türk tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Ocak 2024 Pazartesi | By: YeniAy M.

Türk Memlüklerin Faziletleri

 


KÜNYE

Yazar: Ebu Muhammed el-Makdisi

Yayınevi: Yeditepe Yayınları

Yayın Yılı: 2019

Sayfa Sayısı: 96

TANITIM BÜLTENİNDEN

Türklerin meziyetleri hakkındaki eserlerden biri olan bu kitap Mısır memlükleri zamanında, Fatih devrinde yaşayan Muhibbeddin Ebu Hamid el- Makdisî (el-Kudsî) tarafından Hicri 881/ Miladi 1476 yılında yazılmıştır.

 

Yazar bu kitabında Mısır’da kurulan İslam devleti tarihinden kısaca bahsettikten sonra, ikinci kısmında Mısır’a getirilip memlük askeri yetiştirilen Türklerin meziyetlerinden bahseder. Onların kahramanlıklarını, Mısır toplumu içindeki ülke müdafaasındaki yerlerinden bahseder.
Öyle anlaşılıyor ki, bu devirde Mısır’da hüküm süren Kıpçak, Çerkes memlükleri Mısır’ın gerçek sahipleriydi. Mısır halkı sadece kendi işleriyle ilgilenip, barış ve sükûnet içinde yaşıyordu. Yazar bu arada Memluk Türklerin ahlaklarının, karakterlerinin yüksekliğinden, halk arasında sözlerinin geçerliliğinden, yaşadıkları lüks hayattan, Türklerin güzelliklerinden, bilhassa kadınların güzelliğinden, memlük düzeninin son zamanlarda bozulduğundan, memlüklerin şımardığından bahseder. Türklerle ilgili çalışmalarının son halkası olan bu kitabın okuyucular tarafından ilgiyle karşılanacağını umarız.


#TürkMemlüklerinFaziletleri isimli kitap, #Cahiz’in #TürklerinFaziletleri kitabına benziyor(aynı yayınevinden çıktı). Temel amaç zaten aynı, Türklerin sahip oldukları faziletleri anlatmak. Cahiz’in kitabı 800’lü yıllardan başlarken #muhibbeddinebuhamitmakdisi de Memlük Devleti dönemini Kıpçak Türklerini konu alıyor.

Kitabın ilk kısmı Mısır’da hüküm sürmüş hükümdarlar/devletleri ve kaba tarihi özetini yaparken ikinci kısımda asıl konumuza geliyoruz. Yazar, bir gece tefekkür edip; Allah’ın Türklere İslamı bahşedip bu topraklara getirmesinin hikmetini sorgulamış ve bu küçük kitabı yazmış. Kendisi de bir Arap olmasına rağmen biraz kendi halkının sosyokültürel durumunu eleştirmiş. Genel olarak beğendiğim bir kitap, ilgilinizi çekerse tavsiye ederim, zaten ince bir kitap, bir günde biter.

“Bil ki Allah, kullarına sayısız büyük nimetler bahşetti. Sadece O’nun insana verdiği İslam ile Mısır’a Türklerin getirilmesi nimet olarak bize yeter.”

“Onların özelliklerinden biri, kendilerinden olanlara veya KENDİLERİNE SIĞINANLARA aşırı bağlılıklarıdır.”

“Onların özelliklerinden biri çoğunda az görülen hasettir.”

“Onların üstün vasıflarından biri aralarında Allah’tan çok korkanların çıkmasıdır…”

“Onların meziyetlerinden biri cesaretleri, kalplerinin kuvvetli olması dolayısıyla ölümle karşılaşınca korkmamalarıdır.”



 

Türkiye Selçukluları Kültür Hayatı (Menakıbü'l-Arifîn'in Değerlendirilmesi)

 


KÜNYE

Yazar: Aydın Taneri

Yayınevi: Türk Tarih Kurumu

Yayın Yılı: 2021

Sayfa Sayısı: 79


Bu sefer #Türkiye #Selçuklu kültür hayatıyla karşınızdayım. Esasen eser 70’li yıllar gibi çok eski dönemlerde ve sadece dönemin şahıslarından Eflaki’nin eserinin baz alınmasıyla yazılmıştır. Kendisi ayrıca Mevlevi tarikatının bir müridi. Bu sebeple eserinde bu yönünü öne çıkartarak mübalağa vb. şekilde bazı şeyleri kaleme almıştır ve ayrıca bana göre tek bir kişinin yazdıkları ile sınırlanarak o dönemin kültürel hayatının tamamen sağlıklı şekilde yansıtılmış olunabileceğinden de şüpheliyim, tabi Eflaki olmayan bir adedi ekleyeceğini düşünmüyorum ama yazar, tek bir şeyi genelleme yapmış olabilir, sağlamasını yapmak için aynı konuda başka eserler okumak gerekir ama genel olarak özet niteliği taşıyan oldukla hoş ve ilgi çekici bilgiler verilmiş.

Misal bugün çoğu kişinin bildiği #tirit yemeğinin en azından ortalama 1000 senelik olduğunu ve 13 y.y’da oldukça ünlü olduğunu söyleyebiliriz. Bununla beraber bugün yaşattığımız birçok adet ve anlayış o dönemlerde birebir uygulanmaktadır: altın takmak, çeyiz/başlık parası, çeşitli sebeplerle para saçmak, matemde sofra kurmak gibi…

Bununla beraber tıp, çağdaşlarına (Batı bilhassa) göre oldukça ileri ve isabetlidir(bence). Bununla beraber tarikatların da psikoterapi yöntemi ile insanları tedavi ettiği örnekler vardır, bilhassa psikolojik kaynaklı hastalıklar karşısında ki halk ağzıyla hastalık hastası tipler her çağda bol bol mevcut. Elbette eski inançtan kalma yaklaşımlar da var; her hastalığın bir cini olduğu düşünülürmüş ve hastalık, günah işlediğinde zayıfladığından; cinin kişiyi ele geçirmesini kolaylaştırırmış, bu sebeple her hastalık bir yerde bir günah/hata işlemenin sonucu olarak algılanma eğiliminde görülüyor gibi… Diğer yandan eğlenceye düşkün görünüyorlar, en azından çağdaşı olan Türkler ile karşılaştırıldığında eleştiriye maruz kalacak kadar… Sultan Baybars’ın Anadolu’yu ziyaret ettiğinde bu eğlence algısı yüzünden onları eleştirdiği bir bilgi paylaşımı mevcut. Yine de bu belki onun kişisel görüşüne göre de olabilir tabi… başta dediğim gibi tek bir şeyden yola çıkarak bu tür genelleme yorumları sağlıklı değil kitapta, yine de dikkate değer bilgiler. #Tarih #TürkTarihi #TürkTarihKurumu #Türk



11 Temmuz 2023 Salı | By: YeniAy M.

Türklerin İslamı Kabulü


KÜNYE

Yazar: Osman Karatay

Yayınevi: Kripto Yayınları

Yayın Yılı: 2022

Sayfa Sayısı: 224

TANITIM BÜLTENİNDEN

Türklerin İslam'ı kabulü tarihteki en önemli olaylardan biridir. En az İslam'ın ortaya çıkışı kadar önemli ve etkilidir. Daha önce Araplar ve bağlılarının dini olan İslam, Türklerle birlikte evrensellik kazanmıştır. Fakat bu önemli konuya tarihçice yaklaşımı fazla bulamıyoruz. Duygu ve yargılar daima önde duruyor. Mevcut eserlerde İslamlaşma sürecinin ayrıntılı hikayesi anlatılsa da, tahlili pek yapılmamıştır. Bu kitap belki herkesi kızdıracaktır ama herkesin de onaylayacağı gerçekleri dile getiriyor.

 

Prof. Dr. Osman Karatay daha önce "İran ile Turan" ve "Türklerin Kökeni" adlı kitaplarıyla eski Avrasya'nın etnik yapısını hallaç etti ve "Bey ile Büyücü" adlı eseriyle İslam öncesi toplumun inanç dünyasını ayrıntıyla inceledi. "Hazarlar" ve "İlk Oğuzlar" adlı kitapları ise İslam'ın ortaya çıktığı günlerdeki en önemli iki Türk topluluğunun ayrıntılı tarihlerini içeriyor. Bu kitap işte bu temeller üzerine kurulmuştur ve Türklerin İslamlaşma sürecinin tahlilini içermektedir.


 #KİTAPYORUM Bu sefer karşınızda başka bir #tarih kitabıylayım. #OsmanKaratay’ın kaleminden #TürklerinİslamıKabulu genel olarak beğendiğim bir #kitap oldu. Bu tür kitaplarda genelde insanlar Müslüman oldular çünkü çok uyumlu idi vs. şeklinde bir anlatım tarzı bekliyorlar ama Osman hoca hem kanıksanan bilgilerin aksine bir resim çiziyor hem de başka türlü bir yaklaşım sergiliyor.


1. Tez: #Türkler kılıç zoru ile mi yoksa kendi seçimi ile mi Müslüman olduğu sorusuna genel olarak “Türkler Müslüman olduğunda kılıç Türklerin elindeydi, hakim olan da kendileriydi.” diyerek bunun nasıl olduğunu çağ çağ yaşanan gelişmeleri anlatarak açıklıyor.


2. Tez ise Müslüman oldular çünkü birebir uyuyordu inançları kısmını reddetmesi. Hocaya göre aynı/benzer inanç sahibi olmak din değiştirmeyi hızlandırmaz(çünkü kendisinde de aynısı/benzeri vardır) ama uyum sağlamayı kolaylaştırır diyerek Türklerin, İslamlaşma sürecinin tarihsel olayları anlatarak açıklamaya çalışmış.


Kitapta katılmadığım noktalar da vardı elbette ama öne sürülen bilgiler mantıklı geldi, tartışmaya ve geliştirmeye müsaitler. Bununla beraber "neden müslüman oldu" sorusuna yaklaşımı muhtemelen eksik olan kısımlar var veya bazı kısımların etkisini küçümsemiş hoca. Misal zaman içerisinde bölgeye giden sahabelerin attığı tohumların zaman içinde yeşermiş olması düşüncesine çok önem vermemiş gibi geliyor(tamam, tek başına bir etken olamaz yayılan zamanı düşünürsek ama etkisiz elaman da değil. Hiçbir şey tek bir sebeple meydana gelmez, birden fazla sebeplerin bir araya gelmesiyle uygun ortamda doğmasıyla oluşur). Konuya ilginiz varsa tavsiye ederim, ben kitabı beğendim. Daha önce yaklaşılmamış bir bakış açısı sunuyor ve bazı kalıpları yıkıyor diye düşünmekteyim.



Hocanın daha önce okuduğum diğer iki kitabına da bir göz atın.

