dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Ekim 2018 Cumartesi | By: YeniAy M.

Hasta Toplumlar


KÜNYE
Yazar  Robert B. Edgertan
Yayıncı: Buzdağı Yayınları
Sayfa: 268
Baskı Yılı: 2015
TANITIM BÜLTENİ

Doğan Cüceloğlu'nun Ön Sözüyle Hasta Toplumlar Hasta Toplumlar kitabını Türk toplumunun geleceği ile ilgilenen üniversiteli gençlerin, düşünürlerin, eğitimcilerin, siyasetçilerin, gazetecilerin okumasını isterim. Doğan Cüceloğlu Bu kitap bir çok antropoloğun toplumların doğuştan iyi adapte olmuş sistemler olduğu inancına çok etkili bir meydan okumadır ve ayrıca görecilikle ilgili diğer toplumların hasta olarak asla tanımlanamayacağı efsanesinin yanlış olduğunu ispatlamaktadır. Profesyonel antropologların yanı sıra üniversite öğrencileri tarafından da okunması gerekir. Dr. C. R. HALLPIKE Principles of Social Evolution'un yazarı Gerçekten etkileyici ve güncel bir kitap. Robert Edgerton günümüz toplumsal yapısının çıkmazlarının yanı sıra evrimsel geçmişimizi anlamak için hayati öneme haiz kültürel maladaptasyon konularını irdelemiştir. Adaptasyoncu tartışmaların en sadık destekçilerinin bile, Edgerton'ın çok ikna edici şekilde derlediği bu ansiklopedik ve detaylı çalışmasındaki karşı kanıtların bolluğunu reddetmekte çok büyük sıkıntı yaşayacaktır. Bruce M. KNAUFT Antropoloji Profesörü Bu kitap, sadece farklılık yaratan değil aynı zamanda çok muhtemel dönüm noktasını gösteren nadide eserlerden biridir. 'İlkel düzen' efsanesinin net tartışmalarının çok üstünde ve ötesinde Edgerton'ın Hasta Toplumlar'ı, modern antropologların tartışmadan kabul ettiği birçok temel varsayımlara meydan okuyor. S. Chad OLİVER Anropoloji ve Beşeri İlimler Profesörü Edgerton eski bir efsaneyi terk etmemizde ve dünyayı biraz daha fazla doğrulukta görmemizde bize yardım ediyor. Ayrıca Edgerton muazzam bir araştırma programı düzenliyor.Antropolojinin ampirik bir eleştirisi. Bu kitaptan öğrenilecek çok şey var. Roy D'ANDRADE Antropoloji Profesörü Antropolojideki egemen gelenekselliğe cesaretle meydan okuyan büyüleyici bir kitap. Melvin KONNER The Tengled Wings: Biological Constraints on the Human Spirit'in yazarı.


Uzun zamandır bu kitabın reklamını görüyordum, alıp almamak arasında kararsız kalmış iken ileride alırım düşüncesi ile alışveriş listeme attım. Bir iki ay önce de biriken kitap puanlarım ile bedavaya getirdim, neden bilmem bu kısmıyla gurur duyuyorum. :D 

Öncelike söylemem lazım ki antropoloji terimlerine aşina değil iseniz ilk başta "Ne diyor bu?" dediğiniz anlar gelecektir, hatta aslında bu anlar sık sık gelecektir ama merak etmeyin, sandığınız kadar çok fazla terim kullanılmıyor, sadece iki üç terimi sık sık kullanıyor, onları da internetten öğrenebilirsiniz. Ağırlıkta adaptif ve maladaptif terimleri geçiyor ki bu da kabaca özetlemek gerekir ise çevre/şartlara doğal uyum/uyumsuzluk demek. Yani "kültürel" bir eylemin, x toplumu ne kadar doğa ve çevre ile uyumlu hale getirip getirmediği, zararı olup olmadığına yani o toplumu hayatta tutacak bir araç olup olmadığını açıklamak için kullanılan iki kavram.

Zaten temelde de kitabın ana konusu tam da bu; gelenek göreneklerimizin birleşiminden meydana gelen kültürel araçlarımızın sandığımız kadar adaptif olup olmadığını tartışıyor yazar. Bilhassa tartıştığı mesele ilkel toplum olarak gördüğümüz, küçük, komünal toplulukların ne kadar ideal toplum olup olmadığını çeşitli örneklerle tartışmış.

Bilen bilir, bilhassa Karl Marx'ın kuramıyla da ilişkili sayılan, küçük toplumların insanlık için ideal toplumlar olduğu, onların yaşamlarının büyük ve modern toplumlara nazaran çok daha adaptif, sorunsuz ve mutluluk verici olduğu iddia edilir(Altın Çağ efsanesi). "Eskiden insanlar, küçük toplumlar halinde yaşar iken sorunları da en düşük seviyede idi, modern toplumların sorunlarını yaşamazlardı." şeklinde bir iddia... Bir dönem, hatta sanırım nispeten bugün de, bir çok antropolog tarafından yaygın olarak inanılmış, savunulmuş bir görüştür bu hatta ilkel toplumlar üzerine yapılan araştırmaların ana hedefi de hep bunu kanıtlamak adına olmuştur dersek de yanlış olmayacaktır. Maalesef hiçbir bilimsel veriye dayanmadan sadece "ön kabul" ile yola çıkılarak yapılan bilim de bilim insanlarının bilimi çarptırması ve doğal olarak gerçeklerden çok daha farklı bir manzara ile karşılaşmamıza yol açmıştır hatta hala açıyor. Bu sadece sosyal bilimler için değil fen ilimleri için de geçerli maalesef. Kimi sosyoloğun da eleştirdiği bir noktadır bu; bugün bilim insanları, orta çağ din adamlarına dönüşmüştür. Benim yıllardır savunduğum bir görüş. Konuyu dağıtmadan devam edelim.

Robert B. Edgertan, önceden araştırılmış veyahut kendi araştırdığı ilkel toplumların maladaptif uygulamalarını gözler önüne seriyor, işin kötü yanı bu uygulamaların, yukarıda söylediğim bilim insanları(!) tarafından, sırf kendi ön kabullerini doğrulamak adına, adaptif kabul edip, o toplumun hayatta kalmasını ve devamlılığını sağlamasına yol açan bir kültürel araç olarak lanse etmesidir. Bir kadının, evlendiği gece kocası dahil en az 10 kişi tarafından ilişkiye girmesini zorlamak, nasıl bir adaptiflik örneği olabilir ki? Bu uygulamanın temel sebebi o kabilede kadınların kısırlık sorunu yaşaması ve o insanların, kadınların hamile kalması için spermle doldurulması inancına dayanıyor ama işin ironik yanı da kadınların kısır kalmasının temel sebebi tam da bu uygulama yüzünden. Yahut Hindistan'da kocası ölen bir kadının ölüme onunla beraber gitmesinin adaptif ne tür bir yanı olabilir? Yahut dullara uğursuz gözü ile bakılıp, evlenilmesinin yasaklanmasının? Yamyamlık ne tür bir hayatta kalma aracı haline gelebilir? 

