kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Şubat 2016 Perşembe | By: YeniAy M.

Yavuz Sultan Selim Han



UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.


"Yavuz Selim Han'ı bir de bu şekilde okuyun."

KÜNYE

Yazar: Mustafa Armağan
Yayıncı: Timaş Yayınları
Sayfa: 304
Baskı Yılı: 2014

Dokuzuncu Osmanlı padişahı olarak 1512 yılında tahta geçen ve 8 yıllık hükümdarlığı süresince Osmanlı Devleti’ni maddi ve manevi olarak asırlarca ayakta tutacak sağlıklı bir bünyenin temellerini maharetle döşeyen Yavuz Sultan Selim’i hiç böyle okumadınız! Fatih’in kalem ve kılıç örsünde dövdüğü, Bayezid’in sabır ateşinde şekillendirdiği bu “altın zincir”in halkaları nihayet Yavuz’un usta ellerinde titizlikle işlenmiştir. Mustafa Armağan, Osmanlı’yı yeniden kuran sıra dışı sultan, zamanın İskender’i, şarkın fatihi Yavuz Sultan Selim’in hayatını, bilinmeyen yönleriyleYavuz Sultan Selim Han kitabında anlatıyor.
* 40 bin Alevi’yi kesti mi?
* Portekizlilerin Peygamber Efendimiz’in mezarını kaçırma girişimine nasıl dur dedi?
* Hilafeti devralmadı mı?
* Neden Batı’ya değil de Doğu’ya seferler düzenledi?
* Küpe takar mıydı?
* İnsan olarak nasıl bir padişahtı? Hobileri ve ilgi alanları nelerdi?
* Suriye-Mısır seferlerine dair bilinmeyenler...
* Ders kitaplarında neden yanlış anlatılıyor?
* Okur ve “kitap kurdu” olarak Yavuz’u ne kadar tanıyoruz?
* Kürtler aleyhine söylediği iddia edilen sözlerin gerçeği...
* Can dostu Hasan Can’ın kaleminden Yavuz Sultan Selim!
Kafanızı karıştıran tüm bu soruların cevabı ve daha fazlası Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı,Ufukların Sultanı Fatih Sultan Mehmed kitaplarıyla Osmanlı Padişahları’nı gerçek yönleriyle okurlarına sunan Mustafa Armağan’ın Yavuz Sultan Selim Han kitabında…
Okulda tarih derslerini aldığımızdan beri ağırlık olarak üzerinde durulan padişahlar Fatih ve Kanuni olmuştur. Bunun dışındaki padişahların ismi ya pek geçmez ya da şöyle bir bahsedilir, üzerinde durulmadan geçilir gidilir. Kaldı ki bahsi geçenlerin de sadece savaş becerileri anlatılır, sanki tarih ve şahıslar savaşlardan ibaretmiş gibi! Hali ile biz ne ecdadımızı adam gibi tanıdık ne de geçmiş devletlerimizi, kültürümüzü. Ortada ciddi bir kasıt olduğunu da düşünüyorum! (İnsan okullarda hiç mi Türk-İslam / Türk Sanat-Kültür tarihi öğretmez? Tarih değil mi bu? )

Mustafa Armağan takip ettiğim ender tarihçilerden biridir. Daha önce 'Avrupa'nın 50 Büyük Yalanı' ve 'Büyük Osmanlı Projesi' gibi nadide eserlerini okuma imkanım olmuştu. Hepsi de oldukça bilgilendirici ve aydınlatıcıydı zannımca.(Ayrıca Derin Tarih isimli harika bir tarih dergisi de çıkartmaktadır; her ay alırım, tavsiye ederim.) Kendisinin Yavuz Sultan Selim Han hakkında yazdığı kitabı görünce de hali ile oldukça meraklandım ve okumak için tutuştum. Kitabı yavaş yavaş, hazmederek, sindirerek okudum ve bitti.

Yavuz Sultan Selim Han çoğumuzun yanlış tanıdığı veya hiç tanımadığı sır dolu bir padişah portresi çizmiştir bunca zaman. Mustafa Hocam da yazdığı kitapla bu portreyi daha bir belirginleştirmiş ve bize ciddi bir resim ortaya çıkartmış, sağ olsun. Zaten sevdiğim padişahlardan biriydi, şimdi çok daha sevdim kendisini. Fatih'in torunu olarak bu sıfatı cidden hak etmiş bir şahıs olduğunu kitabı okuyunca görüyoruz. Ayrıca böyle bir padişahın 8 yılda yaptıklarını görünce, eğer bir 8 yıl daha yaşasaydı, kim bilir neler yapacaktı? sorusunu kendimize sormadan edemiyoruz.

Kitapta, Yavuz'un şehzadelik döneminden vefat ettiği döneme kadar yaşadıkları, yaptıkları ayrıntı ile gözler önüne serilmiş. Gerçi yazara göre bu yazılıp çizilenler deryada bir su damlası ama olsun, kafamda Yavuz konusunda ciddi bilgiler birikti, kendisini tanıyormuş gibi hissetmeye başladım. Kitabın içeriğinde Yavuz'un aldığı kararların arka planına da değinildiği için; örneğin gerek Safevilere gerekse Memluklara sefer kararı almasındaki siyasi ve zaruri nedenler, daha sağlıklı ve verimli bir kitap ortaya çıkartmış yazar. Ayrıca Yavuz'un olaylar karşısındaki tutumu ve hareketlerini örnek aldığımı söylemek isterim. Hem kendisi de benim gibi bir kitap kurdu olduğu ve süse meraklı olmadığı için, ortak bir yönümüzün olmasına ayriyeten çok sevindim. :)

Yazarımız kitapta yukarıda bahsi geçen sorulara ve daha fazlasına cevap verdiği için Yavuz konusunda oldukça tatmin edici bir eser var karşımızda. Eğer bu sırlı padişahı merak ediyor ve daha yakından tanımak istiyor iseniz, kesinlikle bu kitabı edinmenizi tavsiye ederim.

