tecrübeli iki kişiden daha heyecan verici bir kurgu beklerdim, heyecan falan yaratmadı hiç, tek düzel geldi bana. Aksi halde kısa sürede bitirirdim ama bazen bir ya da iki gün okumadığım zamanlar bile oldu, bu yüzden 2. kitabı okumadan önce araya başka kitaplar alacağım, bilesiniz. Yani 2. kitap yorumu için beklemeniz gerekiyor.

İpucu ve bulmaca fikri seriyi diğer emsallerinden ayıran bir artı, sayısal yönü güçlü olanlar çözebilir(gerçi çoktan süresi bitti ve duyduğuma göre biri çözmüş bile.).

Bundan sonrası biraz spoiler içerir.

Seride 12 kadim soyu temsil eden 13 ila 19 yaş arası çocuklar var. Bunların işi Endgame'i bitirmek ve tek olarak hayatta kalmak, üç anahtarı da bulmaları gerekiyor. Bu şekilde Dünya kıyameti yaşarken bu kişi ve onun temsil ettiği soy da hayatta kalan insan soyu arasına girecek ama kalan herkes ölecek. Buna karar verenler kim? "Tanrılar", "Gök İnsanlar" vs. denen uzaylı bir ırk. İşte sözde insan ırkını köle olarak yaratmış ve bildikleri her şeyi öğretmişler vs. vs. vs. Şimdi insanlığı köle olarak kullanmış uzaylı ırk, her ne hikmet ise insan olmanın değerlerini yitirdiği için kıyamete mahkum edilmiş(kölelik de çok insanı bir şey zaten.). Gerçi bu oyunun altından ben daha farklı bir şey bekliyorum, yani sanıldığı gibi öldür ve hayatta kal ve kurtul meselesinden ziyade insanlara "insanlığı" hatırlatma güdüsü de amaçlanıyor olabilir, en azından ben olsam böyle yapardım.

İlk kitap Türkiye'de başlıyor Girit soyunun temsilcisi ile ve sonra diğerlerine geçiyoruz. Arkasından sonlara doğru yeniden Türkiye'de Göbekli Tepe'de görüyoruz bir çoğunu ve kitap İngiltere'de sona eriyor. Seride Mu, Giritli, Moğolların Donku mu nedir öyle bir soyu temsil eden bir çocuk, Mu, Amerikan yerlisini, Hintlileri, Keltleri, Sümerleri hatta Aksum krallığını temsil eden var ama ne hikmet ise en az 5 bin yıllık en eski soyların başında gelen Türk yok. Girit'i temsil eden de neden İstanbul'da yaşıyor ise onu anlamadım, diğer herkes kendi ülkesindeydi. Şahsen akıllarınca mesaj veriyordu bence, çok mu paranoyak oldum? :) Yani bu ayrıntılara da az uyuz olmadım, ondan baya gıcık bile kaptım.

Şahsen kitapta gereksiz mi gereksiz, fazlalık mı fazlalık bir karakter de var; Christoper denen bebe. Yani kitap boyunca bir faydasını görmeyi, kurgu gidişatını değiştirecek bir şey yapmasını bekledim ama kitap sonunda kendini öldürtmekten başka bir işe yaramadı, hem de en ummadığı kişinin elinden. Bana göre yazarlar onu ekleyerek ciddi bir hata yapmışlar, yük olmuş; sıkıcı ve gereksizdi sahneleri. Hiçbir şey katmadı bize. Sevgilisi Sarah'ın kitap sonrasında ciddi bir karakter değişimi geçirmesi için var olması gerekiyordu ise bilemem ama öyle bir şey olacak ise kız için, bence daha farklı bir şekilde de yapabilirlerdi, bu kadar kambur olmasına gerek yoktu bebenin. Neyse yorum sonuna geldik. Genel olarak "fena değil, idare eder." diyeceğim bir kitap oldu. Okumadığınız için bir şey kaybetmezsiniz.


(İnternet sitelerinde net fiyatı farklılık gösterebilir.)


6 Eylül 2018 Perşembe | By: YeniAy M.

Kur'an ve Kılıç "Türkler Nasıl Müslüman Oldu?"


KÜNYE
YazarTufan Gündüz
Yayıncı: Yeditepe Yayınları
Sayfa168
Baskı Yılı: 2018
TANITIM BÜLTENİ

Türkler kılıç zoruyla mı Müslüman oldular? Yoksa Allah’ın hidayetiyle mi? 