Bunlar ve çok daha fazlası kitapta yer almakta ve sorgulanmakta. Siz de kitabı okuyunca göreceksiniz ki kültürel gelenekler her daim toplum hayrına hizmet etmemekte; belki bir dönem adaptif olmuş bir uygulamanın günümüzde maladaptif bir hale gelmiş olması dolayısı ile topluma zarar verdiğini anlayacaksınız. Ayrıca ilkel toplumlar ideal toplumlardır efsanesinin içi fos bir anlatım olduğunu da göreceksiniz çünkü modern toplumların yaşadığı sorunları onlar da yaşamaktadır hatta belki daha kötüsünü. 

Elbette katılmadığım noktaları da oldu, zaten her daim tavsiye ettiğim gibi kitap okurken her şeyi olduğu gibi içinize çekmeden, eleyerek yani eleştirerek özümsemeniz gerektiğini hatırlatmak isterim. Bu kitap bana gerçekten güzel şeyler kattı, size de katacağına inanıyorum. Sevgilerimle.



(İnternet sitelerinde net fiyatı farklılık gösterebilir.)


15 Şubat 2018 Perşembe | By: YeniAy M.

Arzın Kapısı Kudüs - Mescid-i Aksa



KÜNYE

Yazar: Talha Uğurluel 
Yayıncı: Timaş Yayınları
Sayfa: 344
Baskı Yılı: 2016 

TANITIM BÜLTENİ
Kitapları, televizyon programları ve geileriyle binlerce insanı keyifli bir tarih yolculuğuna çıkaran Talha Uğurluel anlatıyor.
Arzın Kapısı Kudüs ilk defa kullanılan fotoğraflar ve şehir haritasıyla sizi şehrin damarlarında gezdiriyor, tam bir görsel şölen sunuyor.
Kudüs… Dünyada hiçbir şehir dinler tarihi açısından Kudüs'le yarışamaz. Üç semavi dinin de bu beldeyi aziz tuttuğunu, onun için mücadele ettiğini biliyoruz.
Ya bilmediklerimiz… Anlatılmayanlar… Görülmeyenler…


İsrailoğullarını Kudüs'e taşıyan peygamber kimdi? Hz. Musa Kudüs'ü görmüş müydü?

Hz. Süleyman'ın kabri nerede?

Mardinli Artuk Bey'in Kudüs'te ne işi vardı? Kudüs Türk hâkimiyetinde neler yaşadı?

Selahaddin Eyyubi'nin Kadınlar Mescidi geçmişte Tapınak Şövalyeleri'nin yönetim merkezi miydi?

Osmanlı'yı arkadan vuran Şerif Hüseyin ve oğullarının akıbeti ne oldu?

Hitler, Yahudi sürgünü fikrini Roma İmparatoru Hadrian'dan almış olabilir miydi?

Filistin devletinin temellerini atan, Çanakkale gazisi Muhammed Emin el-Hüseyni Türkiye'ye neden kaçak girmek zorunda kaldı?
Bu kitabı okuduğunuzda Taht-ı Süleyman'dan Antonia Kulesi'ne, Mescid-i Aksa'dan Kubbetü's-Sahra'ya birçok mekânı görmüş gibi olacaksınız.

 Kudüs, İslam'ın kanayan yaralarında biridir; lakin Türkiye ve Türk insanı olarak Kudüs ve tarihi hakkında ne kadar bilgi sahibiyiz? Çevremde Kudüs'ün Filistinlilerin sorunu olduğunu ve başlarına geleni hak ettiklerini dillendiren bazı tanıdıklarım var; gerçekten haklılar mı? Kudüs sadece Filistinlilerin sorunu, sadece Filistinlilere ait bir yer mi? Bir Türk olarak orada hiç hakkım, emeğim ve izim yok mu?

Bu kitabı okuyana kadar bu yukarıdaki sorulara cevap veremezdim. Bir Müslüman olarak bu kutsal şehre sahip çıkılması gerektiğinin bilincindeydim elbette ama bir Türk olarak da sahip çıkmam gerektiğini, Arzın Kapısı Kudüs - Mescid-i Aksa kitabını okuyarak anladım. Zira Büyük Selçuklu'dan Artuklulara; Memluklerden Osmanlı'ya kadar bir çok Türk-İslam Devleti bu kadim-kutsal şehre sahip çıkmış, korumuş, muhafaza etmiş ve dahası eserleri ile burayı donatmıştır.   

Büyük Selçuklu komutanı Atsız Bey tarafından fethedilen Kudüs şehrine Mardinli Artuk Bey muhafaza etmiş ve mezarı hala oradadır; Kudüs'te Mardinliler ismiyle anılan bir mahalle bile var. Sultan Melikşah'ın kardeşi Tutuş'un Mescid-i Aksa'yı onardıktan sonra Zekeriya Mihrabına kondurduğu kitabesi bugün üzeri kapatılmış vaziyette yeniden gün yüzüne çıkmayı beklemekte. Peki, niye kapalı? İngilizlerin şehri işgal eder etmez yaptıkları ilk üç şeyden üçüncüsü bu olmuştur, zira Türklerin buradaki varlığını silmeleri ve unutturmaları elzemdir. Maalesef başarılı olmuşlar ve bugün biz bile Kudüs'teki varlığımızı unutmuşuz.

Hatta Dulkadiroğulları bile bu kutsal şehre izini bırakmıştır. Memluklu Sultanların ve Osmanlı Sultanlarının eserlerinden bahsetmiyorum bile. Mescid-i Aksa Camisinin ünlü minberini bilirsiniz? Bizzat Nurettin Mahmut Zengi tarafından yaptırılmıştır ve hayali, Kudüs'ü Haçlı işgalinden kurtarıp minberi de yerine fethin simgesi olarak yerleştirmektir ama ömrü buna yetmemiştir. Lakin minberi,  vasiyeti olarak ileride onun adına ait olduğu yerine koyacak biri vardır. Peki, kimdir bu kişi? Selaheddin Eyyubi. Nurettin Mahmut Zengi kimdir? derseniz onu da söyleyelim. Kendisi Büyük Selçuklu Atabeyi'dir ve Selaheddin Eyubi'yi yetiştiren, eğiten zattır ta kendisidir.