Yazarımıza tekrar ve tekrar teşekkür eder ve darısı diğer padişahların da başına derim.



(Soluk renkli fiyat, etiket fiyatıdır. Üstündeki ise internet fiyatıdır.)


21 Kasım 2015 Cumartesi | By: YeniAy M.

Kelt Mitolojisi



UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.

"Kelt Mitolojisi Üzerine"


KÜNYE

Yazar: Bill Price
Yayıncı: Kalkedon Yayınları
Sayfa: 126
Baskı Yılı: 2011(1.Baskı)

Bu çalışma kuzeybatı Avrupa’nın Atlantik kıyılarının toplu olarak Keltler diye bilinen -İrlandalı, Galli, İskoç, Manx, Cornish ve Breton- halklarının hayatta kalan mitolojisiyle ilgilidir. Kitap genel olarak mitlerin ne ve niçin olduklarını kısaca ele alarak başlamaktadır. Ardından Romalılar gelmeden önce Britanya ve İrlanda’da yaşayan Kadim Keltler’in aslında kim olduklarını ve içinde yaşadıkları toplumun yapısını ele alır. Son bölüm ise genel olarak hikâye anlatımıyla ve sözlü geleneğin bir parçası olarak Hıristiyanlık öncesi kültür içerisinde oluşan mitolojik hikâyelerin Hıristiyanlığa dönüşümde nasıl ve ne biçimde canlı kalıp modern çağdaki bizlere ulaştığıyla ilgilidir. Bu kitap, hikâyeler ve hikâye anlatımı, bu dünya ve öbür dünya hakkındadır. Hikâyeler acıklı, romantik, etkileyici ya da gülünç, bazen de bunlardan bazılarının bileşimi olabilir. Bunlar büyüleyici ya da acımasız biçimde gerçekçi, ölçü olarak destansı ya da çok kişisel, sembolizm ve ima dolu ya da tamamen doğrudan, zekice gerçekleştirilmiş edebiyat çalışmaları ya da zaman zaman icat edilmiş saçmalıklar olabilir. Bu hikâyeler ozanlar ve hikâyeciler tarafından anlatıldığında dünya çok farklı bir yerdi ve bizler bunların içerdiği gizli anlamların ve göndermelerin hepsini muhtemelen asla tam olarak anlamayacağız, ama öyle bile olsa, bunlar halen içinde yaşadığımız dünyayla alâkalı olabilir. Tüm büyük sanatlar gibi Kelt mitleri de temel olarak insan olmanın nasıl bir şey olduğuyla ilgilidir ve diğer şeyler değişse bile bu çoğunlukla aynı kalan bir şeydir.

Yeni kitabımı yazmak için bazı kitap türleri okumaya karar verdim. Çünkü genel olarak yazdığım alanın dışına çıkacağım. Konumuzun geçtiği yere bakarak bana fikir verir umudu ile bu kitabı aldım. Kitap vaat ettiğini pek vermiyor. Ciddi, düzgün bir araştırma kitabı beklerdim ama genel olarak havada asılı kalan; olabilir, edilebilir, tahmin ediliyor, iddia ediliyor, geniş çerçevelerce kabul edilmiyor... tarzında yazılmış.

Bir de Kelt Mitolojisi deyince, insan bunları yazıp çizen bir kitap zannediyor. Çok yanıltıcı bir ismi var. Ben böyle bir kitap aldım sandım ama bir baktım mitolojiden çok KELT MİTOLOJİ TARİHİ deseymiş daha doğru olacakmış. Yazan adam yazmaya karar vermiş de yazmış gibi. Edindiği birkaç bilgiyi kendi fikrini belirterek kasmış bize. 126 sayfalık bir kitaptan ne beklenirdi ki? Alırken o kadar dikkat etmedim sayfasına, bir daha dikkat etmem lazım böyle şeylerde. Yani A4 kağıda döksek en fazla 50-60 sayfa yazmış, göndermiş yayınevine. Bir uzmanlığı var mı bu adamın, merak ettim.

Genel olarak sıkıcı ve kafayı bulandırıcı bir dili var. Akışkan değil. Baygınlık geçirirdim daha uzun olsaydı. Hiçbir bilgi edinmiş hissetmiyorum. Adam "Kelt ismi yerel halkın gerçek ismi değil." diyor ama bu konuda başka bilgi var mı? Yok. De kardeşim kimdir kelt dediğimiz adamların yerel ismini...! Yok! Kitaptan genel olarak öğrendiğim tek şey, bu adamlar İngilizler yüzünden tüm kültürel bağlarından kopartılıp nerede ise köksüzleştirilmişler.

Aman dikkat! Bize de yapılmaya çalışılan bu. İzin vermeyin. Sonra yüzyıllarca başkalarının egemenliğinde sessiz sedasız yaşarız, Allah korusun.

Puan: 10/2

Kitap Fiyatı: 12 TL
12 Haziran 2015 Cuma | By: YeniAy M.

Büyük Osmanlı Projesi



UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.

"Hatırla onu! Hatırla Kendini!"

