5 Nisan 2019 Cuma | By: YeniAy M.

Lanetliler Kraliçesi


Vampir Günlükleri Serisi

KÜNYE
Yazar  Anne Rice
Yayıncı: Turkuvaz Kitap
Sayfa584
Baskı Yılı: 2010
TANITIM BÜLTENİ

Vampir edebiyatının en ünlü yazarı Anne Rice’ın Vampir Günlükleri serisinin üçüncü kitabı, Lanetliler Kraliçesi. Tüm zamanların en çok okunan ve vampir edebiyatında yeni bir çığır açan dizisi, okurlarını soluk soluğa okunacak yeni bir serüvene davet ediyor.
Sinemaya da uyarlanan Lanetliler Kraliçesi’nde, altı bin yıllık suskunluğunu bozan, dünya üzerindeki bütün vampirlerin annesi ve lanetliler kraliçesi Akasha, uykusundan uyanıyor ve tüm lanetini serbest bırakıyor.
Ölümsüzlerin en yeteneklisi, en dayanılmazı olan Vampir Lestat’ın konserinde bazı vampirler yanmaya başlıyor ve nedeni bir türlü anlaşılamıyor.
Kraliçe Akasha’nın korkunç bir planı var. Lestat da bu planın bir parçası. İnsanlığın mı yoksa vampirlerin mi sonu geliyor?..
“Kötülük, gizem, şiddet ve erotizmin sınırlarında dolaşan bir şehvetle dopdolu.”


Publishers Weekly
Vampir Lestat kitabının son halkası. İlk kitap ise Vampirle Görüşme ki ben daha okumadım. Bunu da kaç sene sonra 2. el olarak bulup okudum çünkü yayınevi kapanmış. Millet 1. kitaptan başlar ben ortadan başlayıp, sonuncuyu okudum ve belki kafam eserse daha sonra 1. kitabı da okurum, Allah bilir artık.

Kafadan söyleyeyim kitabın tanıtım yazısında "erotizm sınırlarında dolaşan bir şehvetle dopdolu" falan diyor ama kanmayın, yok öyle bir şey. Bunların(vampirlerin) yegane şehvet ve erotizm anlayışı kan ve öpücük ile sınırlı, ölü oldukları için Anne Rice'in vampirlerinde insanlar gibi malum işlev çalışmıyor. :D

Önce öveyim sonra gömeyim romana. Anne Rice vampir edebiyatının en önemli ve ünlü yazarlarından biridir, öyle ki ünlü serisi filmlere bile çevrilmiştir; elbette kitaplardan biraz fazla farklı bir şekilde. Kitap boyunca tüm vampirlerin duygu, düşünce ve içinde bulundukları ruh hallerini gayet net ve güzel bir şekilde yansıtmayı başarmış. Okurken genelde zevk aldım ama elbet bazı kısımlar sıkmadı değil. O kısma sonra geleceğim. Bu kitapta sonunda Akasha ve Enkil'ın hikayelerini öğrenebiliyoruz, nasıl vampir oldular ve Akasha neyin peşinde vb. ne varsa en ince ayrıntısına kadar anlatılıyor, kafanızda soru işareti kalmaz. Yani kitap bittiğinde ciddi bir son olmuş diyebilirim. Tatmin olursunuz.

Evet, övme kısmı buraya kadardı. Şimdi gömmeye geldi sıra. İlk kitabını okuduğum zaman varoluşçu felsefesi bıktı, gına getirdi demiştim ama beterin beteri varmış; bu sefer bu felsefenin yerine iyi-kötü; din-inanç olayına kafayı takmış yazar ve yazmış da yazmış ama öyle böyle yazma değil, böyle baygınlık geliyor artık, yeter ya! diyorsunuz. Çok uzatmış, bu kadın ayar bilmiyor, bir başladı mı sanki kendisi öğretmen biz de öğrenciyiz, bize ders anlatıyor gibi yazıyor. Haliyle bir şeyi "dikta" etme meselesinin canlı örneğini görüyoruz ki işinde usta bir yazar asla bu şekilde yapmaz bu iş; portakalda vitamin misali yapması gerekirken bu teyzemiz gözümüze sokmuş, görmek istemeseniz de görüyor; duymak istemeseniz de duyuyorsunuz. Hele ki Akasha ile girilen o "ikna" sahneleri... Aslında neredeyse tüm kitap boyunca bu konuşmalar ve tartışmalar var, kitap bunlardan ibaret desek yeridir. Vampir Lestat kitabında Jesse nerede? derken şimdi bu kızı niye eklemiş ki? diye soruyorum. Kitapta hiçbir etkili-etkisiz rolü yok, numunelik var kız. Filmde Jesse-Lestat aşkı falan yok burada, sıfır. Çok pis hayal kırıklığı. Ayrıca zırt pırt ağlayan bir Lestat var karşımızda, ne kadar itici ya. Amma da sulu gözmüş haberimiz yokmuş. Bir çok karakterin gözünden anlatılıyor hikaye, asoiaf serisinden buna alışkınım aslında ama öyle bir anlatmış ki zaman kavramını biraz yitirir gibi oluyorsunuz, kafa biraz karışabiliyor.