Türklerin Kökeni

Bey ile Büyücü

6 Ocak 2019 Pazar | By: YeniAy M.

Bey ile Büyücü


KÜNYE

Yazar: Osman Karatay
Yayıncı: Doğu Kütüphanesi Yayınları
Sayfa: 224
Baskı Yılı: 2010 

TANITIM BÜLTENİ
Eski Ortadoğu'nun halklarından Medlerin rahipler sınıfına, büyük adam anlamında Mag deniyordu. Maglarla başları belada olan Yahudiler, kötü kavimlere onların isimini verdiler: Gog ve Magog (Ye'cuc ve Me'cuc). Macarlar Mag eri, Moğollar ise Mog oğul olarak adlanıyordu. Ataları Ortadoğu'da yaşayan Türkler, bu kelimeyi bağ olarak korudular. Din adamlarına bakçı, yöneticilerine bag-beg, zenginlerine ise baş dediler. İranlılar, Hintliler ve Slavlar bu kelimeyi hem Tanrı, hem de zengin anlamında kullandılar. Türk din adamı daha sonra bağıcı-büyücü haline geldi. Yunanlılar da Medlerden duydukları Mag kelimesini büyücü olarak ifade ediyorlardı ve büg dediler. İngilizlerin ataları (Saksonlar) bunu big diye aldılar. Türklerin büyüsü (bögü) İskoçya'da bug (hayalet) haline geldi. Acaba insanlar eskiden tek bir dilde mi konuşuyorlardı? Ya da, sahi Türklerin aslı nedir, nerededir?

 Bey ve Büyücü deyince akla roman ismi gibi geliyor ama alakası yok. Osman Karatay hocanın okuduğum ikinci kitabı. Onu, yıllar önce okuduğum, Türklerin Kökeni isimli kitapla tanımıştım.

İlk kitapta da yazdığım gibi sözelci biri olarak "dil bilimi" kesinlikle çok zayıf kaldığım bir alan, itiraf etmem gerekiyor ki okuduğum kitaptan öyle çok bir şey anlamadım, biraz utanıyorum ama gerçek bu. Bu dil bilimini (bilhassa Türkçe için) anlamamı kolaylaştıracak bir "giriş" kitabı vb. bir şey tavsiye edecek var ise seve seve dikkate alırım, çünkü temel bazı şeyleri bilmek gerekiyor besbelli ki.

Yine de anladığım kadarını sizinle paylaşmama müsaade edin. Hocamız Meg-Mag ile konuya başlamış, Bey/Beg/Bag kelimeleri ile devam etmiş; benim romanlarımdan birinde de kullandığım "iye" gibi kelimeleri ve çok daha fazlasını işin içine katarak, bunların manaları, yeryüzündeki dillerde (İngilizce, Macarca, Cermen dilleri gibi ve elbette en başta Türkçe) karşılığını/temelini/ses benzeşmesine kadar değinmiş ki aslında çok ilginçtir ki gerçekten Dünya Dillerinde o kadar çok ortak kelime var ki... Bunların bazıları Türkçe'den diğer dillere geçme, bazıları ise en eski Türkçe'de kullanıyor gibi görünse bile Türkçe'den aktarma olmayabilecek şeyler... Sanırım bilim dünyasında, insanların zamanında kullandığı "tek dil" düşüncesi kuram olarak hakim (aslında bu dini metinlerde de geçer); zamanla bu tek dilden kavimlere ayrıldıkça diller üremeye başlamış... Haliyle bu temel ata dilden, çocuk/torun dillere kalan miras kelimeler hala yaşıyor ve temelde bir çoğunun düşünce yapısı/manası da aynı. Yani bir kelime zenginlik ve servet ile bağlantılı ile bu Türkçe'de de aynı bir başka dilde de aynı. Bu da zaten tek bir kaynaktan bu dillere dağıldığını gösteriyor. Yukarıda da dediğim gibi ya bu dil Türkçe ya da Türkçe, en eski yaşayan dillerin başında geldiği için üzerinde en çok hak talep edebilecek dil(hocanın tabiri ile). Aslında bu "dil" meselesi, insanlığın da zamanında tek bir kavim iken genişleyip, kültürlere ayrıldığına işaret eden güzel bir delil. Belki "ırkçılık" hastalığına bir çare için kullanılabilir. Milletler, kültürler, dinler hatta mezhepsel/ideolojiler arasındaki bu kin-nefret korkunç bir bölünme ve kan dökülmesine neden oluyor, maalesef. Allah yardımcımız olsun, ıslah etsin bizi ne diyelim.

Elbette bu dil/kelime meseleleri ile ilgili kitapta yazılan çizilen şeylerin bir kısmı "düşünce" şeklinde ilerliyor, yani genel manada kitaba girmemiş bir nevi keşif niteliği taşıyabilecek, hocamızın "doğru olduğuna kanaat getirdiği" şeyler de var, kurduğu bağlantıları ve kanıtları okuyunca sizler de kendi kanaatinizi oluşturacaksınız zaten.

Türkçe veya diğer diller üzerine "köken" çalışmaları hoşunuza gidiyor ise, okumanızda fayda var arkadaşlar. Bence dönemin insanlarının düşünce yapılarını okuyabilmek adına da güzel bir kitap. Unutmayın ki dil, bir milletin hayata bakış felsefesini ortaya koyan bir penceredir; onunla kültürünü, dini yapısını anlayabilirsiniz. Bence heyecan verici bir alan. :)

Fakat kitap, benim gibi, dil bilimi konusunda temeli olmayanlar için biraz anlaması güç işte. :)



(İnternet sitelerinde net fiyatı farklılık gösterebilir.)
16 Aralık 2018 Pazar | By: YeniAy M.

Payitahtın Son Sahibi "Abdülhamid Han"


KÜNYE

Yazar: Talha Uğurluel 
Yayıncı: Timaş Yayınları
Sayfa: 256
Baskı Yılı: 2018 

TANITIM BÜLTENİ

Yaptığı geziler, televizyon programları ve yazdığı kitaplarla birçok insana tarihi sevdiren Talha Uğurluel, Sultan II. Abdülhamid’in kişisel tarihindeki detaylar üzerinden İmparatorluğun son günlerini anlatmaya devam ediyor. Uğurluel, siyasi tartışmaların ve politik heveslerin dışına çıkarak II. Abdülhamid Han’ın gayriresmî tarihine ve İmparatorluğun son günlerine bir başka pencereden bakıyor. Zat-ı Şahane’nin kendi hikâyesine kulak kabartıyor ve karşımıza sesleri bugüne uzanan birçok hatıra çıkarıyor.
* Sultan II. Abdülhamid, amcası Abdülaziz döneminden nasıl dersler çıkarmıştı?
* Yönetim merkezini neden Yıldız Sarayı’na taşıdı?
* Otuz üç yıl boyunca Cuma Selamlığı’nı neden hiç aksatmadı?
* Osmanlı coğrafyasının dört bir yanına yaptırdığı okullar imparatorluğun geleceğini nasıl şekillendirdi?
* Hamidiye Hicaz Demiryolu projesiyle neyi amaçladı?* Dünyayı ayağına getiren fotoğraf merakının altında yatan sebepler nelerdi?
* Türk Müzeciliğinin kurulmasına nasıl katkı sağladı?
* Tarihi tablolaştıran Sultan Hamid’in sanata ve sanatçıya verdiği önem…
* Abdülhamid Han’ın kütüphanesini hayatı bahasına koruyan Serhafızıkütüb Sabri Efendi’nin hikâyesi…
* Sürgün günlerinde neler yaşadı?
* Cenazesine katılan halk, arkasından nasıl seslendi?
Uğurluel bu çalışmasında, siyasi tartışmaların uzağındaki “öteki Abdülhamid’e” odaklanarak karşımıza hayatın bütün renklerini barındıran bir portre çıkarıyor.

Talha hocanın "Abdülhamid" serisinin 2. ve son kitabı. İlki Bir Dehanın İzleri idi.

Bildiğiniz üzere Talha hocanın sıkı bir takipçisiyim, neredeyse tüm kitaplarını alıyorum. Haliyle serimizin devamını kütüphaneye eklemez isem büyük eksiklik olurdu. Kitabın akıcılığı ve anlatımı bildiğimiz Talha Uğurluel; masalsı ve sıkmadan; bilinmeyen ayrıntılarla ve güzel resimlerle süslenmiş kitap, beğenimize sunulmuş.

Kitaba giriş Abdülhamid Han'ın şehzadelik döneminde yaptığı Batı ve Mısır yolculukları ve gözlemleri ile başlıyor. Bu ziyaretler genç şehzadenin, Türkiye toprakları ile batı toprakları arasında mukayese etme ve ileride eksikleri tamamlama açısında girişimler için güzel bir mihenk taşı oluyor. Daha sonra Yıldız Sarayı'nın yapımı, yapım sebebi ve yapım şekline değinen bir bölüm karşımıza çıkıyor. Saray 4 ayrı müteahhit tarafından tasarlanır ve böylece sadece Abdülhamid Han'ın kendisi sarayın tüm şemasını, her bir ayrıntısına, gizliliğine vakıf kişi olur. Ailesinin başına gelenlerden sonra üst seviye önlemler alması gayet makul ve mantıklı elbette. Sonraki bölümlerde de kurdukları birliklerden sanatçılarla çalışmasına kadar bir çok farklı noktası konu edinilmiş.

İlki kadar güzel ve değerli bir çalışma ama şahsen ilk kitabı daha ilgi çekici ve zengin içerikli bulmuştum; bir sürü cümleyi çizmiş iken ikincide çok fazla çizme gereği duymadım. Yine de genel olarak beğendiğim bir kitap oldu. Eğitim ve benzeri konulardaki bilgiler ayrıca ilgimi çekti. Tavsiye ederim(zaten ilkini okuduysanız ikincisini almamak olmaz.).

(DİPÇE: Ben bu kitabı okuyup, yorum yaptıktan sonra "yayım" sırasına almıştım ve tam sırası geldiği sıralarda  malum haberler gündeme düştü, açıkçası gerçekten hayal kırıklığına uğradım ve üzüldüm. Şimdilik beklemede kalmaya devam ediyorum, bakalım. )
(İnternet sitelerinde net fiyatı farklılık gösterebilir.)