Sizi bilmem ama Kudüs, unutulacak ve tek başına kaderine terk edilecek bir şehir değil; bir simge ve bir emanetten bahsediyoruz; hakkını vermemiz gereken bir emanet. Birilerinin söylediği gibi bizi alakadar etmeyen, bizim işimizin olmadığı bir yer değil. Ecdadımızın kanını hatta ve hatta mezarlarının, eserlerinin olduğu bu şehri unutmayacağız ve unutturmayacağız. İnşallah ecdadımızın bir zamanlar yaptığı gibi Kudüs, özgürlüğüne kavuşturacağız. Allah yar ve yardımcımız olsun.

DİPÇE: İşin güzel yanı bu kitabı bitirdikten sonra Talha Hoca'nın Antalya'ya bu konu üzerine konferansa geleceğini öğrenmiş olmam oldu. Kendisi ilk defa canlı bir şekilde görüp dinleme imkanı buldum hamdolsun. Oldukça da güzel ve verimli bir konferans oldu, Talha hocamıza teşekkür ederiz. :)

Konferanstan bazı konuları videoya aldım. Yazar sayfamdaki videolar kısmından erişebilirsiniz. 

Talha Hocanın yorumlanan diğer kitapları.

Talha Uğurluel: Osmanlı'nın Şifreleri
Talha Uğurluel: Selçuklu'nun Şifreleri
Talha Uğurluel: Tarih Tıbbı Konuşturdu - 1(*)
Talha Uğurluel: Tarih Tıbbı Konuşturdu - 2 (*)
Talha Uğurluel: Dünyaya Hükmeden Sultan: Kanuni(*)
Talha Uğurluel: Dünyaya Hükmeden Sultan-2: Kanuni'nin Akıl Oyunları(*)
Talha Uğurluel: Çanakkale Savaşları ve Gezi Rehberi
Talha Uğurluel: Bir Dehanın İzleri '2. Abdülhamid Han'
Talha Uğurluel: Taşlar Yerine Oturdu


(İnternet fiyatları, sitelere göre farklılık gösterebilir.)




15 Aralık 2017 Cuma | By: YeniAy M.

Dirilt Kalbini



KÜNYE

Yazar: Nouman Ali Khan
Yayıncı: Timaş Yayınları
Sayfa: 224
Baskı Yılı: 2017(1.baskı)

TANITIM BÜLTENİ

“Teknolojinin önümüze serdiği sınırsız imkânları düşündüğümüzde, bugünün insanını yakalayabilmek için samimi ve bilgece bir üsluba ihtiyacımız var. Gençlerimizin artık eski, kalın kitapları karıştırıp kafa yoracak ne vakitleri var, ne de istekleri. İslâm’ın ilkelerini ve güzelliklerini, tahrif etmeden ama muhatabı taltif ederek sunmamız gerekiyor. Buna ‘din dilinin restorasyonu’ dememiz caiz olursa eğer, yapmamız gereken tam da bu. 
Türkiye kamuoyunun yakından tanıdığı Nouman Ali Khan, çizmeye çalıştığım çerçeveyi gerçek anlamda dolduran bir isim. İslâm ve Kur’ân hakkındaki derin bilgisini keyifli ve bilgece bir üslupla dile getirip, bunu yaparken kendi hayatından aktardığı sıcak ve sıra dışı anekdotlarla okurunun ilgisini her an canlı tutabiliyor. 
Nouman Ali Khan’ın Dirilt Kalbini adıyla Türkçeye kazandırılan elinizdeki ilk kitabı, günümüze dair bazı meseleler hakkında Kur’ân ayetlerinden damıttığı kıymetli dersler içeriyor. Ayetlerin sadece mesajını değil, ayetlerde geçen ifadelerin dil özelliklerini de laf arasında aktarıyor. Kelimelerin anlamları, anlamlar arasındaki hoş nüanslar, bunların ayetlere kattığı derinlik ve zenginlik… Bütün bunlar, okuyucuyu hem anlatılan konuya hem de bir bütün olarak Kur’ân’ın harikulâde üslubuna yaklaştırıyor, ısındırıyor.
Dirilt Kalbini’yi okurken, şu ayet hep hatırınızda olsun, zira ayette anlatılan şeyin ayniyle tezahür ettiğini göreceksiniz: 
‘Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, ona çok büyük bir hayr verilmiş demektir. Bunu ancak, temiz akıl sahipleri düşünüp anlar.’ (Bakara, 269)”

Taha Kılınç

En az bir buçuk ila iki yıl arası Nouman Ali Khan'ın videolarını takip ediyorum. Kendisinin 7'den 70'e herkese hitap eden tarzıyla Kur'an ayetleri üzerinde verimli ve başarılı bir çalışma yapıyor. Şöyle söyleyebilirim ki onun anlatım tarzını anlamayan insan çok azdır, diye düşünüyorum. Verdiği örnekler gündelik ve halkın anlayacağı şekilde... Size sizi anlatan, sizden biri... Sizi anlıyor, sizi tanıyor; çünkü kendini tanıyor... Kendisi bir imam veya şeyh vb. bir şey değil, zaten kendini hiçbir şekilde öyle tanımlamıyor; Kur'an talebesi ve öğretmeni olarak tanımlıyor... Kur'an'ın en iyi şekilde anlaşılmasını arzuluyor. Şahsen kendisinin anlatımı ile bir çok şeyi öğrenme fırsatım oldum, Allah razı olsun.

Bu kitap da onun konferans ve hutbelerinden alıntılarla, onun gözetiminde hazırlanmış. Toplamda iki kitabı mevcut, ilkini okuma imkanı bulduk, ikincisini de buluruz inşallah diye umuyorum. Kitap, dua nedir, ne değildir? Nasıl edilmelidir gibi sorularla başlamış ve eleştiri tutkumuz ile devam ederek parasal konulardaki tavrımız ve de güncel diğer bazı meselelerle sonlandırmış. Elbette tüm bu tefekkür ve inceleme Kur'an temelli olarak gerçekleştirilmiş ve bizde Kurânı bir bakış açısı yerleştirmeyi amaçlamış. Beğenerek okudum, videoları görmeyen, görme imkanı olmayan kişiler (bilhassa belli yaş üstü yetişkinler için) için onun konuşmalarından hazırlanmış kitapların çoğaltılmasını isterim. Ayrıca öğrettiği şeyleri somut olarak elde tutmak da ayrı bir önemli diye düşünüyorum. Sonuçta videolara her daim erişemeyebiliriz ama kitap, çoğu zaman elimizin altında.

Kesinlikle alıp okumanızı tavsiye ederim, gündelik bazı sorunlarımıza ve hatalarımıza dikkat çekici konular seçildiği için çok faydalı olacağı kanaatindeyim.