Özetle bana göre pek de başarılı bir kitap denemez, yani yazarın imajına yakışan bir iş değil; yine de zaman geçirmek adına çok fazla sıkılmadan, bir hafta içerisinde okudum bitti. Bu olumsuzluklar yüzünden ilk kitabı yakın zamanda alma düşüncem yok. :)



17 Mart 2019 Pazar | By: YeniAy M.

Ruhlar Üçlemesi "Gece'nin Gölgesi'


KÜNYE
Yazar  Deborah Harkness
Yayıncı: Pegasus Yayınları
Sayfa672
Baskı Yılı: 2014
TANITIM BÜLTENİ

Tarih ile büyünün zengin dünyasında kök salan aşk hikâyesi, geçmiş ve tutkuyla örülmüş bir masala sürükleniyor. Düğüm yavaş yavaş çözülüyor…Her şey Cadıların Keşfi'yle başladı… Güçlü bir cadı ailesinden gelen tarihçi Diana Bishop ile vampir Matthew Clairmont, canlıları birbirinden ayıran doğa yasalarını bozmuştur. Diana, Bodleian Kütüphanesi'nde gizemli bir el yazması keşfettikten sonra Matthew'la kaderlerini birbirine bağlayan olaylar zincirini tetiklediği için cadı, iblis, vampir ve insanların bir arada yaşamasını sağlayan hassas bağ tehdit altına girmiştir.
Güvenli bir yer arayan Diana ile Matthew zamanda geri giderek 1590 Londra'sına yolculuk ederler. Ancak kısa süre içinde geçmişin aslında güvenli bir sığınak olmadığını anlarlar. Bir şair ve Kraliçe'nin casusu olarak eski kimliğine geri dönen vampir, Gece Okulu adındaki, radikal grupla tekrar bir araya gelir. Aralarında oyun yazarı Christopher Marlowe ve matematikçi Thomas Harriot'ın da olduğu bu toplulukta kural tanımaz iblisler ve dönemin yaratıcı zihinleri vardır.Matthew ile Diana, Ashmole 782 el yazmasını ve genç kadına olağanüstü güçlerini nasıl kontrol edeceğini öğretecek olan cadıyı bulmak için birlikte Tudor Londra'sının altını üstüne getireceklerdir.
 İki ayı geçkin zamandır yeni yorum hazırlamadım, biraz tembelliğin dibine düştüğümü itiraf ediyorum ama bu, kitap okumadığım manasına gelmiyor. Sadece yorumları yazmadığım manasına geliyor ama merak etmeyin, bu kitapla birlikte en az iki üç kitap yorumu daha gelecek arka arkaya inşallah.

İlk kitabından sonra ikinci kitabı da güzel bir başlangıç yapmış diyebilirim. Yazar, her zamanki güzel anlatımı ve akıcılığı ile ilerlemiş. Bizimkiler 1. Elizabeth'in ihtiyarlık döneminin İngiltere'sine gidiyor ve kendisi dahil bir hükümdarla daha tanışma fırsatı buluyoruz ki kendisi kendini Macaristan İmparatoru olarak da anan kral Rudolf. Biri şu adama o dönem Macaristan'ın Osmanlı toprağı olduğunu hatırlatsın. :D

Avrupa krallıklar tarihine pek vakıf değilim o yüzden yazar, o karakterleri vs. ne kadar iyi yansıtmış bilemem ama okurken kendimi o dönemlerde hissettiğim bir gerçek. Yer yer yazarın -ilk kitapta olduğu gibi- olaylara, tarihe Avrupa merkezci çarpık bakış açısıyla baktığını sezinlemeye devam ediyoruz aslında, bu bence serinin en büyük kusuru. Diğer yandan Matt'in tarihteki neredeyse tüm ünlü karanlık tiplerin ta kendisi olması da bilemiyorum; karaktere haddinden fazla harikalık katmak olmuyor mu acaba? Elbette bu kadar yaşlı ve gündemlere bu kadar ilgili bir vampirin her taşın altından çıkması çok şaşırtıcı olmasa gerek ama bilemiyorum, az biraz abartılmış gibime geliyor.