Ya da bu ikisinin dışında bir kültür değişmesi mi yaşandı? 

Satuk Buğra Han mı İslam’ın öncüsüydü? Yoksa Deli Dumrul mu?

Kuteybe b. Müslim mi başarılıydı, yoksa Sulu Kağan mı?

Tartışmaya bu sorularla başlamak tarihi olayları değerlendirme imkanını ortadan kaldırıyor ama Türklerin eski dinlerini bırakıp, Müslüman oldukları gerçeğini değiştirmiyor. Maveraünnehr’de yükselen kılıç şakırtıları yerini ezan sesine bırakalı neredeyse 1000 yıl oldu. 

Elinizdeki kitap Türklerin İslamiyet’e girişini, genel tartışmaların uzağında tarihi olayları eğip bükmeden, tarihte intikam veya rekabet sahası yaratmadan anlatıyor. 


Daha önce de bu konuda en az iki kitap okumuş olmama rağmen hala arzu ettiğim bilgileri bana sunan bir kitapla karşılaşamadım, bu biraz üzücü. Peki, ben nasıl bir şey arıyorum? Aslında basit, Türkleri İslam'a çeken etkileri ve bunun nasıl olduğunu... Selçukluların Şifresi kitabının ilk bölümünde bu dediğim kısma değiniliyor, haliyle o zamandan beri bu konuda bir çalışma arıyorum ama bir türlü bulamadım. Kitapları internetten aldığım için de içeriğini inceleme şansım olmuyor.

Bu kitap ve diğer kitaplar genel olarak gerçekleşen tarihsel sürece değiniyorlar, o da önemli bir hikayenin yarısını teşkil ediyor ama ben diğer yarısını öğrenmek istiyorum artık. Neyse, buluruz inşallah. Kitaba dönersek... Daha önce okuduğum İslamiyet ve Türkler kitabının şöyle bir özeti niteliği taşıyor. Elbette ondan farklı kısımları da yok değil.

Kitabın ilk sayfası Hz. Muhammed'in Hendek Savaşı dönemi sırasında bir Türk çadırında oturduğu rivayeti ile başlıyor. Elbette bunu okuyan da hemen o zaman Türkler onun yanındaymış veya benzeri bir şey düşünmesinler. Bu tamamen Türk ve Arapların ilk etkileşimlerine değinmek adına eklenmiş bir açılış bilgisi. "Bilgi eğer doğru ise..." diyor, yazar; "o zaman bu çadır büyük ihtimal ile Arap tüccarlar tarafından Orta Asya'da görülmüş, beğenilmiş ve Medine'ye kadar taşınmış olmalıdır." diyor. Belki tam tersi de olabilir ama biz Türkler çok sıcağı sevmediğimiz için o kadar uzağa taşınmak yahut ticaret için kolayca gitmeyiz gibime geliyor. 

Yalnız bir burada bir parantez açarak bir duyum aktarmak isterim; ne kadar doğru bir tarihsel bilgi bilmiyorum, heyecan verici olsa da bilgiye şüpheyle yaklaşması en doğru; bildiğiniz yahut çoğu kişinin bilmediği üzere Topkapı Sarayında sergilenen Hz. Osman'ın kılıcı üzerinde KAYI tamgası vardır. Bu kılıcın o dönem Mekke'de yaşayan Kayı boyuna mensup, birkaç nesildir orada yaşayan demirci bir Türk ailesi tarafından yapıldığı söylenir. Hatta bu ailenin Kabé'nin anahtar bekçiliğini yaptığı, fetih sonrası Müslüman olduğu, Hz. Ali'nin şehadeti sonrası kılıcın da alınıp Orta Asya'ya döndükleri ve silsile yoluyla Edepali'ye gelip, oradan da Osman Gazi'ye aktarıldığı hatta Osman ismi burada aldığını söyleyen de var. Bu kişi/ler tarihçi olmadıkları için bilgiye şüpheyle yakmaşmakta fayda var. Lakin gerçekten de Hz. Ali dönemi sonrası Emevi baskısı yüzünden bazı sahabelerin vs. Türk bölgelerine gittiğini Selçukluların Şifresi kitabında okumuştum. Zaten bu yüzden bahsettiğim türde bir kitap arıyorum çünkü Türk ve Arapların İslam anlayışı arasındaki ciddi farklılıkların altında yatan ana sebeplerden biri de Türklerin sahabe yahut sahabe öğrencileri tarafından İslam'ı öğrendikleri; Arapların da Emevi politikaları yüzünden bir nevi çatlama/kırılma yaşayan bir İslam anlayışı ile bugünlere geldiklerini yazıyordu(ilk bölüm). Konuya dönersek.