6 Aralık 2018 Perşembe | By: YeniAy M.

Türk Savaş Sanatı-Kutadgu Bilig'e Göre


KÜNYE
Yazar  Erkan Göksu
Yayıncı: Kronik Yayınları
Sayfa128
Baskı Yılı: 2018
TANITIM BÜLTENİ

Türk tarihçiliğinin son dönemdeki en önemli isimlerinden Erkan Göksu, Sun-Tzu’nun Savaş Sanatı’ndan aldığı ilhamla Türklerin mesleği olan savaşın, düşünce boyutundaki izini sürüyor.
Kitap ilk olarak savaş ve sanatına dair nitelikli ve incelikli bir araştırmanın sonucu olarak şiddet olgusundan başlayıp Sun-Tzu’nun eserinin yansımalarına, bir İslam/Türk Savaş sanatının varlığına ve Türklerin savaşa nasıl baktığına dair en veciz ifadeleri barındıran Kutadgu Bilig’den önce savaş üzerine yazılmış eserlere eğiliyor. Ardından Kutadgu Bilig’in hikmetli satırları arasına gizlenmiş olan Türk savaş sanatını da tüm sırlarıyla beraber meraklı zihinlere sunuyor.
11. yüzyılda Yusuf Hâs Hâcib tarafından kaleme alınan Kutadgu Bilig, Türk devlet ve toplum düşüncesini en açık ve sade şekilde yansıtan eserlerin ilkidir. Bu eser Türklerin ahlâk, siyaset ve hukuk anlayışlarını son derece felsefî bir derinlikle, kendine has üslubuyla anlatır. Kutadgu Bilig’de savaş, “bilgisiz ve kötülere, anlaşmak istemeyen, adaletsizlik yapan düşmanlara karşı başvurulacak son çare” olarak değerlendirilir. Yusuf Hâs Hâcib bu eserinde savaşa dair görüşlerini sunarken Türklerin savaşla olan ilişkilerinin nasıl olması gerektiğine oldukça zengin bir perspektiften bakar.
Erkan Göksu da bu 1000 yıllık eserden yola çıkarak Türk savaş düşüncesi üzerine titizlikle yaklaşıyor ve daha önce benzeri görülmemiş bir kaynak ortaya çıkartıyor. Bu eser tarih boyunca en korkulu savaşçı milletler arasında anılan Türklerin savaşa nasıl baktıklarını, savaşın öncesinde ve sonrasında önem verdiklerini, savaş sırasında nasıl davranmaları gerektiğini bilge Yusuf Hâs Hâcib’in Kutadgu Bilig’inde geçen hikmet dolu ifadelerle aktarıyor.
Türk Savaş Sanatı, ilk cümlesinden son cümlesine dek her yönüyle ilham veren bir çalışma.
Kitabı gördüğüm zaman almak istedim çünkü romanlarım için "Türk savaş taktikleri ve sanatı" gibi konuları öğrenmeye ihtiyacım var. Lakin kitap içeriği biraz umduğumdan farklı çıktı. İsminden de anlaşılacağı gibi Türklerin ünlü eseri Kutadgu Bilig'in içinden alınmış "savaş" konulu maddelerden derlenmiş bir kitap.

Biz Türkler, tarih yapıyor ve sözlü olarak da tarihi meydana getiriyor olsak da iş "yazmaya" gelince coğrafya ve yaşam tarzımızın getirileri yüzünden, tarihi yazma meselesinde eksik kalmışız. Hal böyle olunca savaşçı bir millet olan ve bu konuda eline su dökülemez Türklerin savaş sanat ve taktikleri başta olmak üzere bir çok önemli konuda bilgi edinmekten yoksun ya da eksik kalıyoruz.

Kitap, bu tarafı doldurmayı amaçlıyor desem bile özünde zaten kitap bir derleme, yukarıda bahsi geçen kitabı alanların bu kitabı almasına gerek yok ama sırf bu konuyu merak edenler, alabilirler.

Kitap iki bölümden oluşuyor diyebilirim; ilk bölümü "Dünya'da ve Türklerde Savaş Tarihi" şeklinde kısa bir özet şeklinde ifade etmek doğru olur, aslında oldukça ilgi çekici olduğunu düşündüğüm bir bölüm. Daha önce savaşın ve şiddetin tarihi araştırmak hiç aklıma gelmemişti ve batının bu yöndeki bakış açısını da öğrenmek kayda değer diye düşünüyorum. İkinci kısım ise ana konumuz olan Türklerde Savaş Sanatının içeriğini konu alıyor. Yani 128 kitabın sadece 68 (bir kısmı ise kaynakça)sayfası bu kısıma ayrılmış.

Kitaba genel olarak yorum yapmak gerekir ise okunduğunda kişinin bir şeyler öğrenmesine vesile olabilecek seviyede ama yetersiz bulduğum bir eser. Dediğim gibi umduğum şeyleri öğrenemedim ve sandığımdan daha az bilgi içeriyor. Keşke bir de 3. bölüm ekleyip Türklerde Savaş Taktiklerini anlatan bilgiler de verseydi. En azından bu şekilde daha tatmin edici olurdu.

Yazarımıza ve yayınevine teşekkür ederiz.

                                                         (İnternet sitelerinde net fiyatı farklılık gösterebilir.)
17 Ekim 2018 Çarşamba | By: YeniAy M.

Sorularla Haçlı Seferleri


KÜNYE
Yazar  Cüneyt Kanat, Devrim Burçak
Yayıncı: Yeditepe Yayınları
Sayfa320
Baskı Yılı: 2013
TANITIM BÜLTENİ

Doğu ile Batı, Haçlı Seferleri'nden önce de pek çok kereler karşı karşıya gelmişti. Ancak bu kez bu çatışmanın taraflarından Batı, Hristiyanlığı, Doğu ise Müslümanlığı temsil ediyordu. Yani çatışmanın görünen boyutunda "inanç" belirleyici bir görünüm arz ediyor gibiydi. Fakat acaba durum gerçekten böyle miydi? 

Bugüne dek özellikle Batı'da yapılan Haçlı Seferleri ile ilgili çalışmaların büyük çoğunluğunda "inanç" faktörü neden hep ön planda tutulmaya çalışıldı? Özellikle batılı tarihçiler niye bunu tercih ettiler? Bu tercih bazı gerçekleri gizleme çabasıyla mı ilgiliydi? Yoksa gerçekten işin aslı böyle miydi? Diğer taraftan Haçlı Seferleri'nin günümüze dek uzanan etkileri ve bir argüman olarak hala kullanılmasının sebepleri nelerdi? Hepsinden önemlisi ise, günümüz Orta Doğusu'nda yaşanan savaşlar ve buna bağlı olarak her gün ölen pek çok insan sebebiyle ortaya çıkan kaos ortamının, artık tarihin derinliklerinde kaldığını zannettiğimiz Haçlı Seferleri ile bir ilişkisi var mıydı? Ayrıca Türklerin ve Anadolu'nun Türkler tarafından fethinin bu seferler ile ilişkisi neydi?

Elinizdeki eserde Haçlı Seferleri ile ilgili bunlar gibi birçok sorunun cevabını bulabilirsiniz.

Daha önceki senelerde İhsan Sırrı Süreyya hocanın yazdığı Haçlı Seferleri kitabını okumuştum, genel olarak sekizinin de özeti niteliği taşıyan bir kitaptı. Elimdeki kitap ise bu kitabın çok daha geniş kapsamlı hali. Şahsen iki kitabı da tavsiye ederim ama ikisinden birini seçmeniz gerekiyor ise bu kitabı almanız daha faydalı olur, içerik kapsamı bakımından.

Kitabın en hoşuma giden özelliği soru-cevap şeklinde ilerlemiş olması. Muhtemel olarak aklınıza gelebilecek soruları sormuşlar ve cevapları yine kendileri vermişler. Bu yönden oldukça tatmin edici ve derli toplu bir çalışma var karşımızda. 

Kitabın tekniğinden sonra gelelim içeriğine. İlk olarak haçlı seferlerinin ne olduğu, neye haçlı seferleri denildiğini açıklamış yazarlar. Daha sonra Haçlı Seferlerine sebep olan doğu-batı'nın sosyo-ekonomik durumunu açıklamış ki bu konuyu her haçlı seferi öncesi bize anlattığı için, özünde seferlerin ne amaçla yapıldığını gözler önüne seren bir nokta olmuştur. Tarihe ilgi duyan arkadaşlar bilir ki savaşlar, temelde görünen sebeplerden dolayı değil, görünmeyen sebeplerden dolayı çıkar. Buna en iyi örnek 1. Dünya Savaşının çıkışıdır; görünürde bir prensin suikasta gitmesi bahane edilmiş iken arka planda mesele çok başkaydı. Hatta günümüzde Amerika başta olmak üzere batı toplumlarının bugün Yakın Doğu'ya hala haçlı seferleri düzenlediğini bilen bilir ve bunun dün "din" ve "dindaşları kurtarma" maskesini kullanmış iken bugün "özgürlük" ve "demokrasi" kavramlarını kullanarak yapmaktadır. Bu yönden bu kitabın okunmasına önem veriyorum, çünkü bugün olanların temel sebeplerini ve yöntemlerine de ışık tutan cinste bir kitap. Biliyoruz ki tarih, tekerrürden ibarettir. Zaten tarih okurken en önce bu dikkatimi çekiyor, sürekli olaylar tekrar edip duruyor. Haliyle söyleyebilirim ki bugün yaşadığımız çağ; 100 yıl önce Abdülhamit Han'ı dönemiyle 1000 yıl önceki Haçlı Seferlerinin yaşandığı dönemin bir karması olmuş. Neredeyse birebir aynı ilerliyoruz, neredeyse... İnşallah önceden nasıl def ettiysek bugün de def ederiz. 

Devam.

Kitap boyunca dönemin Türk-Arap devletlerinin siyasi durumları, birbirleriyle çekişmelerine de değinilmiş, elbette aynı şey batı devletleri için de yapılmış. Görüyoruz ki siyasi güç uğruna birbiriyle savaşan İslam alemi, haçlılar karşısında zayıf kalmış ama ne zaman bu çekişmeyi bir kenara bırakmış ve birleşmiş, batı alemi yenilgi üstüne yenilgi görmüş. Benzer şekilde batı devletlerinin kendi iç çekişmeleri de zaman zaman niyetlenen yeni saldırılara gem vurmuş hatta yapılan seferlerin başarısız olmasında da önemli bir etken olmuş, diğer yandan benim ilahi yardım dediğim; veba gibi doğal etkenler de var. :) 

Haçlı seferleri sırasında bu siyasi çekilmeler ve güç arzusu öyle bir noktaya gelmiş ki Müslüman bazı devlet adamları, kendi dindaş/soydaşına karşı Haçlılar ile işbirliğine dair girmiş. Bugün de var böyleleri, görüyoruz. Tersi şekilde haçlılar -çok görünmese de- da zaman zaman iş birliği yapmış kendi dindaşlarına karşı. Hatta bazen, artık uzun zamandır burada yaşayan, doğulu Latinlerin yeni haçlı seferleri istemediğine ve Müslüman komşularıyla barış içinde yaşamak istediklerine de tanık oluyoruz, bu uğurda desteklemedikleri haçlı seferleri de var ama bu "sevgi" sebebi ile değil elbette, barış ortamının getirdiği ekonomik rant yüzünden. Bunun dışında doğulu Latinler, Müslümanlarla o kadar içli dışlı hale gelmiş ki batılı dindaş/soydaşları tarafından "doğululaşmışlar" diyerek eleştirilmiştir. 