Diğer yandan Matt'in babasıyla da tanışıyoruz elbette ve söylemem gerek, kendisine bayıldım. Keşke ölmüş olmasaymış diyorum ama bir umut, belki 3. kitapta hortlayacağı tutar, bunu da okuyunca göreceğim artık inşallah.

Kitap boyunca sadece 1500'lerin Avrupa'sını görmüyoruz elbette birkaç kere kısa aralıklarla günümüze gelip, ailenin neler yaptığını da görüyoruz ama o kadar parça parça ki tam olarak ne işler karıştırıp, neler döndüğünü anlamakta biraz zorlanıyoruz. Hele ki ikili sonunda döndüklerinde yaşanmış olan bir olayın ardındaki kaybı anlamaktan zorlanmak elde değil. Diana'nın üvey vampir oğlanın bir insan manitası yapması ama ilk tanıştıkları an dışında hiçbir şey gösterilmeden oldu bittiye getirilmiş olması gibi şeyler hep 2. kitabın eksisi olarak kalıyor. İkili arasındaki gereksiz gerginlik kısımları da azıcık sıkmış olabilir.

Diana ikinci kitapta güçlerine dair daha çok öğreniyor ve biraz daha hakimiyet kuruyor, ayrıca sonunda büyülü bir hayvanı da oluyor. Eh, vakti gelmişti yavrucum. Genel olarak beğendiğim, güzel vakit geçirdiğim bir kitap oldu. Üçüncü kitapla görüşmek dileği ile Allahaısmarladık.


9 Ocak 2019 Çarşamba | By: YeniAy M.

Buz Ejderhası - GRRM


KÜNYE

Yazar: GRRM
Yayıncı: Epsilon Yayınları
Sayfa: 120
Baskı Yılı: 2018 

TANITIM BÜLTENİ

Küçük ve cesur bir kız olan Adara buz ejderhasını ilk kez ne zaman gördüğünü hatırlamıyordu. Sanki ejderha hep orada, hep onun hayatındaydı. Diğer çocuklar soğuktan kaçarken Adara karda oynar, buz ejderhasını uzaktan izlerdi.
Soğuktan korkmuyordu.

Kış çocuğuydu o, atalarının bile hayatlarında gördükleri en korkunç kışta doğmuştu.
Dört yaşındayken ejderhaya dokunabildi.

Beş yaşındayken onun geniş, soğuk sırtına ilk defa bindi. Sonra, yedi yaşına bastığında, sakin bir yaz günü, kuzeyden gelen ateş ejderhaları Adara’nın yaşadığı huzurlu çiftliğe saldırdı. Burayı sadece bir kış çocuğu ve onu seven buz ejderhası koruyabilirdi.
Filme de uyarlanacak olan BUZ EJDERHASI, kaçırılmayacak, arşivlik bir eser.

GRRM'in Buz ve Ateşin Şarkısı (Game Of Thrones) serisini bilmeyen varsa, fantastik tür sevenler için söylemem gerekir ki çok şey kaybetmiştir. Tolkien gibi Asoiaf da kesinlikle okunması gereken baş yapıtlardan biridir çünkü yazım tekniği ve kurgudaki deha insana şapka çıkartacak cinsten.