Kitabın bana göre rahatsız edici bir kusuru varsa o da imla konusunda fazla özen göstermemiş olmaları. Bir de kapakta kullanılan fotonun çözünürlüğü biraz düşük, Timaş gibi bir yayınevinden beklenmeyecek bir şey bana göre.

                                                             (Soluk renkli fiyat, etiket fiyatıdır. Üstündeki ise internet fiyatıdır.)
13 Kasım 2017 Pazartesi | By: YeniAy M.

Taşlar Yerine Oturdu




KÜNYE

Yazar: Talha Uğurluel 
Yayıncı: Motto Yayınları
Sayfa: 232
Baskı Yılı: 2016 

TANITIM BÜLTENİ

Bize hep aynı masalları anlatarak kendi kültürümüze uzak durmamızı sağladılar. "Orta Asya'da çobanlık yapıyor ata biniyor, koyun güdüyor, çadırda yaşıyordunuz. Tamam, iyi savaşıyordunuz ama yağmacıydınız, kültürsüzdünüz, medeniyetten uzaktınız, heykelleriniz ballallarınız kurganlarınız vardı ama bunlar hep geçici oldu kalıcı bir şey bırakamadınız" dediler.
Bu göçebe edebiyatını Anadolu'ya göç sürecine bağladılar. Hatta "Anadolu'ya geldiklerinde doğru dürüst İslam'ı bile bilmeyen yarı şamanist bir duruşları vardı" dediler.

Bunun gibi sonu gelmeyen iftira ve iddialara laf kalabalığı ile cevap vermeye gerek yoktur. Onlara verilecek en güzel cevap bizim hem Orta Asya hem de Anadolu'da ortaya koyduğumuz eserlerdir. "Çadırda yaşadığınız için taş ile hiçbir işiniz olmadı" diyenlere inat devasa bir medeniyetin yapılarıyla kapı gibi cevabımız olsun istedik.
Elinde tuttuğunuz Taşlar Yerine Oturdu adlı eser Talha Uğurluel'in ilk Sanat Tarihi kitabı özelliğini taşımakta. Taşın hayatımızdaki yerini ve taşı ruhu ile yontan atalarımızın eserlerini bu kitapta en etkili şekilde ortaya koymaya çalıştık. Lütfen susalım! Artık konuşma sırası taşlarda…

Talha Hocamın ilk sanat tarihi üzerine kitabı. Şahsen benim de okuduğum ilk sanat eseri kitabı. Kitapta, ağırlıkta Osmanlı dönemi eserleri üzerine incelemeler yapılmış; Selimiye Camiisinden tutun Nazlı Mahmud Efendi Camiisi; Takkeci İbrahim Ağa Camiinden deniz üzerine kurulan Kılıç Ali Paşa camiisine kadar nice eseri görmek mümkün olacak ve elbette yapılış hikayelerini de öğreneceksiniz.

Genel olarak güzel bulduğum bir çalışma olmuş, her zamanki gibi güzel anektodlar ve renkli fotoğraflarla anlatımını desteklemiş. Efsane olarak kulaktan kulağa gelen; ters lale ve haç motifli ayak taşı gibi meselelerin de aslını anlatarak bize doğrusunu öğretmiş, sağ olsun.

Kitabı genel olarak sevsem de biraz yetersiz bulduğumu söylemek istiyorum. Talha Hocam ağırlıkta İslam Tarihi Eserleri üzerinden uzman biri, misal tarihin en başından başlayarak; atıyorum, Selçuklu Öncesi sanat eserlerini, sonra Selçuklu ve sonrasında da Osmanlı eserlerini vs. anlattığı uzun soluklu bir çalışma dizisi şeklinde hazırlasaydı daha iyi olurdu gibime geliyor. Elbette sadece camiler de değil, herhalde koskoca Türk-İslam medeniyeti cami ve külliyelerden ibaret değildir. Kitabı okumadan önce Türk ve İslam tarihindeki eserleri genel olarak okuyacağımı düşünmüştüm ama neredeyse tamamı Osmanlı camiileri üzerine.

Elbette haksızlık olmasın, kitabın giriş bölümü olan Kubbenin Sultanları kısmı, kubbeler tarihini içerdiği için Selçuklu, Anadolu Beylikleri ve Antik Dönem kubbelerini de kapsıyor.

Bir de Mimar Sinan'ın etnik kökeni ile ilgili kafa karıştırıcı bir bilgi var; son araştırmalar neticesinde Karaman Türklerinden olduğunu yazmış ama kendisi yeniçeri olduğuna göre devşirilmiş ki bu da kitapta yazıyor. O dönemler Enderun'a gayrmüslimler dışında kimse alınmıyor ise nasıl Türk kökenli olabilir ki?

İlk sanat tarihi kitabımı okumama vesile olduğu için Talha hocama ve kitabı bana gönderen yazar dostum Meryem Seyda Parlak'a teşekkür ederim. :)


(Soluk renkli fiyat, etiket fiyatıdır. Üstündeki ise internet fiyatıdır.)
20 Mart 2016 Pazar | By: YeniAy M.

İslamofobi Endüstrisi



 UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.

"İnsanlar ön yargılı doğmazlar. Ön yargılar başkaları tarafından bizim için hazırlanır... Bir şeyler isteyen birileri tarafından. "

KÜNYE

Yazar: 
Yayıncı:  Diyanet İşleri Başkanlığı
Sayfa: 308
Baskı Yılı: 2015

İslamofobi, 11 Eylül olaylarından sonra birden ortaya çıkmış yeni bir şey değildir. Antisemitizm ve yabancı düşmanlığı gibi uzun bir geçmişi ve derin tarihi kökleri vardır. Onun günümüzde yeniden canlanması, 20. yüzyılın sonlarında önemli sayıdaki Müslaman' ın Batı' ya göçmesiyle, İran devrimiyle, adam kaçırma ve rehin alma olayları da dahil 1980 ve 1990' lardaki terör faaliyetleriyle, 11 Eylül 2001 de Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon' a yapılan saldırılarla bunun ardından oluşan Avrupa' daki terör saldırılarıyla olmuştur. " İslamofobi Endüstrisi " adsı eser, özellikle dünyanın Batı yakasında islam hakkında nasıl bir kara propaganda yürütüldüğünü, bunun nasıl bir endüstri haline geldiğini örneklerle ve farklı boyutlarıyla ortaya koymaktadır. Nathan LEAN, bu eserle fikir dünyamıza değerli bir katkı sunmuştur.

Geisser'in İslamofobi kitabından sonra, bu konuya iştahım kabardı ve bahsedince, Samsun Kitap Fuarından arkadaşım Seyda'ya aldırdım. Sağ olsun bu ay hemen gönderdi ve hali ile bende bir an önce okumaya başladım.