Haçlı Seferlerinin batıya olan kültürel ve teknolojik yeniliklerine da kısa bir özet geçmiş yazarlar. Misal; ayna, pusula, cam süslemeleri, pamuklu kumaşlar, ipek, estetik sehpalar, vazolar ve mutfakta kullanılan seramik kaplar, eşarp, minder, tuvalet kültürü(bu kısım bence çok yaygınlaşmış değil o dönem, malum daha düne kadar sokağa pisleyen, evlerdeki kaplarına yapıp bunları dışarı atan adamlardı.) hatta güvercin merakı, onları postalaşmak için kullanma bilgisini doğudan Müslümanlardan öğrenmişlerdir. Kağıt bile Müslümanlar aracılığıyla (öncesinde 700-800'lerde Çinle yapılan savaş sonrası esir edilen Çinlilerden öğrenilen ve kurulan kağıt fabrikaları sayesinde) öğrenilmiştir. Satranç oyunu keşfetmeleri yine bu döneme denk geliyor ve tespih kullanımı. Bunlar dışında hekimlerden öğrendikleri bitkiler, merhemler gibi şeyler sayesinde batı, zamanla kimya biliminin(daha doğrusu modern batı kimya demek daha doğru olabilir çünkü Cabir bin Hayyan'ın kimya alanında keşifleri vs. söz konusudur.) temellerini atmıştır. Ayrıca o dönem tahtadan şato, evler yapan batı, bu seferler aracılığı ile Müslümanlardan öğrendikleri taştan ev yapma vb. mimari bilgileri kendi ülkelerine taşımıştır. Bir çok bilimsel kitap çevirileri de (bu kitapta yazmıyor ama başka bir yerde okumuştum) bu dönemlerde taşınıyor batıya. 

Benim en ilgimi çeken noktalar arasında kültürel etkileşimler dışında Müslümanların hatta Doğu Roma'nın bu batılılara karşı yorumları dikkatimi çekmiştir; "barbar, cani, katil, yük taşımaktan başka işe yaramayan hayvanlar gibi bunlar da  savaşmaktan başka bir işe yaramayan hayvanlar." şeklinde satır arası yorumlara denk geleceksiniz. Elbette hiçbiri haksız yorum değil, önüne geleni öldüren, bebeklere bile acımayıp mızraklara geçirip sallandıran, çalan çırpan, tecavüz eden bir güruha başka türlü bakılması pek mümkün değildir. Elbette 200 yıl içerisinde doğulu Latinlerin zamanla değişip, daha medeni hale geldikleri düşünülmüştür batılılara nazaran. Bir diğer dikkat çeken anlatım ise yamyamlıkları... Bunu diğer kitapta da okumuştum, bence korkunç bir şey. Bir insanın canavarlaşmasına örnektir. Okurken mideniz kalkabilir. Benim aklımda canlandı da nasıl yapar bir insan bunu bir başka insana? diye sordum. En sonunda onların hayvan bile olmadıklarını, canavar olduklarına kanaat getirdim. Sadece görüntü insana benziyordu. Üzücü.

Genel olarak kitabı tatmin edici buldum ve kesinlikle herkesin okumasını tavsiye ediyorum. Nedense bu Haçlı Seferleri dönemine bir ilgim var, tam doymuş da sayılmam. :) 

(İnternet sitelerinde net fiyatı farklılık gösterebilir.)
6 Eylül 2018 Perşembe | By: YeniAy M.

Kur'an ve Kılıç "Türkler Nasıl Müslüman Oldu?"


KÜNYE
YazarTufan Gündüz
Yayıncı: Yeditepe Yayınları
Sayfa168
Baskı Yılı: 2018
TANITIM BÜLTENİ

Türkler kılıç zoruyla mı Müslüman oldular? Yoksa Allah’ın hidayetiyle mi? 

Ya da bu ikisinin dışında bir kültür değişmesi mi yaşandı? 

Satuk Buğra Han mı İslam’ın öncüsüydü? Yoksa Deli Dumrul mu?

Kuteybe b. Müslim mi başarılıydı, yoksa Sulu Kağan mı?

Tartışmaya bu sorularla başlamak tarihi olayları değerlendirme imkanını ortadan kaldırıyor ama Türklerin eski dinlerini bırakıp, Müslüman oldukları gerçeğini değiştirmiyor. Maveraünnehr’de yükselen kılıç şakırtıları yerini ezan sesine bırakalı neredeyse 1000 yıl oldu. 

Elinizdeki kitap Türklerin İslamiyet’e girişini, genel tartışmaların uzağında tarihi olayları eğip bükmeden, tarihte intikam veya rekabet sahası yaratmadan anlatıyor. 


Daha önce de bu konuda en az iki kitap okumuş olmama rağmen hala arzu ettiğim bilgileri bana sunan bir kitapla karşılaşamadım, bu biraz üzücü. Peki, ben nasıl bir şey arıyorum? Aslında basit, Türkleri İslam'a çeken etkileri ve bunun nasıl olduğunu... Selçukluların Şifresi kitabının ilk bölümünde bu dediğim kısma değiniliyor, haliyle o zamandan beri bu konuda bir çalışma arıyorum ama bir türlü bulamadım. Kitapları internetten aldığım için de içeriğini inceleme şansım olmuyor.

Bu kitap ve diğer kitaplar genel olarak gerçekleşen tarihsel sürece değiniyorlar, o da önemli bir hikayenin yarısını teşkil ediyor ama ben diğer yarısını öğrenmek istiyorum artık. Neyse, buluruz inşallah. Kitaba dönersek... Daha önce okuduğum İslamiyet ve Türkler kitabının şöyle bir özeti niteliği taşıyor. Elbette ondan farklı kısımları da yok değil.

Kitabın ilk sayfası Hz. Muhammed'in Hendek Savaşı dönemi sırasında bir Türk çadırında oturduğu rivayeti ile başlıyor. Elbette bunu okuyan da hemen o zaman Türkler onun yanındaymış veya benzeri bir şey düşünmesinler. Bu tamamen Türk ve Arapların ilk etkileşimlerine değinmek adına eklenmiş bir açılış bilgisi. "Bilgi eğer doğru ise..." diyor, yazar; "o zaman bu çadır büyük ihtimal ile Arap tüccarlar tarafından Orta Asya'da görülmüş, beğenilmiş ve Medine'ye kadar taşınmış olmalıdır." diyor. Belki tam tersi de olabilir ama biz Türkler çok sıcağı sevmediğimiz için o kadar uzağa taşınmak yahut ticaret için kolayca gitmeyiz gibime geliyor. 

Yalnız bir burada bir parantez açarak bir duyum aktarmak isterim; ne kadar doğru bir tarihsel bilgi bilmiyorum, heyecan verici olsa da bilgiye şüpheyle yaklaşması en doğru; bildiğiniz yahut çoğu kişinin bilmediği üzere Topkapı Sarayında sergilenen Hz. Osman'ın kılıcı üzerinde KAYI tamgası vardır. Bu kılıcın o dönem Mekke'de yaşayan Kayı boyuna mensup, birkaç nesildir orada yaşayan demirci bir Türk ailesi tarafından yapıldığı söylenir. Hatta bu ailenin Kabé'nin anahtar bekçiliğini yaptığı, fetih sonrası Müslüman olduğu, Hz. Ali'nin şehadeti sonrası kılıcın da alınıp Orta Asya'ya döndükleri ve silsile yoluyla Edepali'ye gelip, oradan da Osman Gazi'ye aktarıldığı hatta Osman ismi burada aldığını söyleyen de var. Bu kişi/ler tarihçi olmadıkları için bilgiye şüpheyle yakmaşmakta fayda var. Lakin gerçekten de Hz. Ali dönemi sonrası Emevi baskısı yüzünden bazı sahabelerin vs. Türk bölgelerine gittiğini Selçukluların Şifresi kitabında okumuştum. Zaten bu yüzden bahsettiğim türde bir kitap arıyorum çünkü Türk ve Arapların İslam anlayışı arasındaki ciddi farklılıkların altında yatan ana sebeplerden biri de Türklerin sahabe yahut sahabe öğrencileri tarafından İslam'ı öğrendikleri; Arapların da Emevi politikaları yüzünden bir nevi çatlama/kırılma yaşayan bir İslam anlayışı ile bugünlere geldiklerini yazıyordu(ilk bölüm). Konuya dönersek.

Kitabın ilk bölümlerinde Türklerin sosyal yapısı üzerinde ve tarihe çıkışları üzerinde biraz durulmuş, İslam'ın tebliği ile başlayan süreçten sonrasında bazı paralel aktarımlar yapılmış ve Müslüman Araplar ile Türkler arasındaki ilk temaslara geçilmiş ve 10. y.y.'la kadar bahsettiğim kitabın özeti yazılmış.  Benim en ilimi çeken kısım İtil Bulgar Türk Devleti idi; tarihteki ilk Müslüman Türk Devleti bunlardır, Karahanlılar değil. Onların yapısı hakkında bilgi verilmiş, onları ziyaret eden bir Müslüman Arap'ın izlenimlerine kısaca değinilmiş ki bazı hatalı uygulamaları görüp düzeltmiş ama komik bulduğum kısım İtil Bulgarları'nın Müslümanlaşmış olmasına rağmen kadın erkek birlikte aynı nehirde çıplak yıkanıyor olmasıydı; adam da baya şaşırmış bu duruma ve vazgeçirmek için uğraşsa da becerememiş, anlatamamış haram olduğunu. Aslında bu durum o dönem Müslüman olmayan Türkler için bile cidden anormal bir adet, ben bile şok olurdum görsem, o adam kim bilir nasıl olmuştur. :D Yalnız bu adete rağmen zina gibi bir uygulamanın da asla olmadığı izlenimini de aktarmıştır hatta zina edeni kol ve bacaklarından atlara bağlayıp öldürdüklerini de eklemiş. Doğru, bir çok Türk boyu töresinde zina/fuhuş gibi şeylerin cezası ölümdür ama bazılarında kırbaç cezası da vardır, Kur'anda emrettiği gibi. Lakin hangi uygulama daha ağırlıkta o dönem Türk dünyasında bilemiyorum, sanırım ölüm kısmı. 

Kitapta Karahanlıların Müslümanlaşma şekline de az biraz değinilmiş, bu kısmı hiçbir kitapta okumadığım için hoşuma gitti ve elbette ki ilgimi çekti ama baya işi abartıp mucizevi destan yazmış sonradan gelenler, abartmasak olmaz zaten. :) 

Genel olarak güzel, faydalı ve değişik bilgilerin de bulunduğu hoş bir özet kitap olmuş. Tavsiye ederim. 

(Belirtmek isterim ki kitap başlıklara ayrılmak yerine düz bir metin olarak kesiklik olmadan yazılmış ve sadece paragraf yanına küçük başlıklar düşülmüş. Alışık olduğum bir tarz değil ve hoşlandığımı söyleyemem.)




(İnternet sitelerinde net fiyatı farklılık gösterebilir.)