Buz Ejderhası da GRRM'in asoiaf yok iken peydah ettiği bir çocuk masalı (gariptir ki Hobbit de Tolkien'in masalıydı.) ama bence yetişkinlerin dahi okuyabileceği türden bir masal, şahsen kısa olmasına rağmen gayet beğendim. Kitabın ciltli olması ve içeriğindeki çizimler de çok başarılı ve güzel, kütüphaneye eklenecek cinsten ama dediğim gibi oldukça kısa bir masal aslında, yarım saate biter. İnsan ister istemez keşfe biraz daha uzatsaymış diyor, tek eksi yanı bu bence. Çünkü yayınevleri kısalığı kapamak için çizim ve ciltleme ile albenili hale getirmiş ve yedirmiş de yani, yiyorsunuz. :D

Kısacası akşam uyumadan önce çocuğunuza/yeğenlerinize okuyabileceğini bir masal diye düşünüyorum. Bir çok asoiaf okuyucusu (ben buna dahilim) bu kitabın GoT evreni ile bağlantılı olduğuna inanıyor. Buz Ejderhası ve Buz ve Ateşin Şarkısı evreni ile ilgili benzerliklere Game Of Throne Türkiye forumunda yayımladığım yazıyla değindim, okumak isterseniz tarayıcınızdan "Buz Ejderhası Kitabı ve ASOIAF" yazarak da ulaşabilirsiniz.



6 Ocak 2019 Pazar | By: YeniAy M.

Bey ile Büyücü


KÜNYE

Yazar: Osman Karatay
Yayıncı: Doğu Kütüphanesi Yayınları
Sayfa: 224
Baskı Yılı: 2010 

TANITIM BÜLTENİ
Eski Ortadoğu'nun halklarından Medlerin rahipler sınıfına, büyük adam anlamında Mag deniyordu. Maglarla başları belada olan Yahudiler, kötü kavimlere onların isimini verdiler: Gog ve Magog (Ye'cuc ve Me'cuc). Macarlar Mag eri, Moğollar ise Mog oğul olarak adlanıyordu. Ataları Ortadoğu'da yaşayan Türkler, bu kelimeyi bağ olarak korudular. Din adamlarına bakçı, yöneticilerine bag-beg, zenginlerine ise baş dediler. İranlılar, Hintliler ve Slavlar bu kelimeyi hem Tanrı, hem de zengin anlamında kullandılar. Türk din adamı daha sonra bağıcı-büyücü haline geldi. Yunanlılar da Medlerden duydukları Mag kelimesini büyücü olarak ifade ediyorlardı ve büg dediler. İngilizlerin ataları (Saksonlar) bunu big diye aldılar. Türklerin büyüsü (bögü) İskoçya'da bug (hayalet) haline geldi. Acaba insanlar eskiden tek bir dilde mi konuşuyorlardı? Ya da, sahi Türklerin aslı nedir, nerededir?

 Bey ve Büyücü deyince akla roman ismi gibi geliyor ama alakası yok. Osman Karatay hocanın okuduğum ikinci kitabı. Onu, yıllar önce okuduğum, Türklerin Kökeni isimli kitapla tanımıştım.

İlk kitapta da yazdığım gibi sözelci biri olarak "dil bilimi" kesinlikle çok zayıf kaldığım bir alan, itiraf etmem gerekiyor ki okuduğum kitaptan öyle çok bir şey anlamadım, biraz utanıyorum ama gerçek bu. Bu dil bilimini (bilhassa Türkçe için) anlamamı kolaylaştıracak bir "giriş" kitabı vb. bir şey tavsiye edecek var ise seve seve dikkate alırım, çünkü temel bazı şeyleri bilmek gerekiyor besbelli ki.

Yine de anladığım kadarını sizinle paylaşmama müsaade edin. Hocamız Meg-Mag ile konuya başlamış, Bey/Beg/Bag kelimeleri ile devam etmiş; benim romanlarımdan birinde de kullandığım "iye" gibi kelimeleri ve çok daha fazlasını işin içine katarak, bunların manaları, yeryüzündeki dillerde (İngilizce, Macarca, Cermen dilleri gibi ve elbette en başta Türkçe) karşılığını/temelini/ses benzeşmesine kadar değinmiş ki aslında çok ilginçtir ki gerçekten Dünya Dillerinde o kadar çok ortak kelime var ki... Bunların bazıları Türkçe'den diğer dillere geçme, bazıları ise en eski Türkçe'de kullanıyor gibi görünse bile Türkçe'den aktarma olmayabilecek şeyler... Sanırım bilim dünyasında, insanların zamanında kullandığı "tek dil" düşüncesi kuram olarak hakim (aslında bu dini metinlerde de geçer); zamanla bu tek dilden kavimlere ayrıldıkça diller üremeye başlamış... Haliyle bu temel ata dilden, çocuk/torun dillere kalan miras kelimeler hala yaşıyor ve temelde bir çoğunun düşünce yapısı/manası da aynı. Yani bir kelime zenginlik ve servet ile bağlantılı ile bu Türkçe'de de aynı bir başka dilde de aynı. Bu da zaten tek bir kaynaktan bu dillere dağıldığını gösteriyor. Yukarıda da dediğim gibi ya bu dil Türkçe ya da Türkçe, en eski yaşayan dillerin başında geldiği için üzerinde en çok hak talep edebilecek dil(hocanın tabiri ile). Aslında bu "dil" meselesi, insanlığın da zamanında tek bir kavim iken genişleyip, kültürlere ayrıldığına işaret eden güzel bir delil. Belki "ırkçılık" hastalığına bir çare için kullanılabilir. Milletler, kültürler, dinler hatta mezhepsel/ideolojiler arasındaki bu kin-nefret korkunç bir bölünme ve kan dökülmesine neden oluyor, maalesef. Allah yardımcımız olsun, ıslah etsin bizi ne diyelim.