KÜNYE


Yazar: Mustafa Armağan
Yayıncı: Timaş Yayınları
Sayfa: 304
Baskı Yılı: 2014

Kitabı aldığımda, yazarın, kitabın ismine bakarak günümüz üzerinden bir iç-dış politika geliştirdiğini zannetmiştim. Benim gibi düşünen varsa bilsin ki aslında öyle değil, tam olarak değil. Mustafa Armağan, bize, unuttuğumuz/unutturulan ecdadımız-tarihimiz olan Osmanlı'nın bilinmeyenlerini, anlatılmayanlarını yazarak, tarihi şuurumuzu uyandırmaya çalışıyor. Nitekim kitapta bunun ne denli önemli olduğuna dikkat çekiyor ki göreceksiniz; biz unutmuş/unutturmuş olabilirler ama onlar hatırlıyor ve bu korku ile üzerimize geldikçe geliyorlar; ayağımıza ve ellerimize prangalar takıyorlar. Onların en büyük korkusu bu prangalardan kurtulup, yeniden ayağa kalkmamız!

Muhakkak ki kitapta anlatılan şeyler, tarihimizin- ECDADIMIZIN bilinmeyenlerinin-anlatılmayanlarının tamamını kapsamıyor. Fakat bu kadarı bile bizi uyarmaya yetecek, gururlandıracak ve yeniden hatırlamamızın ne kadar önemli olduğunu hatırlatacak cinsten!

Geleneğim üzerine kitaptan birkaç önemli kısmı sizinle paylaşacağım.

Yazar, sürekli okutulan tarihe göre Osmanlı'nın gerileyip gerilemediğini, sorguluyor. Bunu anlatan bazı tarihçilerimizin(!) bunu dillendirme şekli ve Osmanlıya aşağı bakış açısı da ayrı bir kondur. Şahsi fikrim, bir ülkenin yıkılması için illa ki bir gerileme sürecinden geçmiş olması gerekiyor ama yazara göre bu durum her zaman bu şekilde evrilmemektedir. Kaldı ki gerileme sürecinin başlangıcı komiktir; Sultan Süleyman'dan sonra Osmanlı'nın gerilemeye başladığı anlatılmıştır. İyi de ondan itibaren yıkılışına kadar 3,5 asır geçmiştir; yani 357 yıl gibi bir süre. Nasıl bir gerileme ki bu 357 yıl boyunca sürmüş, Osmanlı dayanmıştır? Bu mucizenin sırrı nedir? Bize de söylesinler zira 2020 yılına gelindiğinde bir çok ülkenin çöküp yıkılacağını söyleyen uzmanlar var.

Yazar, Ortaçağ'dan Yeniçağ'a geçişi de sorgulamakta hatta bizatihi Ortaçağ kavramına bugün yüklenen anlamı deşmektedir. Bu konuya başka pir dediğimiz tarihçilerden de duymuştum. Osmanlı-Müslüman alemi hiç ortaçağ(günümüz anlamı ile) yaşamış mıydı ki yeniçağa girmiş olsun İstanbul'un fethiyle? Buna delalet yani işaret eden bir veri yoktur! Yani Türkler-Müslümanlar(Osmanlı) hiçbir şekilde ortaçağ döneminde yaşamamıştır. Kaldı ki batı için o dönemlerde ortaçağ kavramı günümüzden de çok farklı bir manadadır. Kısaca özetlersek; ortaçağ, din adamlarına göre, bir kısmı gerçekleşmiş fakat henüz kemal noktasına ulaşmamamış(bitmemiş) bir projenin 'orta'sını ifade etmektedir. Yani bugünün eski ABD başkanı Bush'un defalarca dillendirdiği gibi 'Yeni Dünya Düzeni' projesi gibi veya aynı proje olduğunu düşünmekte beis(sakınca) görmüyorum.

Avrupa'nın Kanuni Korkusu isimli başlıkta hayli bir ilginç. Başlığı bir çeşit deyim gibi görebilirsiniz. Kanuni'nin zamanındaki gücü ve Avrupa'ya kök söktürmesi üzerinde bıraktığı izin etkileri bugün Türk korkusu olarak devam etmektedir... Ayrıca kapitülasyonlar konusunda çok bilinen bir yanlışa açıklık getiriyor; Kanuninin kapitilasyonlar ile ülkeye zarar verdiği izlenimi(ben dahil) bir çok vatandaşın zihninde yer edinmiştir. Lakin Kapitülasyonlar, Osmanlı'ya 19. yüzyılda bela olmaya başlamıştır, öncesinde değil. O zamana kadar kar getiren, lehimize olan bir ticari anlaşmaydı. Eh, bir insanın 300 yıl sonrasını görmesini bekleyemeyiz, değil mi?

Bu bilgiler, kısa ve öz şekilde çerezlik olarak size sunulmuştur. Detaylarını ve daha fazlasını kitabı edinerek öğrenebilirsiniz ki almanızda yarar olduğunu söylemem gerekir. :)

Puan: 10/9

Kitap Fiyatı: 16 TL 

16 Ekim 2013 Çarşamba | By: YeniAy M.

Bir Geyşa'nın Anıları

 
 UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.
 

Geyşa dünyasına hiç girdiniz mi? Günümüzde yok olmuş bir dünyayı tecrübe etmek istiyorsanız eğer, muhakkak bu kitabı okuyun.