Kitabın ilk bölümlerinde Türklerin sosyal yapısı üzerinde ve tarihe çıkışları üzerinde biraz durulmuş, İslam'ın tebliği ile başlayan süreçten sonrasında bazı paralel aktarımlar yapılmış ve Müslüman Araplar ile Türkler arasındaki ilk temaslara geçilmiş ve 10. y.y.'la kadar bahsettiğim kitabın özeti yazılmış.  Benim en ilimi çeken kısım İtil Bulgar Türk Devleti idi; tarihteki ilk Müslüman Türk Devleti bunlardır, Karahanlılar değil. Onların yapısı hakkında bilgi verilmiş, onları ziyaret eden bir Müslüman Arap'ın izlenimlerine kısaca değinilmiş ki bazı hatalı uygulamaları görüp düzeltmiş ama komik bulduğum kısım İtil Bulgarları'nın Müslümanlaşmış olmasına rağmen kadın erkek birlikte aynı nehirde çıplak yıkanıyor olmasıydı; adam da baya şaşırmış bu duruma ve vazgeçirmek için uğraşsa da becerememiş, anlatamamış haram olduğunu. Aslında bu durum o dönem Müslüman olmayan Türkler için bile cidden anormal bir adet, ben bile şok olurdum görsem, o adam kim bilir nasıl olmuştur. :D Yalnız bu adete rağmen zina gibi bir uygulamanın da asla olmadığı izlenimini de aktarmıştır hatta zina edeni kol ve bacaklarından atlara bağlayıp öldürdüklerini de eklemiş. Doğru, bir çok Türk boyu töresinde zina/fuhuş gibi şeylerin cezası ölümdür ama bazılarında kırbaç cezası da vardır, Kur'anda emrettiği gibi. Lakin hangi uygulama daha ağırlıkta o dönem Türk dünyasında bilemiyorum, sanırım ölüm kısmı. 

Kitapta Karahanlıların Müslümanlaşma şekline de az biraz değinilmiş, bu kısmı hiçbir kitapta okumadığım için hoşuma gitti ve elbette ki ilgimi çekti ama baya işi abartıp mucizevi destan yazmış sonradan gelenler, abartmasak olmaz zaten. :) 

Genel olarak güzel, faydalı ve değişik bilgilerin de bulunduğu hoş bir özet kitap olmuş. Tavsiye ederim. 

(Belirtmek isterim ki kitap başlıklara ayrılmak yerine düz bir metin olarak kesiklik olmadan yazılmış ve sadece paragraf yanına küçük başlıklar düşülmüş. Alışık olduğum bir tarz değil ve hoşlandığımı söyleyemem.)




(İnternet sitelerinde net fiyatı farklılık gösterebilir.)

2 Eylül 2018 Pazar | By: YeniAy M.

Katiller Çetesi 'Lydia'


KÜNYE
Yazar J. A. Redmerski 
Yayıncı: Ephesus Yayınları
Sayfa336
Baskı Yılı: 2018
TANITIM BÜLTENİ


"Okura her şey yeni başlıyor dedirtecek, şoke edici bir devam kitabı." - USA Today


"Redmerski serinin yeni kitabında yine en başarılı olduğu şeyi yapıyor: Ters köşe!" -New York Times



"Lydia tüm ezberleri bozuyor. Ağzınızın açık kalacak!” - Kirkus Review



Katiller Çetesi'nin tüm dünyada merakla beklenen devam kitabı Lydia'da sular durulmuyor. Her ne kadar Izabel ve Naeva, yepyeni kimlikleriyle planlarını gerçekleştirmeye çalışsalar da, ikili türlü badireler yüzünden ayrı düşer ve Naeva’nın hayatı tehlikeye girer. Naeva’yı kurtarabilecek tek kişi Izabel'dir ama özgürlük için ödenmesi gereken bedel fazlasıyla ağırdır ve Izabel'in Birlik'ten gizlediği korkunç sırrın açığa çıkması dengelerin de değişmesine neden olur.