Elbette bu dil/kelime meseleleri ile ilgili kitapta yazılan çizilen şeylerin bir kısmı "düşünce" şeklinde ilerliyor, yani genel manada kitaba girmemiş bir nevi keşif niteliği taşıyabilecek, hocamızın "doğru olduğuna kanaat getirdiği" şeyler de var, kurduğu bağlantıları ve kanıtları okuyunca sizler de kendi kanaatinizi oluşturacaksınız zaten.

Türkçe veya diğer diller üzerine "köken" çalışmaları hoşunuza gidiyor ise, okumanızda fayda var arkadaşlar. Bence dönemin insanlarının düşünce yapılarını okuyabilmek adına da güzel bir kitap. Unutmayın ki dil, bir milletin hayata bakış felsefesini ortaya koyan bir penceredir; onunla kültürünü, dini yapısını anlayabilirsiniz. Bence heyecan verici bir alan. :)

Fakat kitap, benim gibi, dil bilimi konusunda temeli olmayanlar için biraz anlaması güç işte. :)



(İnternet sitelerinde net fiyatı farklılık gösterebilir.)
16 Aralık 2018 Pazar | By: YeniAy M.

Payitahtın Son Sahibi "Abdülhamid Han"


KÜNYE

Yazar: Talha Uğurluel 
Yayıncı: Timaş Yayınları
Sayfa: 256
Baskı Yılı: 2018 

TANITIM BÜLTENİ

Yaptığı geziler, televizyon programları ve yazdığı kitaplarla birçok insana tarihi sevdiren Talha Uğurluel, Sultan II. Abdülhamid’in kişisel tarihindeki detaylar üzerinden İmparatorluğun son günlerini anlatmaya devam ediyor. Uğurluel, siyasi tartışmaların ve politik heveslerin dışına çıkarak II. Abdülhamid Han’ın gayriresmî tarihine ve İmparatorluğun son günlerine bir başka pencereden bakıyor. Zat-ı Şahane’nin kendi hikâyesine kulak kabartıyor ve karşımıza sesleri bugüne uzanan birçok hatıra çıkarıyor.
* Sultan II. Abdülhamid, amcası Abdülaziz döneminden nasıl dersler çıkarmıştı?
* Yönetim merkezini neden Yıldız Sarayı’na taşıdı?
* Otuz üç yıl boyunca Cuma Selamlığı’nı neden hiç aksatmadı?
* Osmanlı coğrafyasının dört bir yanına yaptırdığı okullar imparatorluğun geleceğini nasıl şekillendirdi?
* Hamidiye Hicaz Demiryolu projesiyle neyi amaçladı?* Dünyayı ayağına getiren fotoğraf merakının altında yatan sebepler nelerdi?
* Türk Müzeciliğinin kurulmasına nasıl katkı sağladı?
* Tarihi tablolaştıran Sultan Hamid’in sanata ve sanatçıya verdiği önem…
* Abdülhamid Han’ın kütüphanesini hayatı bahasına koruyan Serhafızıkütüb Sabri Efendi’nin hikâyesi…
* Sürgün günlerinde neler yaşadı?
* Cenazesine katılan halk, arkasından nasıl seslendi?
Uğurluel bu çalışmasında, siyasi tartışmaların uzağındaki “öteki Abdülhamid’e” odaklanarak karşımıza hayatın bütün renklerini barındıran bir portre çıkarıyor.