Geisser kitabında Fransa üzerinden İslamofobi'den bahsederken, Nathan da Amerika üzerinden bahsetmiş. İki kitabı karşılaştırınca Nathan'ın kitabının bu konuyu daha ayrıntılı bir şekilde daha tatmin edici işlediğini söylemem gerekir. Hatta işin sosyolojik boyutlarını daha bir gözler önüne serdiği için benim açımdan (malum sosyoloji mezunuyum) daha önemli bir hale geldi.

Kitabın sayısız ilgi çekici noktası var. Batı tarihinde sürekli olarak 'öcü'lerin yaratıldığını ve bunu toplumlara hükmetmek için kullanıldığını savunan bir kişiyim. Hatta ekonomik buhranların yaşandığı batı toplumlarında, azınlıklara karşı ırkçılığın artmasının kesinlikle tesadüf olmadığı, aksine başta politikacılar olmak üzere bu işi lehlerine kullanmak isteyenlerce körüklendiği tüm sosyologların ortak tespitidir. İşte İslamofobi veya Antiİslamizm olayı da aynen böyle bir durumdur. Kitabın 1. bölümünde işte bu korku-öcü-canavar korkusu tarihini anlatmış yazar. Illimunati korkusundan başlamış, Katolik ve Komünizm korkusu ile devam etmiş ve sonunda bugün İslam korkusu ile taçlanmış Amerika'nın Korku Tarihi. Merak etmiyor değilim; yarın Amerika ve Batı korkmak ve kötülemek için neyi yaratacak acaba? Siyahları mı? Öyle ya nispeten azınlık olarak kabul edilebilecek siyahi nüfusun artışının beyaz nüfusu yok edeceğinden ödleri kopabilir (Klu Klanını unutmayalım!)yarın ya da Amerika'da göçmenlerle artış gösteren Latin Amerika'lı nüfusun artışı ve şehirleri resmen ele geçirmesi Amerikan halkını deli gibi korkutabilir. "Kuzey Amerika, Latin Amerikalılar tarafından işgal ediliyor ve yakında Kuzey Amerika, Latin Amerika ülkesi haline gelecek!" diyen yeni Pamela Geller'ler, Spencer'lar, Pipes'ler Gabriel'ler çıkabilir. Sonra bakmışız Norveçli Kasap Terörist gibi birileri veya yeni Hitlerler, Stalinler ortaya çıkıp kitlesek kıyıma girebilir! Bu kin ve ırkçılık körüklemesi ile bu durum yarın Müslümanların başına da gelebilir, diğer azınlıkların başına da! Böyle kitlesel bir kıyımın korkarım yakında Amerika'da başlayacağından endişe ederim. Zira korkunç bir bireysel silahlanma düzeyinde olan Amerika'da çok fazla ruh hastası insan var ve bunların okul, sinema basıp katliamlar yaptığını haberlerde izliyoruz hatta bazılarımız yaşıyor. Her yıl polisin 1000 sivili öldürdüğü ve binlerce kişinin öldürüldüğü Amerika'da asıl sorunun Müslümanlar veya başka azınlıklar olmadığı, insanlarını öldürenlerin bu kişiler olmadığı bu kadar aşikar iken neden bugün Amerika ve Batı'da İslam karşıtlığı öne geçti? Hem de 11 Eylül'den sonra düzenli bir yükseliş ile...

Cevap basit, kitabın isminden de anlayacağınız gibi birileri bunu endüstri haline getirdi de o yüzden! Gerek maddi gerekse siyasi çıkarları yüzünden... İnternet bu korku imparatorluğunun başat araçlarından biri haline gelmiş durumda; her gün İslam karşıtı yazılar yazan bazı blog sahipleri ve popülerlik kazanmış bazı zatların yazdıkları İslam karşıtı kitaplarla aylık olarak ceplerine binlerce doların girişini sağlıyorlar ve bu sayede günlerini gün ederken, siyasi olarak bunları destekleyen siyonist ve politikacılar da siyasi kazanç elde ediyorlar. Sonuçta her fikrin bir maddi destekçisi olmak zorundadır yoksa silahşörleri nasıl ayakta kalabilir?

Kitap bize kimin kimlerle ittifaklık kurduğunu, İslam karşıtlığını körüklemek için neler yaptıklarını; açıklamalarını ve eylemlerine kadar bir çok şeyi önümüze sermiş. Ve kitabın sonlarında bu politikaların etkilerinin yavaş yavaş nasıl şiddet olarak dökülmeye başlandığına değinip, adeta acil uyarı vermiştir. Yazarın da kitabın sonuç kısmında söylediği gibi; bu endüstrinin tuzağını düşmemek ve onların yaptıklarına karşı çıkıp, reddederek bu tuzağı bozabiliriz. Bu sadece bugünün İslam karşıtlığı için değil yarının olası bir başka azınlık karşıtlığı için de geçerlidir.

Unutmayın ki kalbinize korku tohumu ekenler, bu tohumun yeşermesi için de boş durmazlar ve bunu yaptıklarında artık size hükmetmeye başlarlar. Görüyoruz ki Amerika sürekli olarak bu şekilde yönetilmiş. Maalesef medyanın da büyük desteği ile (zaten ana akım medyanın büyük çoğunluğu siyonistlerin ya da siyonist destekçilerinin elinde; Fox Haber gibi.) yalan yanlış çarptırmalar ile insanların beyinlerini yıkar hale gelip, gerçekleri gizli tutmaktadır. Maalesef Amerika kültürel olarak dışa kapalı bir toplum ve bu da dış dünya hakkında, tekelleşmiş medyası ne derse ona inanma eğilimine itmekte. Bu da onları korku ile hükmedilmesi kolay bir toplum haline getirmekte.

"Toplumlara ya adaletle ya da korku ile hükmedilir." Ayça Mutlucan.

"İnsanlar ön yargılı doğmazlar. Ön yargılar başkaları tarafından bizim için hazırlanır... Bir şeyler isteyen birileri tarafından. Hitler bir şey istiyordu. Güç istiyordu. Ve anlıyordu ki Alman halkı sürekli bir koku halindeyken cahil ve itaatkar olarak kalacaktır." (Enayi Olma; 1947)


   (Soluk renkli fiyat, etiket fiyatıdır. Üstündeki ise internet fiyatıdır.)
30 Ağustos 2015 Pazar | By: YeniAy M.

İsrail'in Şifresi





UYARI: Kitap hakkında ayrıntılı bilgi içerebileceğini unutmayınız!


Tevrat'ta bahsedilen MEGIDDI 3.Dünya Savaşı mı? Bu savaşta vurulacak kilit ülkeler, İ.S.R.A.İ.L harflerinde mi gizli?