 
 
İkinci dünya savaşının önceki yıllarında, Japonya'nın bir balıkçı köyünde yaşayan Chiyo'nun yaşamını konu alan bir kitap. Ama öylesine bir hayattan bahsetmiyoruz. Chiyo, annesi, babası ve ablası ile fakir bir ailedir ama annesinin ölümünden sonra hayatı tamamen değişecektir. 
 
Babası iki kız kardeşi para karşılığında, oranın zengini olan Bay Tanaka isimdinde birine satar. İki kız kardeş oradan oraya sürüklenirken, en azından birlikte olacaklarını düşünürken, ayrılırlar. Çünkü ablası istenilen ölçütlere uygun bir kız değildir. Ablasının nereye gittiğini, kendisinin de nereye gideceğini bilmeden bir evde bulur kendini. Odasından hiç çıkmayan yaşlı bir kadın, otoriter bir patroniçe ve yardımcısı ile evin para kazandıran kızı olan ünlü bir Geyşa kız... Bir Geyşa olması için satılmıştır ve Geyşa evi olarak da anlayacağımız bir okiyaya getirilmiştir. Orada "Balkabağı" ismini taktığı kendi yaşıtlarında bir kızla birlikte, Geyşa okuluna gidip eğitim alacaktır ama burada durmak istememektedir. Ablasını da bulup, kaçmak istemektedir. Ama kıza maddi olarak harcama yapan evin sahibesi, kızı göndermeye niyet etmez. Ancak bir geyşa olup, onun için harcanan parayı karşılar ise gitmekte serbest olabilecektir. Zaten Chiyo'nun da bir özelliği vardır. Masmavi gözlere sahiptir. Bu özelliği ve kızın güzelliği, evin geyşası olan Hatsumomo'nun hiç hoşuna gitmez. Kendisi yaşlandıkça, bu kız güzelleşecektir. Kızı kendisine rakip gördüğü için evden gitmesini istemektedir. Bunun için de ablasının yerini söyler.
 
Ablası Satsuna bir geneleve satılmıştır. Ablası ile anlaşan Chiyo kaçmak için tertip düzenlerler ama Chiyo kaçarken çatıdan düşer ve yaralanır. Bu da yakalanmasına sebep olur. Satsuna kaçmıştır ve bir daha da onu görmeyecektir. Bir okiyayadan kaçmak utanç kabul edildiğinden Chiyo'nun Geyşa eğitimine son verilir. Bundan böyle evin hizmetini görecektir. Artık evine dönmek için hiçbir umudu olmayan Chiyo, ağlarken karşılaştığı bir adama aşık olur. Bir şirketin başkanı olan ve kendisinin de "Başkan" olarak çağırdığı adam, kızımıza bir amaç verir. Aşık olduğu adamı yeniden görmek ve ona ulaşabilmek için Chiyo Geyşa olmaya karar verir. Ama aşması gereken bir sorun vardır. Okiyayanın sahibesinin iznini alması gerek ve şimdilik buna niyetli değildir.
 
Bir Geyşa asla fahişelik yapamaz. Orada burada erkekler ile gönül ilişkisi kurup birlikte olamaz. Yaparsa adı lekelenir. Ucuz kadın değildir. Geyşalık bir sanattır. Hatsumomo bu kuralı biraz çiğner ve Chiyo buna şahitlik olur. Evin sahibesi de bunu öğrenince çılgına döner ama Hatsumomo intikamını kızdan alır. Zira onun ihbar ettiğini düşünmektedir. Bir gün Hatsumomo'nun en büyük rakibi ve en gözde geyşa olan Mameha'ın kimonasını lekeler ve bunu Chiyonun üzerine atar. Birkaç gün sonra okiyaya gelen Mameha gelir. Bir isteği vardır. Chiyo'nun Geyşalık eğitimini üstlenecektir. Sahibeyi ikna etmeyi başardıktan sonra artık Chiyo, Mameha'nın öğretmenliği eşliğinde Geyşalık eğitimine başlar. Artık ismi Sayuri'dir.
 
Sayuri büyüdükçe güzelleşir, güzelleştikçe de ilgi çekici olmaya başlar. Eğitiminde de çok yol kat eden Sayri, Hatsumomo için gerçek bir rakip olmuştur ve kadın önünü kesmek için de çeşitli oyunlara başvurur. Bu sırada bir sumo güşeri maçında Başkan ile tekrar karşılaşan Sayuri için çok heyecan verici bir an olmuştur. Ama elbette ki çocukken karşılaşmış olduğu kızı, başkanımız tanımaz(O göze sahip bir çocuk nasıl hatırlanmaz be arkadaş!). Bu Sayuri için hayal kırıklığıdır. Kızımızın bundan sonraki amacı ona olabildiğince yakın olmak ve kendisini fark ettirmektir. Ama istediği gibi olmaz. Sürüyle terslik ortaya çıkar.
 
Günün birinde bir Geyşa için dönüm noktasından biri olan "mizuage" gelir çatar. Bu bir Geyşa için özel bir andır. Acemi bir geyşanın, geyşa olma merasimi gibi bir şeydir. Aslında biraz rahatsız edici bir şey. Çünkü bir yere toplanan erkekler, kızın bekaretine sahip olmak için açık arttırma yaparlar. Sayuri bu açık arttırmanın başkanın da katılmasının ve kazanmasını ister ama arzu ettiği sonuç olmaz. Bundan sonrası ise ikinci dünya savaşının başlaması, ülkesinin işgali ve benzeri ek sorunlar ile zaten küçükken alt üst olan hayatının yeniden altüst olması ile kitap devam etmekte. Kızımız Nobu-San'dan kurtulacak mı? Başkanın gönlünü çalacak mı? Bunlar güzel sorular. :)
 
Kitap hakkındaki genel görüşüm: Kullanılan dil, konu ve konunun işleniş şekli harika! Gerçek bir hayat hikayesini romanlaştırılmış hali duruyor karşımızda. Geyşa dünyası gözler önünde! Yazar çok başarılı bir çalışma yapmış. Tekrar tekrar okuyup, sıkılmayacağım ender kitaplardan biridir. Her defasında heyecan verici.
 