Talha hocanın "Abdülhamid" serisinin 2. ve son kitabı. İlki Bir Dehanın İzleri idi.

Bildiğiniz üzere Talha hocanın sıkı bir takipçisiyim, neredeyse tüm kitaplarını alıyorum. Haliyle serimizin devamını kütüphaneye eklemez isem büyük eksiklik olurdu. Kitabın akıcılığı ve anlatımı bildiğimiz Talha Uğurluel; masalsı ve sıkmadan; bilinmeyen ayrıntılarla ve güzel resimlerle süslenmiş kitap, beğenimize sunulmuş.

Kitaba giriş Abdülhamid Han'ın şehzadelik döneminde yaptığı Batı ve Mısır yolculukları ve gözlemleri ile başlıyor. Bu ziyaretler genç şehzadenin, Türkiye toprakları ile batı toprakları arasında mukayese etme ve ileride eksikleri tamamlama açısında girişimler için güzel bir mihenk taşı oluyor. Daha sonra Yıldız Sarayı'nın yapımı, yapım sebebi ve yapım şekline değinen bir bölüm karşımıza çıkıyor. Saray 4 ayrı müteahhit tarafından tasarlanır ve böylece sadece Abdülhamid Han'ın kendisi sarayın tüm şemasını, her bir ayrıntısına, gizliliğine vakıf kişi olur. Ailesinin başına gelenlerden sonra üst seviye önlemler alması gayet makul ve mantıklı elbette. Sonraki bölümlerde de kurdukları birliklerden sanatçılarla çalışmasına kadar bir çok farklı noktası konu edinilmiş.

İlki kadar güzel ve değerli bir çalışma ama şahsen ilk kitabı daha ilgi çekici ve zengin içerikli bulmuştum; bir sürü cümleyi çizmiş iken ikincide çok fazla çizme gereği duymadım. Yine de genel olarak beğendiğim bir kitap oldu. Eğitim ve benzeri konulardaki bilgiler ayrıca ilgimi çekti. Tavsiye ederim(zaten ilkini okuduysanız ikincisini almamak olmaz.).

(DİPÇE: Ben bu kitabı okuyup, yorum yaptıktan sonra "yayım" sırasına almıştım ve tam sırası geldiği sıralarda  malum haberler gündeme düştü, açıkçası gerçekten hayal kırıklığına uğradım ve üzüldüm. Şimdilik beklemede kalmaya devam ediyorum, bakalım. )
(İnternet sitelerinde net fiyatı farklılık gösterebilir.)

8 Aralık 2018 Cumartesi | By: YeniAy M.

1984


 

KÜNYE
Yazar   George Orwell
Yayıncı: CanYayınları
Sayfa352
Baskı Yılı: 2000
TANITIM BÜLTENİ

İngiliz yazar George Orwell’in 1949 yılında yayımlanan ve kısa sürede kült mertebesine erişmiş eseri 1984, 1949 yılında yayımlanmıştır. Distopya türünde bir roman olan 1984, “Büyük Birader”, “Düşünce Polisi”, “101 Numaralı Oda”, “2+2=5” gibi çeşitli terminolojileri ve kavramları günümüz lugâtına dahil etmiştir. George Orwell kitapları arasında en çok bilinen eserdir.
Romanın adı “Avrupa’daki Son Adam” ismiyle yayımlanmak istenmiştir fakat Orwell’ın yayıncısı başarılı bir pazarlama stratejisiyle kitabın adını Bin Dokuz Yüz Seksen Dört olarak değiştirmiştir.
Roman, II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan totaliter rejimlere ağır bir eleştiri niteliğindedir ve romandaki alegoriler ve semboller bu totaliter devletleri işaret etmektedir.
George Orwell 1984 kitap özeti kısaca belirtilmek gerekirse romanın dünyası üç ayrı rejimle yönetilmektedir: Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya... Sovyetler Birliği’ni andıran Okyanusya, düşünmeden itaat eden ve Büyük Birader adında birine bağlılıkları olan halkın yaşadığı devlettir. Toplumdaki tüm insanların hareketleri, düşünceleri ve davranışları izlenmektedir. Bir yeraltı örgütü olan muhalif özellikteki Kardeşlik ve bu örgütün lideri Goldstein, bu toplumun düşmanı olarak görülür. Romanın baş karakteri Winston’ın çeşitli olaylara dahil olmasıyla roman, okuyucuların akıllarında birtakım soru işareti bırakacaktır: Büyük Birader ve Goldstein gerçekten yaşıyorlar mıdır?
Can Yayınları’yla özdeşleşmiş kitaplardan biri olan 1984, Utku Lomlu’nun minimalist kapak çalışmasıyla günden güne artan bir okuyucu kitlesi edinmektedir. Eserin tercümesinde Hayvan Çifliği’nde olduğu gibi yine Celal Üster yer almaktadır.
Eser, her ne kadar Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya adlı eseri ile birlikte distopik roman alanında en iyi bilinen kitaplar olsa da distopya türünün yaratıcısı Rus yazar Yevgeni Zamyatin’dir ve yazarın kitabı “Biz” (1920); 1984’ün, Cesur Yeni Dünya’nın ve Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler adlı eserinin ilham kaynağıdır.