31 Ağustos 2018 Cuma | By: YeniAy M.

100 Yıllık Terane



KÜNYE
Yazar  Taha ÜN
Yayıncı: Sanat Ofisi Yayınları
Sayfa210
Baskı Yılı: 2016
TANITIM BÜLTENİ
Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemi ile yakın tarihin karşılaştırmalı medya analizi olarak karşımıza çıkan 100 Yıllık Terane isimli kitap, Taha Ün'ün kaleme aldığı kendi mecrasında ilk çalışma olarak okuyucuya sunuluyor. Abdülaziz ve Abdülhamid dönemi Osmanlı yayın organları ile yakın tarihimize damgasını vuran gazete manşetlerini, afişleri ve görsel materyalleri yan yana getiren Taha Ün, ortalama 100 yıllık medya tarihimizin üslubunu, Türkiye'nin sorunları karşısında takındığı tavrı bütün çıplaklığı ile gözler önüne seriyor. 100 Yıllık Terane, okura bir asrı geçen süreç içerisinde zamanı, olayları, kişileri ve tepkileri iyi derecede harmanlamış, okuyucuya mukayese imkanı veren, tarihte iz bırakmış olayları, günümüze kadar uzanan tartışmaları sayfalarına taşımıştır. Sanat Ofisi yayınları arasında yer alan bu değerli eser, Türkiye'nin gündemini uzun süre meşgul edecek çarpıcı manşetlerin 100 yıl önce benzerlerini bularak yeni polemiklerin kapısını aralayacak içeriğe sahip. Bu kitap, sadece Osmanlıca kaynakları değil, Amerikan, İngiliz, Fransız, Kanadalı ve daha birçok ülke gazetelerinin Osmanlı imparatorluğu ile son çeyrek yüzyılda Türkiye hakkındaki gazete manşetlerini de gözler önüne seriyor. Jön Türkler'den FETÖ'cü darbe girişimine kadar karşılaştırmalı medya görselleriyle kaleme alınan kitap güncel konular hakkındaki düşüncelerinizi derinden etkileyeceği muhakkaktır. 210 sayfalık bu kitap, sosyal medyada yıllarca paylaşılacak yeni bir caps kaynağı olarak da sıkça karşımıza çıkabilir.


İhsan Sırrı Süreyya hocanın kitaplarını hatırlarsınız? Abdülhamid devriyle ilgili yazdığı bir çok kitabı okumuş ve yorumlamıştım. O yorumlarda da bahsetmiştim; onun dönemi ile şu an yaşadığımız dönemde çok benzer yaşanmışlıklar var diye. 

Taha ÜN de benim gibi iki dönem arasındaki paralellikleri fark etmiş ve bu konu üzerinde araştırma yaparak bu kitabı meydana getirmiş. Kitap, bilindik kitaplardan biraz farklı; 100 yıl önceki Osmanlı dönemi Türkiye ile 100 yıl sonraki Cumhuriyet dönemi Türkiye'yi konu alan gazete kupürleri arasındaki benzer/aynı başlıkların bir araya getirilerek görsel olarak bize sunmuş. Yani elimizde bir nevi gazete arşivlerinden oluşan bir kitap var. İçerik olarak da kitap siyaset ve tarih konusunu kapsıyor. 

Sayfaları çevirirken nası olur da bugün var olmayan gazeteler ile bugün var olan gazetelerin aynı konular hakkında, sanki 100 yıl önce sözleşmişler gibi, manşetler attıklarına insan şaşıyor. Aslında kitabın isminden de anlaşıldığı üzere "100 yıldır aynı terane" ile karşımıza gelip gelip duruyorlar. Maalesef toplumlar genel olarak resmin büyüğüne bakmak yerine küçük parçalarına bakıp, gözünü dışarıya dikmiyor ve doğal olarak eksik bir bakış açısı eksik-yanlış sonuca götürüyor.

 Aslında kitabı yorumlarken biraz da çekindim, çünkü toplum olarak baya kutuplaşmış bir haldeyiz ve insanların kimisi öyle politize olmuş ki sırf bir isim veya görsel üzerinden saldırıda bulunabiliyorlar. Kendi kalıp yargılarımızın öyle esiri olmuşuz ki karşı taraf ne diyor ve ne demek istiyor? sorusunu sormayı akıl etmeyi bırakın sormak dahi istemiyoruz, umurumuzda değil; çünkü tek doğru biziz.

İnşallah siz de kitaba siyasi gözlüklerle bakmazsınız, çünkü bunun çok ötesinde olduğunu düşünüyorum. Sırf bir kitapevin'dedenk gelip sayfaları karıştırsanız bile görürsünüz zaten. Ben birkaç görseli aşağıya atacağım. Umarım yazılar okunacak kadar büyüktür, fazla yer kaplamaması açısında iki resmi birleştirerek ekledim, bu şekilde mukayesesi de kolay olur.



(Liste fiyatı 25, net fiyatını bilemiyorum zira şu an tükenmiş durumda.)
8 Temmuz 2018 Pazar | By: YeniAy M.

Türklerin Serüveni




KÜNYE
YazarCansu Canan Özgen 
YayıncıKronik Yayınları
Sayfa248
Baskı Yılı: 2017

TANITIM BÜLTENİ
Tarihin en kadim milletleri sıralansa hiç şüphe yok ki Türkler en ön safta yer alacaklardır. İzledikleri yollar, vardıkları coğrafyalar, söyledikleri şiirler, savaş stratejileri ve daha nice konularıyla Türk tarihinin kendine has birçok bilinmeyeni vardır.Tarihi ekranlar vasıtasıyla her yaşa yeniden sevdiren Cansu Canan Özgen, Türklerin izini alanında uzman tarihçilerle sürüyor.


Kür Şad gerçekten yaşamış mıydı? Orhun Kitabeleri nasıl çözüldü? Attila’nın Avrupa tarihindeki yeri neydi? Cengiz Han Türk müydü? Prof. Dr. Ahmet Taşağıl anlatıyor.



Hasan Sabbah kimdi? Nizamülmülk ve Ömer Hayyam’la sınıf arkadaşı mıydı? Fedailer suikastları neden hançerle yapıyordu? Doç. Dr. Haşim Şahin anlatıyor.



Timur, Türk müdür? Türklerde tarih anlayışı nasıldır? Türkçenin Türk devletlerindeki yeri neydi? Safeviler Türk Devleti miydi? Prof. Dr. İlber Ortaylı anlatıyor.



İstanbul’un fethinde gemiler gerçekten karadan yürütüldü mü? Ulubatlı Hasan diye birisi var mıydı? Akşemseddin, Fatih’e neden bir mektup yazmıştır? Prof. Dr. Feridun M. Emecen anlatıyor.



Casuslar maaşlı elemanlar mıydı? Bugünkü manada casusluk teşkilatları var mıydı? Casuslar birbirlerini nasıl tanırlardı? Özel işaretleri ya da sembolleri var mıydı? Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan anlatıyor.



Devşirme sisteminin özellikleri neydi? Padişah eşleri yönetimde etkili oldular mı? IV. Murad’ın yasaklarının sebebi neydi? Neden IV. Murad’a Şark’ın Sultanı denildi? Prof. Dr. Abdülkadir Özcan anlatıyor.



Osmanlı’da ilk isyanı kim çıkarmıştır? Kardeş katlinin hükümleri nelerdi? Hanedan mensupları nasıl öldürülüyorlardı? Osmanlı’daki darbelerin genel özellikleri nelerdi? Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci anlatıyor.



Atatürk’ün soyağacı biliniyor mu? Yaşayan akrabaları var mı? Asker olmaya nasıl karar verdi? Askerlik başarılarında tarih bilgisinin payı nedir? Atatürk’ün Çanakkale’deki rolü neydi? Doç. Dr. Ali Güler anlatıyor.-



Orta Asya’nın bozkırlarından Avrupa’nın kapılarına, Hunlar'dan Osmanlı'ya, Fatih'ten Atatürk'e Türk tarihinin önemli çağları, imparatorlukları ve komutanları Türklerin Serüveni'nde anlatılıyor.

Cansu Canan Özgen'in eliyle hazırlanan Türklerin Serüveni; alanında uzman tarihçilerin bir araya geldiği çerez niteliğinde bir kitap. Çerez Kitap diyorum çünkü birbirinden ilgi çekici konular, küçük çerezler halinde sunulmuş; doyurucu değil iştah açıcı. Zaten 248 sayfalık bir kitabın bütün konulara derinlemesine işlemesi düşünülemez. Bu yönüyle konusu geçen konulara ilgiyi arttırıcı ve yönlendirici olmuş, güzel bir artı. Ayrıca burada referans olarak verilmiş üç-dört kitabı da şimdiden okunacaklar listeme ekledim, inşallah. :)

Benim en çok ilgimi çeken yazar ve bölümler şunlar oldu: Ahmet Taşağıl 'Kadim Türklerin Serüveni'; İlber Ortaylı 'Türkler Olmadan Tarih Olmaz' ve Emrah Safa Gürkan 'Osmanlı Devlet'inde İstihbarat ve Casusluk'

Ahmet Hocanın bölümünde Moğollar; Cengiz Han ve Selahaddin Eyubi kısımları çok ilgi çekici idi; aslında klasik sorularımıza cevap veriyor; Bunlar Türk müdür? Moğol konusunda cidden çok zıt görüşler dile getiren tarihçiler var, haliyle kimi dinlesek kafamız karışıyor. Şahsen Ahmet Hocanın açıklamalarını kabul edeceğim, nitekim kendisi de alanında oldukça uzman ve etkin bir tarihçi.

Selahaddin Eyubi meselesinde; yıllar evvel adını ilk duyduğum ve minyatürüne baktığım zaman "Bu adam Türk yav" demiştim. Tamam, belki bir minyatürden yola çıkarak böyle bir çıkarım yapmak fazla akıl işi değil, kabul ediyorum ama bir Arap yahut Kürt'ün çekik gözlü çizilmesine de pek akıl sır ermemişti o zamanlar. Sonrasında da Türk diyen birini duymuşsam da sık sık karşıma "Kürt Kürt" diye çıktı. Olabilir, bence sakıncası yoktu. Ben sadece hakikat nedir, ona takılmıştım ama bunca zaman Kürt mü Türk mü yahut melez mi gibisinden düşünüp durdum; çünkü kardeşlerinin isimlerinin Türkçe olması ve bahsettiğim minyatür kafamı kurcalıyordu; üstüne Selçuklu Atabeyi tarafından himaye edip, yetiştirilmesi de cabası... Bu kitapta da hocanın açıklaması aynen şu; " Selahaddin Eyubi'nin sadece bir dedesi Kürt'tür, geriye kalan bütün hepsi Türktür. Bunu dünyada en iyi araştıran benim hocam olan Prof. Dr. Ramazan Şeşen'dir. Eyyubiler kitabında gayet iyi anlatmıştır.  Ailedeki isimlere baktığımızda Turnaşah, Börü, Tuğtekin gibi Türk isimleri görüyoruz. Yine de 'Türktür' diye kesin bir duvar da örmemek lazım. Hoca da  Kürtleşen Arap gibi bir ifadeye yer veriyor. Sonrasında Türkleşen bir aile..."

Bahsedilen kitabı da alıp okumak gerek aslında. Dedim ya iştah açısı çerez bir kitap bu. Sizlere de muhakkak tavsiye ederim. :)

(Gerçi kimi bilgiye az buçuk şüphe ile yaklaşmış olsam da  alanında uzmanların aktardıklarına genel olarak itimat ettiğimi söylemeliyim.)

Cansu Canan Özgen'in alanında uzman kişilerle hazırladığı ve benim yorumladığım diğer kitaplar şunlar:

Selçuklu'nun Şifreleri
 Osmanlı'nın Şifreleri

 
(İnternet fiyatları, sitelere göre farklılık gösterebilir.)
8 Mayıs 2018 Salı | By: YeniAy M.