 
Kitap önerisi: Almazsanız çok şey kaçırırsınız.

Puan: 10/10

Kitap Fiyatı: 28 (idefix ve d&r'den daha ucuza bulabilirsiniz. İki kitap birden alırsanız, en azından kargo fiyatıyla daha uygun olur, bence. :) )

KARAKTERLER

 
Sayuri, küçük yaşta bir Geyşa evine satılan ve ileride çok ünlü olan bir Geyşa'dır. Geyşa olmasının arzusunda yatan şey Başkan ismini taktığı, aşık olduğu bir adam ama işin özünde Geyşa olmaktan başka çaresi yoktu. Masmavi gözleri onun en büyük özelliğidir. :)
 
 
Hatsumomo Sayuri gelmeden önce gayet rahattı. Dönemin en ünlü geyşalarından biridir ama son derece kıskanç ve haset bir kadın ama güzel. Sanırım elinde tek sahip olduğun şey "bu" olunca, onu kaybetmemek için elinden geleni yapıyorsun. Kızı da anlıyorum.
 
 
Mameha döneminin en ünlü Geyşa'dır. Öyle ki kendine ait bir beyi bile vardır. Aslında bizim "kapatma" dediğimiz bir durumu var. Zengin bir Japon adam kendisine ev almış, tüm ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Mameha da sadece ona hizmet eder, aşk yaşar. Bir Geyşa için en büyük başarı budur. Sayuri'nin öğretmeni ve arkadaşıdır. Ayrıca Hatsumomo ile çocukluk arkadaşı ve rakiplerdir.
 


 
 
7 Ekim 2013 Pazartesi | By: YeniAy M.

Çalıkuşu

 
UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.

 

Ayakta kalacak kadar azimli ve güçlü olmak tamam da, sorunlar ile yüzleşmeden her defasında kaçarak  yeni bir hayata başlayarak mutluluğa kavuşacağına inanmak...?


Çok sevdiğin kitaplardan biridir. Reşat dedemizin en başarılı kitaplarının en üst sırasındadır. Okumadan ölmemeniz gerekir. :)

Çalıkuşu lakaplı kızımızın asıl adı Feride'dir. Feride son derece akıllı, azimli ve kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenip, durmayı da başaracak kadar güçlü bir kızdır. Bir de güzelliği dillerde bir hanım. Ama hayatı kendi kadar şatafatlı değil, maalesef. Babası Osmanlı ordusunda bir askerdir. Annesi küçükken ölür ve babası da göreve gitmek zorundadır. Kızın teyzeyi vardır ama erkek gibi olan Feride eğitim görmek zorundadır. Aileye de yük olsun istemez babası zaten. Bu yüzden de Fransız bir yatılı okula kayıt ettirir ve gider. Bir süre sonra ise babasının da savaşta şehit düştüğü haberi gelince küçük kızımız hem yetim hem öksüz kalacaktır. İşte tam da bu yüzden hayata sıkı sıkı sarılmak, eğitimini en iyi şekilde tamamlamak ve mezun olmak zorundadır. Feride, ağaçlara tırmanmayı sevdiği için çalıkuşu ismi ile anılır. Şen şakrak bir kızdır.

Tatil dönemlerinde teyzesinin evinde kalıyor ama Allah var, ne teyzesi ne eniştesi kızı ortaya koymuyor, kendi çocukları gibi davranıyor. He bir de Kamuran var(ismi farklı yazılıyor da bizim dilimiz ancak bu kadarına dönüyor. :D )... Kuzeni... Teyze oğlu.... bir de ismini şimdi hatırlayamadığım kız kuzeni daha...O kızı anmasak da olur aklımda bile kalmamış. Kamuran yakışıklı ve terbiyeli bir İstanbul beyefendisidir. Aynı zamanda da bir hekimdir.

Feride, içten içe kuzeni Kamuran'a aşk duyduğundan, hani sevdiğin insana bulaşırsın misali sürekli olarak bu oğlanla didişir, kavga eder. Ama aynı zamanda diğer insanlara göstermediği bir çekingenlikle de yaklaşır. Hani aşık olduğunuz insana çekilirsiniz de ama aynı zamanda (tek taraflı aşksa) kaçma isteğiniz doğar ya içinizden... he işte o mantık.... Neyse sonunda kızın aşkı ortaya çıkar ve bizim Kamuran da kıza karşı pek boş olmadığını göstererek evlenme teklif eder. Bizim Çalıkuşu da elbette seve seve kabul eder. Kamuran'ın 4 yıllık, evden uzakta, görevi sonrası evleneceklerdir. Dört yıl hızlıca geçer ve dönüşlerinde düğün hazırlıkları başlamıştır. Ama gelin görün ki evlenmesine günler kala bir kadın Feride'nin eline bir mektup tutuşturur ve "Kamuran başkasını seviyor." der. Bunun üzerine bu acıya dayanamayan Feride evi terk eder.