  George Orwell'in kült romanı 1984'ü duymayan bir kitap kurdu yoktur sanırım? Okumadı ise okumasını da tavsiye ederim, zira "kültler" arasında olmasının bir sebebi var.

George Orwell, eleştirel kalemini ağırlıkta "sosyalizm" üzerine indirmiş gibi görünse de onun yegane eleştirisi sosyalizm üzerinde değil, daha çok "düzen" üzerine ama bunu yaparken kendi döneminde ön plana çıkıp, tabiri caiz ise esip kavuran vitrin görüntüsü sosyalizm olduğu için ana temayı bunun üzerine yaptığını düşünüyorum. Elbette ki Hayvanlar Çiftliği kitabının sosyalizm eleştiri olduğunu bilmeyen yoktur ama bu kitabın teması İngiliz Sosyalizm'in demir yumruğu üzerine kurulmuş olmasına rağmen eleştirilen şey sosyalizmden çok daha fazlası.

Şahsen, okurken ilk defa bir romanda cümlelerin altını çizdim. Genelde sadece tarih gibi roman dışı kitaplarda önemli kısımları çizme gereği duyarım ama 1984 benim için bir ilk oldu ve bu, boşa değil. Gerçekten de çok dikkat çekici noktalara değiniyor ve görmesini bilirseniz bugün dahi dünya devletlerinde temelde eleştirilen şeylerin devamlılığını daha gizli-saklı, daha az göze batar şekilde görmeniz mümkün. Elbette ki kitapta olan olaylar, yapılanlar çok daha mübalağalı anlatıldığı için gözüme giriyor.

Güzel bir düzen eleştirisi olmasıyla beraber kitabın çok kasvetli bir havası olduğunu da söylemem gerekir. En azından benim için. Şahsen kitap boyunca "ben böyle bir hayat süremem, ölürüm daha iyi." deyip durdum ama gelin görün ki devlet, kolay kolay öldüren tipler de değiller, süründürmeyi tercih ediyorlar; kitap sonlarında göreceksiniz. Kısaca bir kerede birden fazla bölüm yerine bir iki bölüm okuyup, ara vermenizi tavsiye ederim. :D

Üstadımızı tebrik ederiz, kitabın sonu hiç de umduğum gibi bitmiyor ama kabul etmem gerekir ki zaten kitabın konusu ve gidişatına uygun bir son olmuş, kafamdaki sonu beklemem en başta hataydı. :)

(İnternet sitelerinde net fiyatı farklılık gösterebilir.)
6 Aralık 2018 Perşembe | By: YeniAy M.

Türk Savaş Sanatı-Kutadgu Bilig'e Göre


KÜNYE
Yazar  Erkan Göksu
Yayıncı: Kronik Yayınları
Sayfa128
Baskı Yılı: 2018
TANITIM BÜLTENİ