KÜNYE

Yazar: Hakan Yılmaz Çebi
Yayıncı: Pegasus Yayınları
Sayfa: 353
Baskı Yılı: 2013(2.Baskı)

Yeni bir kitapla daha karşınızdayım. Kimi okuyucum, "Yine mi siyasi kitap!" diyebilirler. Fakat bu sıralar kurgulardan ziyade dünya gündemi ile ilgileniyorum. Lakin görünenin arkasındakiler ile zira zaten görüneni herkes görüyor. Ama merak etmeyin okunacaklar arasında roman kitaplarım da var :)

Başlayalım.

Kitabın ismine kapılıp da böyle olağanüstü gizli kült bilgiler vs. vereceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Yazar, ortada olan ama dikkatimizi çekmeyen veya oturduğumuz yerde bilmemizin zor olacak bilgileri veriyor. Kitabın hepsini ayrıntıyla yazma imkanım olmadığı için kısa özetlerle yazacağım.

Yazar, sömürgeciliğin ve insanlığın gelişim aşamalarının(her ne kadar insanlığın gelişim aşamaları bugün ters yüz olmuşsa da) kısa bir tarihini vererek giriş yapmış. Sonrada Yeni Dünya Sömürgeciliği ve nedenlerine değinen devam bölümü ile asıl konuya giriş yapmış.

Kısaca değinirsek, tüm bu savaşların nedeni bildiğiniz üzere başta petrol olmak üzere yeraltı zenginliklerine sahip olmadır. Yalnız çok sık dillendirilmeyen ve sürekli gözümüzden kaçan-kaçmaması gereken- SU havzalarına sahip olma niyetleri de vardır. Öyle ya, medeniyetler sulak yerlerde kurulur ve yaşar. Bu yeni sömürgeciliği(siyasi kürselleşme), içeriden itiraf eden biri var.

Niali Ferguson- The Guardian 31 Ekim 2001: "Adını koymak zorundayız. Siyasi kürselleşme, kendi değer ve kurumlarımızı başkalarına dayatmak demek olan emperyalizmin şık adı. Ne söylem kullanırsanız kullanın, nasıl sunarsanız sunun, bunun Büyük Britanya'nın 18. ve 19. y.y'da yaptıklarından farkı yok."

ABD Eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger: "Kürselleşme, Amerikan hegemanyasının öteki adıdır."

Prof. Saul H. Mendlovitz: "Bir dünya hükümeti olup olmayacağı soru olmaktan çıktı. Soru; nasıl oluşacağıdır."

James Warburg- 17 Şubat 1959- Senato Komisyonu: "Sevsek de sevmesek de 'bir dünya devletimiz' olacak. Buradaki tek soru; tek dünya devletinin fetihle mi yoksa anlaşmayla mı kurulacağıdır."

Peki, bu dünya devletinin kurulduğunu farz eder isek, yönetecek kişi ABD' midir? İlk bakışta öyle gibi görünse de öyle değildir. Hatta kitabı okuduğunuzda ABD halkına üzülebilirsiniz. Zira güçlü görünen ABD, aslında pek de bağımsız değil. Ekonomisi ve devletin kilit noktaları tamamen siyonistlerin egemenliğine girmiş durumda. Öyle ki başkanların etrafı bile bunlar tarafından çevrilir. İsrail'in siyonistlerin bir projesi olduğunu göz önünde tutarsak, ABD-İsrail ilişkinin neden bu denli hastalıklı kara sevdaya döndüğünü anlayabilirsiniz. Öyle ki bu azınlık ama etkili-güçlü elit topluluk, başkanların kendi idarelerinden çıkmaması için her şeyi yapıyorlar. İstedikleri gibi olmazsa da sonları Kennedy gibi oluyor. Obama'nın da karşı çıkmaya çalıştığını ama çok fazla direnemediğini gördük zaten. Yahudiler bir kurtarıcı Mesih bekleyişindeler ama bu kurtarıcının ABD insanları için gelmesi gerekir, zira ceplerinden alınan milyonlarca dolar, İsrail'e akmakta. Öyle ki ABD'nin en gizli sırları bu adamların elinde ve eğer istediklerini vermezlerse, İsrail ülkeyi tehdit etmekte. Böylece en gelişmiş silah ve teknolojileri ABD'den alıp, adete tehdit yoluyla soyup soğana çevirmektedir.

Louisiana Senatörü John. R. Rack-1971: "Finansal endüstriyel ve askeri kişilerden oluşan ve entellektüeller tarafından desteklenen küçük ama etkili bir ağ, ABD'nin uluslararası politikalarına yön vermektedir. ABD halkının kaderini belirleyen ve hukuk tanımayan bu grubun varlığı, neden CSBS tarafından ekrana taşınmaz? Vietnam'da ölen 50 bin Amerikalının ölümünden birinci derece sorumlu olan kişileri, bizler neden sorgulamıyoruz?"

Lionel Rothschil(1844 İngiltere Başbakanı Benjamin Disraeli[Coningsby]'e: "Görüyorsun sevgili dostum, Coningsby. Dünya, olayların perde arkasını bilmeyen insanların sandığı kişilerden çok daha farklı kişiler tarafından yönetilmektedir." (İşte bu yüzden bu kitapları okuyorum. ;) )

Rothschil ailesinden Amschel Bauer Mayer: "Bir ulusun parasının denetimi elimde olsun, onun kanunlarını kimin yazdığını umursamam artık."

Buradan İsrail'in çevre politikasını hızlıca ama yüzeysel bir şekilde özetleyelim. İsrail, ilerleyen yıllarda daha fazla Yahudi göçü beklemektedir. Bu göçün neticesinde ciddi bir su sıkıntısı çekecekleri aşikar. Bunu onlar da iyi biliyor çünkü öyle çok fazla suyun çevresinde yaşamıyorlar. Zaten bunların bir de vaat edilmiş topraklar takıntısı var; Türkiye'den tut, Mısır'a kadar geniş bir coğrafyayı içine alıyor. Türkiye, Fırat ve Dicle nehrinin doğduğu bir ülke ve ciddi bir su kaynağı ama ülkemiz sandığımız kadar su zengini olmasa da deniz ve su havzalarının ortasında olmamızın stratejik konumu olduğunu unutmayın. Zira Türkiye ülkelerini birleştirmemiş için tampon olarak kurulan Ermenistan'ın denize kıyısı olmaması sayesinde ekonomisini boğuyoruz. Bu yüzden insanları sürekli dışarı göç ediyor. Yakında insan kalmazsa şaşmam. :D İsrail ve ABD, gelecekteki kukla devletlerinde bu hatayı yapmamaya niyetliler.