Eğitim aldığı için öğretmenlik yaparak hayatını geçindirebileceğini düşünen Feride, sonunda Bursa'ya öğretmen olarak atanır. Önceleri merkezde bir görev tayinidir bu ama okulun müdürü allem eder kullem eder kızı ilin köyüne gönderir ama köy de düzgün bir okul bile yoktur. Eh doğal olarak ne beklerken ne bulan kızımızın burada olmaktan nefret etse de zaman içinde her insan gibi, yaşadığı yere alışmaya başlar. Burada bir kızı evlatlık edinir. Ama bir gün gelen müfettişin "bu okulda ders işlenmesi mümkün değil!" deyip harap okulu mühürler, kızı da merkeze yollar. Burada da insanlar ve öğrenciler ile iyi ilişkiler kurmuştur. Öyle ki Şeyh Yusuf isimli biri bu kıza aşık olmuştur. Yakınlardır da ama adam hastalanıp ölür. Aşkını öğrenip, adam da ölünce herkesin içine çıkmaya utanan Feride buradan da ayrılır. Göçebe kızımızın Feride Çanakkale de öğretmenliğe başlar ve zengin ailelerin çocuklarına ders verir. Bir gün ise bu zengin ailelerden birinin oğlu Feride ile evlenmek ister. Bunun üzerine buradan da gitmek ister ve İzmir'e gider. Ha bire oradan oraya kaçan genç kızımız sonunda bir ailenin yanında kalıp, çocuklarına ders veriyordu ama ailenin oğlu kızı taciz eder. Bir de aşık olduğu oğlanın, Kamuranın, evlendiği haberini alınca iyice kötü hisseder.  Derken sonunda Kuşadasına gider. Tam her şey yoluna girmiş iken savaş başlar ve okulu hastaneye dönüştürülür.  Bu dönemde hasta bakıcılığını yaptığı İhsan Bey'in evlenme teklifini kabul eder. Amacı hem acıdığı adama karşı duyduğu şefkat hem de sevdiği adamı unutmadır ama İhsan beyin gözünden bu kaçmaz ve evlenmekten vazgeçtiğini söyler.

Ama savaş sonrası ölen evlatlığının acısı Ferideyi artık iyice yıkmıştır. Kızı gibi sevdiği Feride'yi yanına alan Hayrullah Bey, bir süre sonra çıkan kötü dedikoduları engellemek için Feride ile evlenir. Ama bu evlilik kağıt üzerindedir. Sonunda bu emiceyi de hastalıktan kaybederiz. Hayrullah bey, Feride'den son bir dilek diler. İstanbul'a git ve Kamuran ile konuş. Kamuran evlendiği eşini çoktan kaybetmiştir. Hayrullah Bey aracılığı ile Feride'nin günlüğü de eline geçer ve her şeyi öğrenir. Kamuran Çalıkuşunu çok seviyordur. İşin komik yanı ise her şeyin sonunda Feride'nin farkında bile olmadan sevdiği adam Kamuran ile evlenmesidir. Eh, benim her daim saçma bulduğum "vekil vekaletli" evlilik işi bu kitapta Feride'nin mutlu olması ve huzura kavuşması için işe yaramış duruyor. :)

Kitap hakkındaki genel görüşüm: Kitabın kurgusu güzel, anlatımı güzel. Dil her zaman ki gibi ;) Doyurucu ve insana dersler veren bir kitap. Benim bu kitaptan edindiğim en büyük ders "KAÇ KAÇ NEREYE KADAR?" oldu. :)

Kitap Okuma Önerisi: Almazsanız çok şey kaybedersiniz. Hazır dizisi de başladı. :D

Puan: 10/10


Kitap Fiyatı: 11

KARAKTERLER
 
 
"Çalıkuşu" Feride ve Kamuran :)
 
 
İnşallah, dizi kitaba en az %90 uyumlu giderler de Feride'nin göçebe hayatını ve oralarda yaşadıklarını iyi görürüz. Kitap Feride'nin gözünden anlatılıyor. Bundan dolayı Kamuran'ın yaşadıkları senarist kurgusu olacak. Yan konu olarak malum Tanzimatçı hareketler görüyoruz dizi de. İnşallah fazla değinmeden öyle geçer giderler. Yoksa yan konu ana konuyu zapt eder konumuna gelebilir. Sık yapılan bir hata!
 

Yaprak Dökümü


 
UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.

 

Zamane dünyasında namuslu ve idealist kalmak ne kadar da zor değil mi? Ama bence en zoru bu yönde çocuklarınızı yetiştirmek.

 

Kitabımız Ali Rıza Efendi ve ailesinin son dönem yaşamlarını konu alıyor. Ali Rıza Efendi küçük bir bürokrattır. Annesi ve kardeşleri ölene kadar İstanbul'da yaşamış daha sonra, onların ölümü üzerine, İstanbul'u terk ederek 25 yıl boyunca Anadolu'da görev yapmış, evlenmiş ve aile kurmuştur. Bir oğlu ve dört kız çocuğu sahibi olmuştur. Daha sonra ise bir vesile ile tekrar İstanbul'da yaşamak için geri dönüş yapar. Elbette bunca zaman içerisinde emekli de olmuştur.
 
Yalnız İstanbul'a döndükten sonra hiçbir şey Ali Rıza Efendinin arzuladığı gibi gitmez. Ali Rıza Bey gelenekçi bir insandır ve idealist, ahlak kurallarına düşkündür. Gelin görün ki değişen zamanda çocukları, özellikle de kızları, babalarının dayattığı geleneksel yaşam ile, zamanın getirdiği ve daha ilgi çekici olan ahlaksal olarak gerilemiş yaşam tarzı arasında çatışma yaşarlar.  Daha Türkçesi Türk yaşam tarzı ile modern olduğuna inanılan Batı yaşam tarzı arasındaki yozlaşmış hayatları konu alıyor diyelim.
 