Siyasetname


KÜNYE
Yazar Nizamülmülk
Yayıncı: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa365
Baskı Yılı: 2017(11. Basım)
TANITIM BÜLTENİ
Selçuklu sultanları Alparslan ve Melikşah'ın veziri olarak otuz yıl boyunca devlet yönetiminde söz sahibi oldu, görüşleriyle sultanların kararlarını etkiledi. Siyasi bir suikasta kurban gitmesinden kısa bir süre önce hükümdarlık sanatı konusunda düşüncelerini kaleme aldı. Melikşah'ın devlet yönetimi hakkında kapsamlı bir rapor istemesi üzerine yazılan Siyasetname, Nizamü'l-Mülk'ün devlet adamı olarak deneyimlerini aktardığı bir el kitabı olmasının yanı sıra, edebi değeriyle de yüzyıllardır dikkati çeken bir eserdir.

Nizamülmülk'ü ve onun asırları aşan ünlü eseri Siyasetname'yi duymayan yoktur herhalde? Bir süredir okumak aklımdaydı, geçen sene yaz ortası ya da sonlarına doğru almıştım ama okumak şimdiye kısmet oldu. 

Eser, Büyük Selçuklu Devleti'nin Melikşah döneminde, Sultan'ın isteği üzerine, kaleme alınmış. İçerik olarak genel olarak özetlemek gerekirsek Nizamülmülk, bir hükümdarın (dolayısı ile devlet adamlarının) nasıl olması gerektiğini, nasıl erdemler taşıması gerektiğini 51 fasıl(başlık) altında toplayarak bir bir anlatmış. İşin sadece üslubuna değil erdemlerine de değinmiş, anlayana. Fasılların her birinde ilk önce neyin nasıl yapılması gerektiğini, sebepleri ile anlatmış ve ardından bir yahut daha fazla hikayeler ile örneklendirerek pekiştirmiş. Bir şeyi anlatıp, öğretme usulünü takdir ettim; çünkü bazen ne kadar iyi anlatırsanız anlatın karşı taraf için sözler havada asılı kalabiliyor ama örneklendirdiğiniz zaman zemine ayak basıyor ve öğrenme işlemi gerçekleşmiş oluyor. 

Eserin bir diğer iyi yanı da o dönem yahut dönemin yakın zamanlarında zuhur etmiş tarihi olayları 'hikaye', 'örnek' kapsamında anlattığı için tarihsel bazı olayları da öğrenebiliyoruz. Elbette -her ne kadar o dönem konusunda uzmanlığım vs. olmasa da - anlattığı tarihi olayların hepsini kesin doğru aktarılmış gibi kabul etmemek taraftarıyım. Çünkü edindiğim izlenimlerden biri de bazı hikayelerin kulaktan gelen rivayetlerle aktarılmış olduğu... Misal Hz. Ömer'in bir rivayeti aktarılırken geçen Bağdat konusu, tarihsel açıdan sıkıntılı bir aktarım zira şehir Abbasi Devrinde kurulmuş ki kitap zaten buna dipçe olarak değinmiş. Gerçi benim açımdan Hz. Ömer'in olayı bile başlı başına uydurma bir hikaye. Sahabe ve peygamber hikayeleri aktarılırken böyle ciddi şüphe içeren hikayeler var yani. :) Haliyle kitabı bitirince Nizamülmülk hakkında şunu anladım; adam siyaset ilminin piri ama diğer konularda biraz afallıyor. 

Kitabı okuyan bayanlar, fasıllardan biri baya sinirinizi bozacak, demedi demeyin. O sözleri bugün çıkıp söylese idi büyük olasılıkla kendisini topa tutardık ama coğrafya ve dönemin zihin yapısı vs. düşünülür ise o dönem erkeklerin ağırlıkta bu tarz düşünceler barındırması olağan kaçıyor ama Nizamülmülk gibi bir adama da yakıştıramıyorum, hele bu düşünceleri desteklemek için -bugün sahte olduğu gün yüzüne çıkmış hadisler kullanarak peygamberi kullanması daha üzücü olmuş. Gerçi o adam bugün yetişse böyle düşüncelere sahip olmazdı o da var... Kimse kusursuz değil arkadaşlar, bunu bilelim böyle kabul edelim. Kusurlar kişinin uzmanlığına gölge düşürmez. 

Genel olarak faydalı bulduğum, siyasete az cık dahi ilgisi olan yahut ileride devlet kademelerinde görev almaya niyetli her insanın okuması gerektiğini düşündüğüm kitaplardan biri. Elbette orada yazan her şeyi bugün harfi harfine yerine getiremezsiniz, çünkü o dönem var olan bazı kurum/şahıs vb. şeyler bugün ya çok başka bir şeye dönüşmüş yahut varlığını sürdürmemekte ama orada anlatılmak istenilen şeyi anlayıp, mantığı çözebilirseniz günümüze yeniden yorumlayıp, uyarlamak zor olmaz. Erdem/ahlak kısmına değinme gereği duymuyorum, bu zaten evrensel bir olay. Tüm siyasetçiler bu kitabı alıp, okusa ve özümse bu ülke daha güzel bir hale gelir. Çünkü ister siyasetçi istersen sıradan halk ol, en önce ahlak, erdem lazım...


(Eserin birden fazla yayınevinde baskısı olduğu için fiyatlar değişiklik gösterir.) 
14 Nisan 2018 Cumartesi | By: YeniAy M.

Direniş Karatay


KÜNYE
Yazar Selman Kayabaşı
Yayıncı: KTO Karatay Üniversitesi Yayınları
Sayfa272
Baskı Yılı: 2017 

TANITIM BÜLTENİ

1243…
Asya’dan yola çıkan ve Batı’ya doğru yayılan bir ordu: Moğollar.
Buhara ve Horasan’dan sonra Anadolu’yu istila etmek için Selçuklu topraklarına girdiler. Şehirleri, kervansarayları, kütüphaneleri yakıp yıkıyorlardı. Türk ve İslam medeniyeti tehdit altındaydı. Selçuklu Hakanı ve Abbasi Halifesi kollarını Konya’ya ve Bağdat’a uzatan akına karşı ortak bir karar aldı. Halife’nin Başdanışmanı Ömer Sühreverdi, gizli bir pusulayla Bağdat’tan Konya’ya gönderildi. Pusula, tarihin akışını değiştirecek büyük bir planın ilk adımıydı.
Halife’nin mesajı Sultan Alaaddin Keykubad’ın sırdaşı Emir Celaleddin Karatay’a ulaştığında Ahi Teşkilatının, Fütüvvet Teşkilatının ve Bacıyan’ın içinde olduğu yeni bir dönem başladı. Konya, canı pahasına Moğollara direnecek, başarılı olamazsa Ahiyan ve Bacıyan yeni bir devlet kurmak için harekete geçecekti.
Sultan Alaaddin Keykubad’ın sarayında, Ahi Evren’in Ahi ocağında, Sadreddin Konevi’nin dergâhında ve Fatma Bacı’nın zaviyesinde bir devletin yıkılmasını, yeni bir devletin kurulmasını anlatan Direniş: Karatay, devlet-i ebed müddet inancının Karatay Medresesi etrafında nasıl şekillendiğini anlatıyor.
Payitaht Abdülhamid ve Kurtlar Vadisi Pusu dizilerinin danışmanı, Selman Kayabaşı’nın kaleminden...
Sinemasından sonra kitabını almaya karar verdiğim ve zaten kitabından da filmiyle haberdar olduğum eser... Sanırım yazar, filmin de senaryosunda kalem sallamış. Baştan söyleyeyim; film ve kitap arasında çok az benzerlikler var. Şimdi diyebilirsiniz; genelde zaten filmler, kitaplarından farklı olur ama öyle bir farklılık da değil. Baya baya farklı, hatta filmle benzer kısımları %1-2 desem yeridir. Kısacası film ve kitap kurgusu tamamen farklı iki kurgu; film, kitabın alternatif senaryosu yani. Yazar, kitabı öyle yazmasaydım böyle yazardım der gibi kaleme almış film senaryosunu ve doğrusu kafadan söyleyeyim, filmin kurgusunu daha çok sevdim. Kitabı, filmi ile karşılaştırarak devam edeceğim...

Yani evet, filmini izleyen okuyucularımız; kitapta Noyan'ın oğlu ve evlatlıkları Börke'yi ve Olcayto'yu; Karatay'ın oğlu Kutay'ı falan beklemeyin. Oysa bunların hikayesini kitapta daha geniş ve ayrıntılı okumayı umuyordum. Kitapta tam da tarihte olduğu gibi Curmagun Noyan ve Baycu Noyan ile karşılaşıyoruz ama filmde sadece Noyan ismiyle, belirsiz bir komutan vardı. Türkan falan kitapta yok; Ahi Evren ve karısını görüyoruz ama filmdeki kadar etkin değiller. Filmde Sultan Alaaddin'i zehirleyen kişi adı çok bilinmeyen emirlerden biriydi(ismini bile hatırlamıyorum) ama bu işi kitapta Saadettin Köpek yapıyor ki kitabın en az yarısı zaten onun yediği naneleri ve yeni toy/çocuk sultanın basiretsizliği işlenmiş; Gıyasettin'in basiretsizliği filmde de aynen işlenmiş. Neden bu adamı sürekli böyle tü kaka işlemeye heves edinilmiş, bilemiyorum, neyse. Son bir farklılığı da vurgulayayım; filmde Karatay Medresesi merkezi yerde yer alıyor ama kitapta o kadar da değil.

Kitap, oldukça uzun bir zamana yayılan bir hikaye anlatıyor, bu yüzden filmde olduğu gibi hızlı geçişler sezinlemeniz mümkün; ilk başta rahatsız oldum ama sonra gerekli olduğuna kanaat getirdim, öyle ayrıntılı vs. anlatılsa idi kitap muhtemel odur ki okuyucuyu sıkabilirdi. Kitap sonlarında, filmde olduğu gibi, Kayı obası ve Ertuğrul Gazi'yi görüyoruz; devlet haberini ona getiren ise filmdekinden çok farklı bir kişi, doğal olarak heyecan kaçmasın diye, yazmayacağım.

Aslında kitap, bir devletin; hırs ve ihtiras uğruna nasıl da güzel parçalanıp, çöktüğünü anlatıyor. Kısacası bir devleti yıkacak sebeplerden bir kısmını güzelcene işlemiş, ders çıkartmak şart, bilhassa bizim siyasilerin ve devlet görevlilerinin. Bu yönden oldukça faydalı bulduğum bir eser.

Son yıllarda okuduğum tarihi romanlar arasında ilk üç sıraya rahatça girebilecek bir roman, yine de öyle çok fazla zevk aldığımı iddia edemem ama sıkıldığımı da söyleyemem. Bende heyecan ve merak uyandırmasa da fazla, kendisini okutuyor. Karakterler bizim kilişe siyah/beyaz şeklinde anlatılmış, aslında yazar ve senaristlerimizin artık bunu aşması gerekiyor; griler içinde karakterler daha bir göz doyurucu ve gerçekçi.

Yazarımıza teşekkür ederiz, kalemine sağlık.