Kürt Yahudilerini duydunuz mu? Savaş öncesi ABD, K. Irak'ta yaşayan 50 bin kadar Kürt Yahudisini paketleyip ülkesine götürdü ve orada çeşitli şekillerde eğitti. Savaş sonrası da Irak'a geri getirip geri yerleştirdi. Bu kişiler ticari, sanatsal, devlet yönetimi gibi bir çok konuda eğitim almıştır. Savaş sırasında ABD yanında savaştığını söylemem gerek yoktur?  Ayrıntı gene kitapta.

Bir parmak bal çalma misali, bu kadarı ile noktayı koyuyorum. Aslında eklenecek çok şey var ama artık kitabı alıp okumanız gerekmekte. :)

Kitap, çok güncel değil. Çünkü 2000'lerin başlarında yazılmış. Tekrar basım 2013 olsa da güncelleme yapılmamış. Bu yüzden bilhassa Suriye ile ilgili kısımların bugün biraz farklı cereyan ettiğini göreceksiniz. Eh tertipler geleceğe uymaz, şartlara göre değiştirirsin. Benim fazla ilgimi çekmeyen kısımlar olsa da genel olarak ilgi çekici çok değişik ve önemli bilgiler paylaşılmış.

Kitap, kısacası İsrail'in dünya politikasını gözler önüne sermekte. Bu yüzden kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Kaynaklar sağlam.

Puan: 10/10

Kitap Fiyatı: 10 TL


Olur da kitabı alana kadar yerinizde duramazsanız. Yazarın, çıktığı bir programda bu kitap ve içeriği hakkında konuştuğu bir video var.

12 Haziran 2015 Cuma | By: YeniAy M.

Büyük Osmanlı Projesi



UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.

"Hatırla onu! Hatırla Kendini!"

KÜNYE


Yazar: Mustafa Armağan
Yayıncı: Timaş Yayınları
Sayfa: 304
Baskı Yılı: 2014

Kitabı aldığımda, yazarın, kitabın ismine bakarak günümüz üzerinden bir iç-dış politika geliştirdiğini zannetmiştim. Benim gibi düşünen varsa bilsin ki aslında öyle değil, tam olarak değil. Mustafa Armağan, bize, unuttuğumuz/unutturulan ecdadımız-tarihimiz olan Osmanlı'nın bilinmeyenlerini, anlatılmayanlarını yazarak, tarihi şuurumuzu uyandırmaya çalışıyor. Nitekim kitapta bunun ne denli önemli olduğuna dikkat çekiyor ki göreceksiniz; biz unutmuş/unutturmuş olabilirler ama onlar hatırlıyor ve bu korku ile üzerimize geldikçe geliyorlar; ayağımıza ve ellerimize prangalar takıyorlar. Onların en büyük korkusu bu prangalardan kurtulup, yeniden ayağa kalkmamız!

Muhakkak ki kitapta anlatılan şeyler, tarihimizin- ECDADIMIZIN bilinmeyenlerinin-anlatılmayanlarının tamamını kapsamıyor. Fakat bu kadarı bile bizi uyarmaya yetecek, gururlandıracak ve yeniden hatırlamamızın ne kadar önemli olduğunu hatırlatacak cinsten!

Geleneğim üzerine kitaptan birkaç önemli kısmı sizinle paylaşacağım.

Yazar, sürekli okutulan tarihe göre Osmanlı'nın gerileyip gerilemediğini, sorguluyor. Bunu anlatan bazı tarihçilerimizin(!) bunu dillendirme şekli ve Osmanlıya aşağı bakış açısı da ayrı bir kondur. Şahsi fikrim, bir ülkenin yıkılması için illa ki bir gerileme sürecinden geçmiş olması gerekiyor ama yazara göre bu durum her zaman bu şekilde evrilmemektedir. Kaldı ki gerileme sürecinin başlangıcı komiktir; Sultan Süleyman'dan sonra Osmanlı'nın gerilemeye başladığı anlatılmıştır. İyi de ondan itibaren yıkılışına kadar 3,5 asır geçmiştir; yani 357 yıl gibi bir süre. Nasıl bir gerileme ki bu 357 yıl boyunca sürmüş, Osmanlı dayanmıştır? Bu mucizenin sırrı nedir? Bize de söylesinler zira 2020 yılına gelindiğinde bir çok ülkenin çöküp yıkılacağını söyleyen uzmanlar var.

Yazar, Ortaçağ'dan Yeniçağ'a geçişi de sorgulamakta hatta bizatihi Ortaçağ kavramına bugün yüklenen anlamı deşmektedir. Bu konuya başka pir dediğimiz tarihçilerden de duymuştum. Osmanlı-Müslüman alemi hiç ortaçağ(günümüz anlamı ile) yaşamış mıydı ki yeniçağa girmiş olsun İstanbul'un fethiyle? Buna delalet yani işaret eden bir veri yoktur! Yani Türkler-Müslümanlar(Osmanlı) hiçbir şekilde ortaçağ döneminde yaşamamıştır. Kaldı ki batı için o dönemlerde ortaçağ kavramı günümüzden de çok farklı bir manadadır. Kısaca özetlersek; ortaçağ, din adamlarına göre, bir kısmı gerçekleşmiş fakat henüz kemal noktasına ulaşmamamış(bitmemiş) bir projenin 'orta'sını ifade etmektedir. Yani bugünün eski ABD başkanı Bush'un defalarca dillendirdiği gibi 'Yeni Dünya Düzeni' projesi gibi veya aynı proje olduğunu düşünmekte beis(sakınca) görmüyorum.

Avrupa'nın Kanuni Korkusu isimli başlıkta hayli bir ilginç. Başlığı bir çeşit deyim gibi görebilirsiniz. Kanuni'nin zamanındaki gücü ve Avrupa'ya kök söktürmesi üzerinde bıraktığı izin etkileri bugün Türk korkusu olarak devam etmektedir... Ayrıca kapitülasyonlar konusunda çok bilinen bir yanlışa açıklık getiriyor; Kanuninin kapitilasyonlar ile ülkeye zarar verdiği izlenimi(ben dahil) bir çok vatandaşın zihninde yer edinmiştir. Lakin Kapitülasyonlar, Osmanlı'ya 19. yüzyılda bela olmaya başlamıştır, öncesinde değil. O zamana kadar kar getiren, lehimize olan bir ticari anlaşmaydı. Eh, bir insanın 300 yıl sonrasını görmesini bekleyemeyiz, değil mi?

Bu bilgiler, kısa ve öz şekilde çerezlik olarak size sunulmuştur. Detaylarını ve daha fazlasını kitabı edinerek öğrenebilirsiniz ki almanızda yarar olduğunu söylemem gerekir. :)

Puan: 10/9

Kitap Fiyatı: 16 TL 

11 Kasım 2013 Pazartesi | By: YeniAy M.

Osmanlı Kadını Efsane ve Gerçek






UYARI: Kitap hakkında bilgi içerdiğini unutmayınız.