Necla ve Leyla arasındaki zenginlik ve hırs kapışmasının getirdiği aile felaketi ve kendi sonlarını hazırlamaları. Babasına en çok benzediği sanılan Şevket'in evli bir kadınla ilişki yaşayıp, evlenmesi ve çalıştığı bankadan para çalıp hapse düşmesi. Fikret'in, evin en büyüğü, tüm bu parçalanmışlardan ve huzursuzluktan kaçmak için kendisinden yaşça biriyle evlenip evden ayrılması gibi parçalanmışlar görüyoruz. Bana göre olan en çok Ayşe isimli evin en küçük çocuğuna oldu. Tüm bunlara maruz kalıp ruhsal olarak çökmüştür kız. Yazarımız onun iç dünyasına pek değinmese de tahmin etmek zor olmasa gerek? Kısacası bu kitap batı kültürüyle yozlaşan bir ailenin nasıl param parça hale geldiğini, kendi eden kendi bulur sözünün de güzelce canlandırılmış olduğu bir eser.
 
Kitap hakkındaki genel görüşüm: Yazar bize, bana göre, modernlik sayılan Batı kültürünün aile hayatlarımızı, insanlarımızı, toplumlarımızı nasıl da yozlaştırdığını, mahvettiğini tek bir aile üzerinden bize güzelce göstermiş. Kitabın geçtiği dönem çok eski dönemler ama okuduğunuzda günümüz ile aynı ahlaki yozlaşmaların hatta daha fazlasının olduğuna şahitlik edeceksiniz. Kitabı okuyanın çıkartması gereken dersin iki şey olduğuna inanıyorum: İlki Batı kültüründen uzaklaşın, kendi özünüze dönün aksi halde ahlaki yozlaşma ile kendi hayatını çökertirsiniz; ikincisi ise ebeveynler ne isterlerse istesinler, nasıl yetiştirirlerse yetiştirsinler, çocukların gelişimine ancak bir noktaya kadar katkı sağlayabiliyorlar. O noktadan sonra ip avucunuzdan kaçıp gidiyor, yapacak bir şey olmuyor. Ailelere tavsiyem çocukları kendi istediğiniz şekilde yoğurmaktan ziyade onlara vermeniz gereken belli başlı ahlaki değerleri doğar doğmaz aşılamaya başlarsanız ve iyi ile kötüyü onlara gösterirseniz çocuklarınızı ahlaki yozlaşma ve çöküşten koruma şansınız yüksek olacaktır.
 
Kitap eski dönem dili ile yazıldığından şimdiki nesil için ağır kaçabilir ama zaten "panpa (!)gençliği" Türkçe bilmediği için dilin hangi günümüzde yazıldığı pek önem arz etmiyor. Onlar için "şyle br ktp ckrtsk nsl olr?"


Bu arada söylemeden geçmeyim. Kitabımızın düzeni: konuşmaların ( - ) ÇİZGİ ile ayrılmasını seven arkadaşlar için güzel bir örnek çalışma ama artık konuşmalar bu şekilde ayrılmıyor. ;)
 
Kitap Okuma Önerisi:  Gençlere muhakkak tavsiye ederim. Hem Batı kültürünü bir bok zannetmemeleri gerektiğini öğrenmeleri için hem de Türkçe haznelerinin, cümle kuruluşlarını öğrenmeleri için. Ayrıca yazar ve kitap bir klasiktir. Tolstoydan önce kendi klasiklerimizi okuyalım. Kitap kalınlığı hayli bir ince. Bir günde biter.

Puan: 10/9
 
 Kitap Fiyatı: 16

KARAKTERLER

 
 
Sırasıyla evin en büyük çocuğu FİKRET, Leyla ve Necla, Ferhunde ve Şevket, evin annesi ve babası ve en küçükleri Ayşe.
 
 
Bu kitabın dizisi yapıldı, biliyorsunuz. Hangisi derseniz elbette KİTAP derim. Çünkü yapılan dizi sadece yozlaşmış bir aileyi anlatmıyor, aynı zamanda dizi yapımcılarının vs. de ne denli yozlaşmış olduğunu gösteriyor. Bir kerede tek bir trajedi yeter de artar bile. 

 

18 Ağustos 2013 Pazar | By: YeniAy M.

Türkler Niçin Müslüman Oldu?


UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.

Kılıç zorluyla mı yoksa kendiliğinden mi?

 

İsmail Hami Danişmend, bizlere tarihte bir yolculuğa çıkartıyor ve Türkleri İslam'a çeken etkenin ne olduğunu irdeliyor. Aslında yazarımızın en başından beri söylediği şey "Türkler kendi iradesi ile İslam'ı seçmişlerdir!"
 
Biz ise bunun nedenlerini görüyoruz bu kitapta. Bildiğiniz gibi bazı insanların aklında, kılıçla zorla Müslümanlaştırıldığımız vardır. Aksini söylesek bile bu fikirden vaz geç(e)mezler. Neden bu şekilde ben pek emin değilim. Mensubu bulundukları Türkler mi çok zayıf iradeli ve ödlek ki İslam dayatmasına karşı gelemediler yoksa İslam mı çok gaddar bir din ki herkesin boğazına kılıcı dayayıp öyle ya da böyle asimile edip(batılılar gibi), İslamlaştırıyorlar toprakları? İnandıkları bu mu? Gerçi, her iki durumda birbiri ile bağlantılı, yani biri varsa diğeri de var. Yani, ikisi de geçerli bir dayanak bu görüştekilere. Ben bunu son derece acımasız ve saygısızca buluyorum. Dahası içinde bulunduğu İslam'ı ve Türklük ile ilgili bir birikimi maalesef yok.
 