Fazla uzayan serileri -istisnalar hariç- çok sevmiyorum, bir şeyi tadında bırakmak gerektiğini düşünürüm; Katiller Çetesi de bitsin artık dediklerimden ama bu, her yeni kitapla birlikte heyecan ve tadın aşağıya indiği manasına gelmiyor, sadece artık bir "son" görmeyi beklememden kaynaklı.

Lydia ile gerçekten her şey yeni başlamış gibi görünüyor, hiç aklımıza gelemeyen şoke edici bir bilgiyle - yahut biriyle demek daha doğru - karşılaşıyoruz. Bundan sonrası azcık spoilera girebilir...

Bizimki kitaba kötü bir kazayla başlayıp tam da umduğu gibi arzu ettiği yere gidiyor ama hesapladığından farklı olarak bu sefer "eğitimci" konumuna yükseliyor, "köle" olarak görmüyoruz. Onu bu şekilde görmek bence güzel bir ironi de olmuş. Sonuçta bu kadın zamanında cinsel köle iken şimdi nefret ettiği o eğitmenler, efendiler gibi davranmak zorunda kaldığı için kendi içinde de biraz çatışma yaşıyor. Biraz diyorum ama biraz daha mı çatışma görseydik, bu kadar kolay kabullenme olmasa mıydı, diye düşünüyorum ama diğer yandan Izabel'in geldiği seviyeyi düşününce de sanırım malum seviyede bir çatışma olduğuna kanaate daha yakın gibiyim, yine de en zayıf noktası olduğu için belki bir tık daha? diye düşünmeden edemiyorum. Neyse, çok önemli bir ayrıntı değil, bu kısma okuyucudan ziyade roman yazan biri olarak yaklaştım sanırım. Devam edelim.

Şu gizemli suikastçıların başını hala arıyoruz ve bizimkisi için bu köle pazarı gösterisi onun için güzel bir fırsat, eğer ortaya çıkarsa... Kara Kurt kitabında gördüğümüz iğrenç köle pazarının daha düşük seviyelisini burada da görüyoruz, gerçekten dünyada böyle şeylerin olması korkunç bir şey, keşke her şey ayyuka çıksa da millet ayaklanıp bir şey yapsa; duymak ile görmek çok farklı etkiler yaratıyor. Hatta ABD'deki pazara da şöyle bir üstü kapalı değiniliyor kitapta; en son seçimlerde gerçekleşen Pizza Gates vakasını bilen bilir herhalde, ister istemez akla bu geliyor kafadan. 

Tanıtım yazısındaki yorumların abartılı olduğunu söylesem de... Kitap heyecanlı mıydı? Eh işte, güzel miydi? Evet. Şaşırtan kısımlar oldu mu? "Huaaa" demesem de oldu. Kitap boyunca Fredirick ve Niklas'ın kızı korumak için kendilerince bir şeyler yapması vs. açıkçası Izabel açısından cidden bıktırıcı bir şey, artık rüşdünü ispat etmiş olduğunu düşündüğüm biri çünkü. Diğer yandan Victor ile Izabel'in ilişkisi kitap sonunda resmi olarak sona eriyor; Niklas ve Izabel için bir şans olur mu acaba? Şahsen bu ikisini daha çok yakıştırır oldum Kara Kurt kitabında. Hoş yeni kitapta hepsinin bir araya gelmesi baya zaman alacak bence, her biri ayrı ayrı başını belaya soktu da...

Biz yeni kitabı daha bekleriz gibi, şu an tüm seri çevrilmiş durumda. O zaman ben başka kitap yorumlarına geçeyim. :) 

(İnternet sitelerinde net fiyatı farklılık gösterebilir.)