(İnternet fiyatları, sitelere göre farklılık gösterebilir.)
10 Şubat 2018 Cumartesi | By: YeniAy M.

Harp Sanatı Muallimi Fatih Sultan Mehmed



KÜNYE

Yazar: Namık Kemal
Yayıncı:  Nesil Yayınları
Sayfa: 128
Baskı Yılı: 2016
TANITIM BÜLTENİ
Namık Kemal, Tanzimat Döneminde düşünce, sanat ve siyaset alanlarında oldukça önemli bir konuma sahiptir. Namık Kemalin bu dönemde yapmış olduğu çalışmalar ve vermiş olduğu eserler Türk edebi ve fikir dünyasına yeni boyutlar kazandırmıştır.

Namık Kemalin kaleme aldığı önemli eserleri arasında, Fatih Sultan Mehmed Döneminin siyasi tarihini irdelediği ve nihayetinde nitelikli bir Fatih Sultan Mehmed okuması sağlayan çalışması da yer alıyor.
Bir Harp Muallimi Fatih Sultan Mehmed kitabında:
II. Mehmedin şehzadeliği sırasındaki eğitim süreci,
Sahip olduğu ince zekâsı,
Tahta çıkış süreci,
Fatihi fatih eden hâllerinin inceliği,
Fatihin İstanbula niyet etmesi ve bunu başarmak için bütün imkânlarını seferber etmesi,
Harp sanatında bir deha olduğunu ispat edercesine İstanbulun fethi esnasında geliştirdiği askerî icatları değerlendirilip aktarılıyor. Aynı zamanda Namık Kemal bu eserinde şehzade katli konusuna değinmeden geçmiyor.
Nitelikli bir Fatih Sultan Mehmed okuması sizi bekliyor...

Namık Kemal'in tarihi kitaplar yazdığını bilmezdim. Onu daha çok şair yönüyle tanıyoruz. Sanırım kitaplarından birinde Fatih, Yavuz ve Kanuni üzerine yazılar yazmış; bu kitap da bahsi geçen kitabın içeriğinden Fatih ile ilgili yazılanların sadeleştirilmiş hali.

Kitabı okurken Namık Kemal'in tam bir Fatih hayranı olduğunu görmemek mümkün değil; onun zekasına ve savaş becerilerine duyduğu hayranlığı okudukça siz de göreceksiniz. Elbette kendisi bir tarihçi olmadığı için verdiği tarihi bilgilerin ne denli doğru olduğuna dair şüphe ile yaklaşılabilir ama genel öğrendiğimiz şeyler ile uyuştuğu için bir çok yazdığı şeye doğru gözü ile bakmakta beis yok. Ayrıca olaylar üzerinde tespit ve düşünceleri de dikkate değer.

Genel olarak kitabı beğendim; Fatih'in savaş becerisi ve fetihleri üzerine kısa bir tarih özeti geçmiş Namık Kemal. Açıkçası biz onu İstanbul'u fethettiği için Fatih olarak anıyoruz sanıyoruz ama aslında ismini gerçekten hak ettiğini bu kitabı okuyarak da anlayacaksınız; 2. Mehmet Han gerçekten de bir fatih!  Hem fatih hem mucit! İstanbul fethi için icat ettiği Şahi topları onun son eserleri diye düşünüyorsanız bir kez daha düşünün. Okunmasında fayda bulduğum güzel bir çalışma olmuş.


(İnternet fiyatları, sitelere göre farklılık gösterebilir.)

24 Ocak 2018 Çarşamba | By: YeniAy M.

Ortaçağ Türk Devletlerinde Suç ve Ceza


KÜNYE

Yazar: Cüneyt Kanat
Yayıncı:  Küre Yayınları
Sayfa: 280
Baskı Yılı: 2017 
TANITIM BÜLTENİ
İnsanlık tarihinin başlangıcından beri suçun olduğu her yerde mutlaka ceza da olmuştur. Cezalar pek çok uygarlıkta uzun tecrübelerle, ve zaman içerisinde ortaya çıkan yasaya da yasaklarla düzenlenmeye çalışılmıştır. Bazı dönemlerde cezalandırma yöntemleri işkence ve azap çektirme adı altında bir meslek, hatta sayısı hiç de az olmayan bazı sadist yöneticilerin desteği ile sanat olarak algılanabilmiştir. Ortaçağ Türk. Devletlerinde, suç ve ceza konusunda Türkçe yazılanlar oldukça sınırlıdır. Bu konuda Avrupa’da yazılmış çeşitli çalışmalarda da Türk tarihinin herhangi bir dönemine ait örneklere yer verilmemiştir. Ortaçağ Türk devletlerinde suç ve ceza, ihmal edildiğini ve ayrıntılı bir şekilde incelenmesi gerektiğini düşündüğümüz bu alana dikkat çekmek ve giriş yapmak üzere yazılmış bir eserdir.
Bu kitabı okuyana kadar Türklerin işkence yöntemlerinin pek gelişkin olduğunu düşünmezdim; hatta bizim işkence yöntemimizin öldüresiye adam dövmek ve yaralı ayakları keçiye yalatmak gibi basit yöntemlerden ibaret olduğunu düşünürdüm. Meğer batılılar kadar olmasa da bizde de değişik yöntemler varmış.

Keza cezalandırma yöntemleri bile zaten başlı başına işkence yöntemleri gibi; bazıları gerçekten çok ama çok acımasızca. Misal canlı canlı derinin yüzülmesi ve deriye saman doldurup kukla gibi sokaklarda gezdirmek Game of Thrones'daki Bolton'ları anımsattı(gerçi onlar bile sadece deriyi yüzüyordu.). Diğer yöntemlerden biri ise ki şiddetle ayıpladığım ve adaletsizliğin dibine vurduğunu söyleyebileceğim Timur'un yöntemlerinden biri; Timur, cezalandırmak istediği bazı şehir/kale ahalisinin çocuklarını, atların altında -pıhtıya dönüşene kadar- ezdirirmiş. (Elbette söz konusu tarih ise eylemleri o dönemin şartlarına göre yorumlamak gerek ama bu cezalandırma yöntemi ve benzerlerinin her çağda kabul edilemez ve elle tutulamaz bir yanı olduğu herkesçe aşikardır.)

Kitabın içeriğindeki suç ve ceza, İslam dönemindeki Türk Devletlerinin ÖRFİ yani GELENEK/TÖRE hukukuna göre hazırlanmış. Ağırlıkta da Timur ve Memluk Devletlerinden örnekler ve bazı Anadolu Beyliklerinden örnekler verilmiş; her ne kadar Osmanlı Devleti de çift hukuk düzeniyle yönetilse de bu kitabın konusu dışında. Zaten yazar da Timur ve Memluk dönemleri üzerinde hakim biri. Bilhassa Timur konusu hakkında bilgi edinmek isterseniz, yanlışım yoksa, Öteki Gündem programına da zamanında katılmıştı.

Genel olarak - bazı bilgilere şüpheyle yaklaşsam da- bilgilendirici ve güzel bulduğum bir kitaptı. Eğer konu ilginizi çekiyor ise tavsiye ederim. Kitap boyunca her bir olay için başlıklar ve tarihte yaşanmış olaylar şeklinde bilgiler verildiği için de cezalandırma bilgisi dışında yer yer devletlerin yaşadığı bazı olay ve nedenler hakkında da minik bilgiler edinmiş oluyoruz. Hocamıza emekleri için teşekkür ederiz.

Eski Türklerdeki SUÇ ve CEZA hakkında da bilgi edinmek isterseniz; Ankara Üniversitesi'nin şu makalesini okuyabilirsiniz. Makale dediğime bakmayın 50 sayfalık minik bir kitap/dergi demek daha doğru. 😆



(İnternet fiyatları, sitelere göre farklılık gösterebilir.)


8 Aralık 2017 Cuma | By: YeniAy M.

İki Çağın Sultanı 'Fatih Sultan Mehmed Han'


KÜNYE
Yazar  Yavuz Bahadıroğlu
Yayıncı: Nesil Yayınları
Sayfa: 288
Baskı Yılı: 2014 (64. Baskı)
TANITIM BÜLTENİ
Fatih'i yetiştiren atmosferin resmi, kanaatimizce, genç nesillere, "geniş ufuk-lu insanlar" olabilmenin sırlarını vermektedir. Böyle insanlar yetiştirmede hayli çorak dönemler yaşayan bu ülkenin eğitimcilerine, bahsi geçen noktada başarılı olmuş bir devrin insanlarını anlatmanın, gelecekte bu sorunları aşma adına, faydalı olacağını düşünüyoruz. Her biri, İstanbul kadar mühim fetihler gerçekleştirmesini umduğumuz nesillere, bir damla can suyu olabilmesi temennisiyle hazırlanan bu eser, dileriz, geleceğin Fatihlerine ulaşır.
Fatih ile ilgili aldığım 2. kitabın yorumuna hoş geldiniz. 😊
Aynı yazarın daha önce de Osman Gazi isimli kitabını alıp okumuştum. Arzu ederseniz bu kitabın yorumuna da bakabilirsiniz.

Osman Gazi kitabının yorumunda da belirttiğim gibi yazarımızın 'roman' havasında bir yazım tekniği var; ilk kitapta bu tarzı garipsemiş idim ama bu kitapta bu tarz pek kendini göstermemiş. Benim için bir artı. Bundan önce Fatih'in Rüyası kitabını edinmiş ve okumuştum; tevafuka bakın ki Osman Gazi için de benzer şekilde öncesinde bir başka kitap alıp, okumuştum.

Aslında üst üste aynı konuya sahip kitapları okumanın; ister istemez iki kitabı-bilhassa bilgileri- karşılaştırma yoluna sürükleyen bir ruh haline sokması gibi bir sorun var; inanın bilerek yapmıyorum. Aslında Fatih ile ilgili okuduğum ilk kitap, daha çok onun fetih ruhunu ve amacını anlatan bir kitap iken bu kitabı almamdaki amaç Fatih'in genel olarak biyografisini okuyacağımı düşünmemdi ki isim de ister istemez insana böyle bir hava veriyor. Lakin içeriğini okuyunca Yavuz Beyin de Fetih meselesi üzerinde durmuş olduğunu görüyoruz; biraz farklı açılardan da olsa temel olarak ana konu Fetih diyebiliriz. Bundandır ki kitap isminin yanıltıcı olduğunu düşünüyorum; bazı bilindik kilişe bilgiler ve hikayeler dışında bilinmeyen noktalara da değinilmiş.

Kitabın ilk bölümünü de ayrıca faydalı bulduğumu belirtmek istiyorum; bazı kesimlerin -kasıtlı olarak- eleştiri malzemesi yaptığı bir konu üzerine çok güzel ve faydalı açıklamada bulunmuş. Kendisine teşekkür ederim, kafamıza bir türlü yazamadığımız, bilincine varamadığımız ya da vardırılmak istenmeyen bir mesele zira.