Türk tarihçiliğinin son dönemdeki en önemli isimlerinden Erkan Göksu, Sun-Tzu’nun Savaş Sanatı’ndan aldığı ilhamla Türklerin mesleği olan savaşın, düşünce boyutundaki izini sürüyor.
Kitap ilk olarak savaş ve sanatına dair nitelikli ve incelikli bir araştırmanın sonucu olarak şiddet olgusundan başlayıp Sun-Tzu’nun eserinin yansımalarına, bir İslam/Türk Savaş sanatının varlığına ve Türklerin savaşa nasıl baktığına dair en veciz ifadeleri barındıran Kutadgu Bilig’den önce savaş üzerine yazılmış eserlere eğiliyor. Ardından Kutadgu Bilig’in hikmetli satırları arasına gizlenmiş olan Türk savaş sanatını da tüm sırlarıyla beraber meraklı zihinlere sunuyor.
11. yüzyılda Yusuf Hâs Hâcib tarafından kaleme alınan Kutadgu Bilig, Türk devlet ve toplum düşüncesini en açık ve sade şekilde yansıtan eserlerin ilkidir. Bu eser Türklerin ahlâk, siyaset ve hukuk anlayışlarını son derece felsefî bir derinlikle, kendine has üslubuyla anlatır. Kutadgu Bilig’de savaş, “bilgisiz ve kötülere, anlaşmak istemeyen, adaletsizlik yapan düşmanlara karşı başvurulacak son çare” olarak değerlendirilir. Yusuf Hâs Hâcib bu eserinde savaşa dair görüşlerini sunarken Türklerin savaşla olan ilişkilerinin nasıl olması gerektiğine oldukça zengin bir perspektiften bakar.
Erkan Göksu da bu 1000 yıllık eserden yola çıkarak Türk savaş düşüncesi üzerine titizlikle yaklaşıyor ve daha önce benzeri görülmemiş bir kaynak ortaya çıkartıyor. Bu eser tarih boyunca en korkulu savaşçı milletler arasında anılan Türklerin savaşa nasıl baktıklarını, savaşın öncesinde ve sonrasında önem verdiklerini, savaş sırasında nasıl davranmaları gerektiğini bilge Yusuf Hâs Hâcib’in Kutadgu Bilig’inde geçen hikmet dolu ifadelerle aktarıyor.
Türk Savaş Sanatı, ilk cümlesinden son cümlesine dek her yönüyle ilham veren bir çalışma.
Kitabı gördüğüm zaman almak istedim çünkü romanlarım için "Türk savaş taktikleri ve sanatı" gibi konuları öğrenmeye ihtiyacım var. Lakin kitap içeriği biraz umduğumdan farklı çıktı. İsminden de anlaşılacağı gibi Türklerin ünlü eseri Kutadgu Bilig'in içinden alınmış "savaş" konulu maddelerden derlenmiş bir kitap.

Biz Türkler, tarih yapıyor ve sözlü olarak da tarihi meydana getiriyor olsak da iş "yazmaya" gelince coğrafya ve yaşam tarzımızın getirileri yüzünden, tarihi yazma meselesinde eksik kalmışız. Hal böyle olunca savaşçı bir millet olan ve bu konuda eline su dökülemez Türklerin savaş sanat ve taktikleri başta olmak üzere bir çok önemli konuda bilgi edinmekten yoksun ya da eksik kalıyoruz.

Kitap, bu tarafı doldurmayı amaçlıyor desem bile özünde zaten kitap bir derleme, yukarıda bahsi geçen kitabı alanların bu kitabı almasına gerek yok ama sırf bu konuyu merak edenler, alabilirler.

Kitap iki bölümden oluşuyor diyebilirim; ilk bölümü "Dünya'da ve Türklerde Savaş Tarihi" şeklinde kısa bir özet şeklinde ifade etmek doğru olur, aslında oldukça ilgi çekici olduğunu düşündüğüm bir bölüm. Daha önce savaşın ve şiddetin tarihi araştırmak hiç aklıma gelmemişti ve batının bu yöndeki bakış açısını da öğrenmek kayda değer diye düşünüyorum. İkinci kısım ise ana konumuz olan Türklerde Savaş Sanatının içeriğini konu alıyor. Yani 128 kitabın sadece 68 (bir kısmı ise kaynakça)sayfası bu kısıma ayrılmış.

Kitaba genel olarak yorum yapmak gerekir ise okunduğunda kişinin bir şeyler öğrenmesine vesile olabilecek seviyede ama yetersiz bulduğum bir eser. Dediğim gibi umduğum şeyleri öğrenemedim ve sandığımdan daha az bilgi içeriyor. Keşke bir de 3. bölüm ekleyip Türklerde Savaş Taktiklerini anlatan bilgiler de verseydi. En azından bu şekilde daha tatmin edici olurdu.

Yazarımıza ve yayınevine teşekkür ederiz.

                                                         (İnternet sitelerinde net fiyatı farklılık gösterebilir.)