31 Ağustos 2018 Cuma | By: YeniAy M.

100 Yıllık Terane



KÜNYE
Yazar  Taha ÜN
Yayıncı: Sanat Ofisi Yayınları
Sayfa210
Baskı Yılı: 2016
TANITIM BÜLTENİ
Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemi ile yakın tarihin karşılaştırmalı medya analizi olarak karşımıza çıkan 100 Yıllık Terane isimli kitap, Taha Ün'ün kaleme aldığı kendi mecrasında ilk çalışma olarak okuyucuya sunuluyor. Abdülaziz ve Abdülhamid dönemi Osmanlı yayın organları ile yakın tarihimize damgasını vuran gazete manşetlerini, afişleri ve görsel materyalleri yan yana getiren Taha Ün, ortalama 100 yıllık medya tarihimizin üslubunu, Türkiye'nin sorunları karşısında takındığı tavrı bütün çıplaklığı ile gözler önüne seriyor. 100 Yıllık Terane, okura bir asrı geçen süreç içerisinde zamanı, olayları, kişileri ve tepkileri iyi derecede harmanlamış, okuyucuya mukayese imkanı veren, tarihte iz bırakmış olayları, günümüze kadar uzanan tartışmaları sayfalarına taşımıştır. Sanat Ofisi yayınları arasında yer alan bu değerli eser, Türkiye'nin gündemini uzun süre meşgul edecek çarpıcı manşetlerin 100 yıl önce benzerlerini bularak yeni polemiklerin kapısını aralayacak içeriğe sahip. Bu kitap, sadece Osmanlıca kaynakları değil, Amerikan, İngiliz, Fransız, Kanadalı ve daha birçok ülke gazetelerinin Osmanlı imparatorluğu ile son çeyrek yüzyılda Türkiye hakkındaki gazete manşetlerini de gözler önüne seriyor. Jön Türkler'den FETÖ'cü darbe girişimine kadar karşılaştırmalı medya görselleriyle kaleme alınan kitap güncel konular hakkındaki düşüncelerinizi derinden etkileyeceği muhakkaktır. 210 sayfalık bu kitap, sosyal medyada yıllarca paylaşılacak yeni bir caps kaynağı olarak da sıkça karşımıza çıkabilir.


İhsan Sırrı Süreyya hocanın kitaplarını hatırlarsınız? Abdülhamid devriyle ilgili yazdığı bir çok kitabı okumuş ve yorumlamıştım. O yorumlarda da bahsetmiştim; onun dönemi ile şu an yaşadığımız dönemde çok benzer yaşanmışlıklar var diye. 

Taha ÜN de benim gibi iki dönem arasındaki paralellikleri fark etmiş ve bu konu üzerinde araştırma yaparak bu kitabı meydana getirmiş. Kitap, bilindik kitaplardan biraz farklı; 100 yıl önceki Osmanlı dönemi Türkiye ile 100 yıl sonraki Cumhuriyet dönemi Türkiye'yi konu alan gazete kupürleri arasındaki benzer/aynı başlıkların bir araya getirilerek görsel olarak bize sunmuş. Yani elimizde bir nevi gazete arşivlerinden oluşan bir kitap var. İçerik olarak da kitap siyaset ve tarih konusunu kapsıyor. 

Sayfaları çevirirken nası olur da bugün var olmayan gazeteler ile bugün var olan gazetelerin aynı konular hakkında, sanki 100 yıl önce sözleşmişler gibi, manşetler attıklarına insan şaşıyor. Aslında kitabın isminden de anlaşıldığı üzere "100 yıldır aynı terane" ile karşımıza gelip gelip duruyorlar. Maalesef toplumlar genel olarak resmin büyüğüne bakmak yerine küçük parçalarına bakıp, gözünü dışarıya dikmiyor ve doğal olarak eksik bir bakış açısı eksik-yanlış sonuca götürüyor.

 Aslında kitabı yorumlarken biraz da çekindim, çünkü toplum olarak baya kutuplaşmış bir haldeyiz ve insanların kimisi öyle politize olmuş ki sırf bir isim veya görsel üzerinden saldırıda bulunabiliyorlar. Kendi kalıp yargılarımızın öyle esiri olmuşuz ki karşı taraf ne diyor ve ne demek istiyor? sorusunu sormayı akıl etmeyi bırakın sormak dahi istemiyoruz, umurumuzda değil; çünkü tek doğru biziz.

İnşallah siz de kitaba siyasi gözlüklerle bakmazsınız, çünkü bunun çok ötesinde olduğunu düşünüyorum. Sırf bir kitapevin'dedenk gelip sayfaları karıştırsanız bile görürsünüz zaten. Ben birkaç görseli aşağıya atacağım. Umarım yazılar okunacak kadar büyüktür, fazla yer kaplamaması açısında iki resmi birleştirerek ekledim, bu şekilde mukayesesi de kolay olur.



(Liste fiyatı 25, net fiyatını bilemiyorum zira şu an tükenmiş durumda.)