Yalnız bilgilerde bazı hatalar olduğunu düşünüyorum. Padişahlar ve anneleri konusunda 2. Murad'ın annesinin Türk olduğu belirtilmiş iken hemen aşağıda Veronica ismi verilmiş ve daha sonra aynı hata tekrar edilmiş. Sanırım Muratlar katıştırılmış ve farkına bile varılmamış. Ayrıca İstanbul fethine kadar Osmanlı padişahlarının sarayları olmadığı söylenmiş; orayı aldıktan sonra da uzun müddet sadece Topkapı Sarayı ile yetinildiği söylenilmiş. Benim bildiğim Edirne Sarayı, Topkapı Sarayından sonraki en büyük saray ve İstanbul'da yapılan ilk saray da Eski Saray ismiyle anılır ki Topkapı Kanuni döneminde tamamlanmış ve adına o dönemler Yeni Saray denmiştir. Bir de kitapta birkaç kere yer yer aynı paragrafın tekrarına yer verilmiş. Bence 64. baskısını görmüş böyle bir kitabın hataları çok önceden ayıklanmalıydı.

                                         (Soluk renkli fiyat, etiket fiyatıdır. Üstündeki ise internet fiyatıdır.)
25 Kasım 2017 Cumartesi | By: YeniAy M.

Fatih'in Rüyası




KÜNYE

Yazar: Mustafa Armağan
Yayıncı: Timaş Yayınları
Sayfa: 192
Baskı Yılı: 2012(4.baskı)

TANITIM BÜLTENİ

Fatih Sultan Mehmed, yalnız Kostantiniyye'yi feth ederek büyük müjdeye mazhar olmakla kalmamış, Osmanlı Devleti'ni bir cihan devleti haline getiren padişah olarak da tarihe geçmiştir. Onun fethi, mekânla birlikte zamanı da kapsadığı içindir ki, bizimle beraber yaşamaktadır. Kırım ile İtalya (Otranto) onun avucundaki çizgilerde birleşir, Tuna ile Fırat onun kalbinden geçerek birbirlerine akmaya başlar, Karadeniz ile Akdeniz'i buluşturur.

Sade coğrafya mıdır buluşan? Onun dünyasında kültürler ve sanatlar da, dinler ve diller de, kitaplar ve haritalar da bitimsiz bir yolculuğa çıkarlar. Doğu'yu da, Batı'yı da kucaklamak ve bir büyük bahçenin içine almak istemişti. "Küçük cihad" dediği fetihleri, "büyük cihad" (cihâd-ı ekber) ile tamamlamaktı gayesi.

Fatih Camii'nin etrafında devrin en büyük eğitim yurdunu açarken "Büyük cihad"ın başladığını söylemiştir. Bu, cehaletle mücadeledir. Ne var ki, Fatih açtığı yolda sonuna kadar yürüyemedi ve bu görevi "sonraki" nesillere emanet etti. İstanbul'un fethine düşürdüğü tarihle söylersek, "Âhirûn"a. Bu yüzden Fatih demek, yarım kalan aşk demek. Yaptıkları kadar yapmak istedikleriyle de keşfedilmesi gereken gerçek bir hazine demek. Mustafa Armağan, Fatih'in Rüyası'nda tarihimizin bu kutlu hazinesinin kapılarını çalmaya devam ediyor. Ki o kapılar içimize açılmaktadır.
Türk/Osmanlı tarihinde 'büyük hükümdar' olarak kabul edilen sayısız hakan/sultan var, kuşkusuz. Allah bu konuda bize cömert davranmış, şükürler olsun ki. Fatih Sultan Mehmet Han da şüphesiz bu hükümdarların en ünlülerinden ve manevi olarak da en çok değer verilenlerin başında geliyor dersek, hatalı bir yorum yapmış olmayız kanımca.

Tarihi kişilikler üzerine yazılan kitapların; sadece o kişi/lerin yaptığı savaşlar, doğduğu ve öldüğü yıl gibi düz, basit ve yüzeysel bilgiler olmasından haz etmiyorum; sıkıcı geliyor. Sanki lise tarih kitabı okuyormuşum havasında ilerliyor, ilgi çekmiyor. Lakin bu kitap bunun çok ötesinde; Fatih'in Rüyası ismi kesinlikle çok uygun bir isim olmuş; Fatih'in kişiliği ve Fatih olmasını sağlayan olaylar ve kişilerin anlatıldığı bu kitapta Fatih Sultan Mehmet Han'ın nasıl bir Osmanlı istediğini okuyoruz.

Okurken tadı damağımda kaldı; bilmediğim o kadar şey varmış ki Fatih hakkında; aslında onun hakkında hiçbir şey bilmiyormuşum desem, daha doğru olurmuş. Zağanos Paşa'nın Fatih'in kayınpederi olduğunu bilmiyordum; Çandarlı Halil Paşa ile Bizans'ın veziri Notaras arasındaki ilişkiyi bilmiyordum; karadan yürütülen gemileri biliyordum ama o gemilerin aslen köprü haline getirilip, kullanıldığını hiç bilmiyordum! Fatih'in Enderun sebebiyle Türk kökenli adamların sayısını devlet yönetiminde azalttığını vs. söyler, şikayet edilirdi ama buna neden olan olayın Çandarlı Vakası olduğunu hiç öğretmezlerdi; 2. Murat döneminde orduya tüfeğin girdiğini ve Fatih döneminde yayıldığını; bunların fetih sırasında da kullanıldığını bilmiyordum!

Fatih, Kanuni, Yavuz ve 2.Abdülhamid gibi zeki ve büyük hükümdarların ortak özelliklerinin ne olduğunu sorsanız; tartışmasız en başta söyleyeceğim ilk iki şey şunlar olur; bilge hocalar ve bol kitap okumaları. Bu tarihi kişiliklerdeki örneğe bakarsak içi dolu, aydın, bilgili öğretmenlerin varlığının ne kadar önemli olduğu ve bol kitap okumanın gerçekten zekayı geliştirip, insanın ufkunun açtığını görüyoruz.

Şimdi diyebilirsiniz; ben de deli gibi kitap okuyorum ama bunlar gibi olamadım. Bunun sebebi basit; okuduğunuz kitabın ne olduğu da fark yaratır. "Kitap olsun da ne olursa olsun!" mantığı yanlış ve çarpık bir düşüncedir. Size doğru bilgi sunan, ufkunuzu açacak kitaplar ile size hiçbir şey katmayacak, aksine ufkunuzu daraltacak kitaplar okumanız arasında dağlar kadar fark vardır. Yahut sadece roman okuyarak olmaz bu iş. Bu insanlar tek tür kitaplar da okumuyor, bir çok türde ve farklı yazarın kitaplarını(yerli-yabancı demeden) okumaya gayret gösteriyorlardı. Elbette okuduklarını kafadan hepsi doğru mantığı ile özümsemiyor, akıl ve sorgu süzgecinden geçirerek ayıklıyorlardı. Onların yaşamı ve kendilerini nasıl geliştirdikleri bizlere örnek olmalı.

Kitabı hepinize tavsiye ederim.

Kitap tükendiği için sadece liste fiyatı görünmekte, internet fiyatı ancak kitabın yeni baskısı ile birlikte belli olacaktır. 
20 Kasım 2017 Pazartesi | By: YeniAy M.

Türklerin Faziletleri



KÜNYE

Yazar: Cahiz
Yayıncı: Yeditepe Yayınları
Sayfa: 168
Baskı Yılı: 2017 

TANITIM BÜLTENİ

770-869 yılları arasında yaşayan ünlü Arap edibi, düşünürü Câhiz tarafından yazılan bu kitap, Türk tarihinin en değerli, en eski kaynaklarındandır. Kitapta ünlü Arap, İslam büyüklerinin, kumandanlarının, kitabın yazarının Türklerin askerlikteki kabiliyetleri, ahlakları, fiziki özellikleri hakkındaki gözlemleri, intibaları anlatılır.
Kitap 840 yılı civarında Abbasi halifesi Mutasım zamanında yazılmış, sonra başına ilave bir bölüm yazılarak büyük Türk kumandanı, ilim adamı Feth b. Hakan’a (ö.861) takdim edilmiştir. Câhiz gibi kültürlü, mütecessis bir yazarın kaleminden çıkmıştır. Kitabın tercüme metninin başına Câhiz’in hayatı, Câhiz’e kadar İslam dünyasında Türkler hakkında geniş bir giriş, sonuna Câhiz’in diğer eserlerinden bazı pasajların çok gerekli anlamları verilmiştir.
Sanırım kitabın ismini izlediğim bir programda duymuş; bakıp, almıştım. Çok kalın ve bunaltıcı bir kitap değil; dili de fena sayılmaz; orta diyebilirim sanırım. Genel olarak hoşuma gitti ve öğretici buldum.

Kitabı okuduğunuzda o dönemlerin Arap/Türk-İslam coğrafyası hakkında bazı bilgiler, fikirler edineceksiniz. Aslında okurken resmen o dönemler gözlerimde canlandı ve kendimi 800'lü yıllara gitmiş gibi hissettim.

Çevirmen, kitabı hazırlarken ilk bölümde Cahiz hakkında genel bilgiler vermiş, yazarı ve dünyasını tanıtmış. Daha sonra Cahiz dönemine kadarki İslam Dünyasındaki Türkler hakkında bazı bilgiler, anektodlar düşmüş. Burada Arap medeniyetindeki bazı düşünür veya komutanların vb. kişilerin Türkler hakkındaki sözlerine/düşüncelerine ve Araplarla ve İslamlaşmış Araplarla ilk temaslarına değinen kısa bir tarihi özet de sunulmuş. Türklerin, İslam ordularında hizmete girişleri de anlatılmış ki o dönemler daha 8. ila 9. y.y.... Yani bildiğiniz gibi Türklerin toplu olarak İslam'a akın etmesi 10 y.y.'lı buluyor ama bu demek değil ki öncesinde İslam ile tanışan ve Müslüman olan Türkler yoktu. Bu bölümde muhtemelen en çok ilginizi çekecek olanı da İslam Dünyasındaki ilk Türk alimleri olacak. Örneğin; Ubeydullah b. Sureyc(748) bir müzisyendir ve ilk hadis ve meğazi alimlerindendir. Bizzat Hz. Hüseyin'in kızı Sükeyne tarafından himaye edilmiştir.

Kitabın üçüncü bölümünde bu eser üzerine yapılan çalışmalardan ve Eski Arap kaynalarında Türklerden ve yaşayış şeklinden bahseden bazı eserlerden bahsedilmiş. Daha sonra Cahiz'in iki bölümden oluşan metnin tercümesine geçilmiş. En son bölüm ise Cahiz'in diğer eslerinden alıntılara ait. Yalnız bu kısmın Türkler ile ilgili yok, daha çok onun fikirleri üzerine alıntılar ki en çok öğretici olduğunu düşündüğüm kısım burası oldu; oldukça hoş düşünceleri var, kafa karıştırıcı veya katılmadığımız düşünceleri de mevcut olacaktır elbette.

Şahsen başarılı bulduğum bir çalışma. Sizlere de tavsiye ederim; o dönemdeki Türkler ve Araplar hakkında hoş bilgiler içeriyor.


                                                  (Soluk renkli fiyat, etiket fiyatıdır. Üstündeki ise internet fiyatıdır.)