İsmail  Beyde bize, bu görüşlerin  yanlışlığını gösteren BELGELER ile cevap veriyor. Kitabımız önsözden sonra, Müslüman Arap ordularının, İslam öncesi Türk kavimleri ile olan savaşçılarına değinmekte.
 
Bu konuda birkaç kısa anlatım veriyorum.
"Araplar, Ermenilerin iç çatışmalarından yararlandılar ve bütün direnişleri kırarak İberya ve Gürcistan üzerinden Kafkasya'ya kadar ilerlediler. Fakat işte orada Hazar Türkleriyle karşılaştılar ve onların önünde durmaya mecbur oldular."
 
"Hayret edilecek bir şey ki, Araplar o harikulade hücumlarına bütün İran dağlarının ve o devrin iki büyük devletinin bütün askeri kuvvetleri direnememişken, Kafkasya kapılarında durmak zorunda kaldılar ve Kafkas geçitlerinin büyük bir devlet tarafından değil de, sadece yarı göçebe Hazarlar tarafından müdafaa edilmesine rağmen ilerlemeye muvaffak olamadılar."
 
Bu kısa anlatımları yazarımız tarihçi Michael Kmosko'nun ve Sedillot'un kitaplarından alıntılamıştır. Bana göre en can alıcı alıntılardan biri de Leon Cahun'un kitabından alıntıladığı şu cümledir: "Hakikat şudur ki Araplar silah kullanarak Türklerle başa çıkamamışlardır." Aynı şekilde Leon, Türklerin silahla veya benzer şeyle yenilemeyeceğini, çünkü Türklerin bu konuda üstün olduğunu ama konuşma sanatında acemi olduğunu ve Arapların da konuşma sanatında çok iyi olduğunu bu yüzden Türklere karşı kalan yegane silahlarının ancak siyaset ve güçlü hitap olduğunu da eklemiş.
 
Profesör Barthold, kitabında Leon'u destekleyen sözler eder. "İranlılardan farklı olarak, Türkler İslam orduları tarafından hakimiyet altına alınamamıştır. Ceyhun, Zerefşan ve Seyhun civarındaki medenileşmiş yörelerin fethinden sonra, Araplar 8. asır boyunca savunmacı bir siyaset takip ettiler ve tıpkı selefleri gibi bu nehirlerin yatakları civarında uzun surlarla hendekler vücuda getirdiler."
 
İkinci can alıcı alıntı ise Jean-Paul Roux isimli tarihçiden geliyor. "... Türklerin benzeri görülmemiş bir olay olarak İslam alemine katılışları fetihlerin zoruyla olmuş değildir. İslam'ın büyük savunucular ve üç büyük Müslüman milletten biri olan bu adamlar, mağlup edilerek ihtida ettirilmiş değillerdir."
 
Yazarımız bu kısımdan sonra Türklerin Müslüman Olmalarının Sebebi isimli bölümünde artık yavaş yavaş sebepleri sıralamaya başlıyor. Kısacası; eski inançları ile İslam inancı arasındaki benzerlikleri Türklerin kalbini çalan nokta oluyor. Elbette bu benzerliklerin ne olduğundan bahsediliyor. Daha sonra ise ayet ve hadisler ile Türklerin İslam bayrağının sancaktarlığını yapacağı ile ilgili deliller sunuyor(elbette bu Arapların yerine geçecek millet meselesi Türkler yerine başka bir millet de olabilirdi. Bu şekilde bakalım olaya.)
 
Kitap hakkındaki genel görüşüm: Kitabı görür görmez kapıvermiştim ki amacım başka bir kitap aramaktı. Yazar Danişmend devletinin kurucu soyundan ve Osmanlı çocuğu diyebilirim. Türkçe lehçeleri dahil Fransızca, Almanca, Sümerce ve Latinceyi konuşan, okuyup anlayan biridir. Eski toprağımız elbette yaşamıyor, 60'lı yıllarda vefat etti. Kitapta anlattığı, söylediği her şeyin tarihsel bir kanıtını sunmakta. Kanıtları devlet arşivlerinden ziyade, döneminin ve kendi dönemi öncesinin büyük tarihçilerinin yaptığı araştırmalar aslında. Tarih kitaplarında olmazsa olmaz "kanıt-belge" sunma olayı bu kitapta başarılı şekilde sunulmuş. Yine de ben ağırlıklı olarak devlet arşivini seven biriyim ama bazı tarih sahneleri maalesef devlet arşivinden olmaz yani belge devlet arşivlerinden ibaret değildir! Aslında öyle bir dillendirmişim ki sanki kitap sırf alıntılardan yazılma gibi ama değil elbette! Dili de diğer tanıttığım kitapların ki gibi ağır değil, sıkmaz. Yazarın yaşı da ölüm tarihi de göz önüne alındığı zaman, bu kitabın yazım tarihinin ne denli eski bir zamana dayandığını söylememe gerek yok.
 
Kitaptan bazı kısımlar 
 


 
 
Kitap Okuma Önerisi:  Bu konuda ilgisi olup da almamak olmaz.

Puan: 10/9

Kitap Fiyatı: 10