Siz hala dizilerde ve filmlerde gördüğünüz, Oryantalistlerin anlattıkları hareme, cariyelere ve Osmanlı kadınına mı inanıyorsunuz? İzledikleriniz ve size anlatılanları gerçek gibi mi algılıyorsunuz? O zaman bu kitabı okumanız gerekir. Çünkü gerçek tarih, dizilerde ve filmlerde anlatılmaz. Masallardan çıkma uydurma kitaplardan da öğrenilmez.



Kitabı yıllar önce gördüğüm bir TV programında aldığımı hatırlıyorum. Gerek içeriği gerekse kapak tasarımı ile ilgimi bir hayli çekmişti. Ama bize sunduğu en önemli şey, kuşkusuz kitabın içeriği ve ana konusu olan "Osmanlı Kadını" ve "Cariyeler" Elbette tüm bu bilgiler bizlere, en başta kendi Osmanlı arşivlerimizden çıkma bilgiler ve bazı yabancı-bilhassa kadın- seyyahların yazdıkları mektup ve gündelikler kaynak sunularak ulaşıyor.

Yazarımız bize öyle bilgiler sunuyor ki bir çoğumuzun vakıf olmadığı; uydurma tarih dizilerinde gördüklerimizden ve sağda solda-bilhassa batının anlattığı- bizlere anlatılan Osmanlı kadını, harem ve cariyeler hiç de sandığımız gibi bir dünyada yaşamamaktadır. Özellikle de günümüzde bazı kadınların toplumda yer edinmek ve belli bir güce gelmek için yaptıkları rezil durumları kendi gözlerimizle gördükten sonra, bu kitapta anlatılan Osmanlı kadını mı kötü bir hayat yaşamış ve erkekler tarafından küçük görülüp, geriye atılmış yoksa günümüzdeki kadınlar mı erkekler tarafından aşağılanıp(ya da kadın kendi kendini mi aşağılamış), kötü durumlara sokulmuş daha iyi mukayese edebilir hale geleceğimizi düşünüyorum. Elbette tüm ön yargılarımızdan kurtulup, "modernizmi" kutsallaştırıp "kusursuz" görmekten vaz geçer isek!

Gelelim yazarımızın bize sunduğu birkaç bilgiye:

GİRİŞ:  Yazarımız söze Osmanlı ve Osmanlı kadını imajını özetleyerek başlamış. Kimi Batı kaynakları (oryantalistler) Osmanlı kadınını miskin, egzotik, düşük ahlaklı olarak resmederken, bu kadınlara hayran olanlar da onları göklere çıkartarak adeta "meleksi" sıfatlarla anar olmuşlar. Yani iki farklı görüş sürekli birbirini yalanlamış. Hatta yazarımız bu iki çarpışmanın sadece batı da değil, maalesef, kendi ülkemizdeki insanlar arasında da olduğunu gözlemlemiş. Kendi ecdadını kötüleyen ifadeler ile karşılaşmak artık hepimizin alıştığı bir konu. Ne de olsa Osmanlı, yıllarca devlet politikası gereği kötülenmiş, aşağılanmıştır. Hem de "oryantalist" kaynaklar kullanılarak. Bunun altında yatan sebeplerden biri de Cumhuriyeti yüceltip, insanların geçmişe özlem duymasını engellemek diye yorumlayabiliriz.

  1. Bu bölüm de bize Batılıların Gözünde Osmanlı Kadınının nasıl olduğunu anlatmış. Bunu yaparken ise Batılı Seyyahların yazdıklarını sunmuş. Örneğin Z.Duckett Ferriman: Osmanlı kadınının mevkisinin, birçok evli Avrupalı kadının mevkisinden daha iyi durumda olduğunu dillendirmiş. Hatta İngiliz kadınlarının eskiden köleden farklı olmadıklarını söylemiş. Buna gerekçe olarak ise; Türk kadınının evlendiği zaman elinde bir malı mülkü varsa veya sonradan kalmışsa bunun üzerinde hak sahibi olduğunu, kocasının bu malları elinden alamadığını, arzu ederse bu malı başkalarına dağıtabilme ya da miras bırakma hakkının olduğunu söyleyerek Avrupa kadınlarının böyle bir hakkı olmadığını ekliyor. Ya da kocasından bağımsız hareket  ederek dava açma ya da dava edilebildiğini de ekliyor.  Kitabın devamında ise yazarların bazılarının ne denli çarpık yazılar kaleme aldığını ve başka seyyahların onları nasıl yalanladığını da görüyoruz. Örneğin Lady Montague doğru bilgiler aksettirse de bazı anlarda çarptırmaktan da kendini alıkoyamamıştır. Bu çarptırmayı da Julia Pardoe isimli başka bir İngiliz kadın ortaya çıkartır.  Aslında birbirlerine yazdıkları mektuplar, gündelikler ve kitaplara bakar ise o dönemlerde Osmanlı ve kadınının -bilhassa hanımlar arasında- son derece ilgi çekici bir konu olduğu ve tanımaya, öğrenmeye çalıştıklarını görebiliyoruz. Ama maalesef, kaynağı bile bilinmeyen "Binbir Gece Masallar"ından aldıklarını kafalarındaki hayaller ile doldurarak "İşte Osmanlı, işte harem, işte kadınları!" diye yutturanlar, günümüzde ağırlık kazanmış. Biz de bir laf vardır. "Kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş." Bir yandan hayranlık bir yandan kıskançlık duygularının insanı soktuğu durum bu, işte!
  2. İkinci bölümünde fiziksel tasvir ve davranışları konusunda yabancı seyyahların anlattıkların şahit oluyoruz. Açıkçası yazılarını okuyup günümüz ile mukayese edince "Nerede o kadınlar, şimdi?" , "Demek ki güzel görünmek için insanın yüzünü yağlı boya tablosuna çevirmesine gerek yokmuş!" diyorum. Nitekim öyle de! Kadınlarımız süs olarak daha çok kıyafetlerindeki ince işlemler, mendilleri ve benzeri şeyler kullanıyor Kısacası "sade güzellik" diye tabir edeceğim bir süs. Makyaj olarak ise sadece kaş almak ve gözlere sürülen sürme ile ellere yapılan kına var. (Yalnız demeden durmayım. Kitapta yazmıyor ama o dönemin kadınları cilt bakımı için çeşitli miskler, merhemler vb. şeyler kullanırlarmış. Doğal şeyler, anlayacağınız.). Davranışlarını da inceleyecek olursak dindarlıkları, misafirperverlik ve cömertlikleri, konuşmalarındaki nezaket ve üslup, tevazu ve namuslu davranışları da seyyahların dikkatlerini çekip, hayran oldukları konulardan birkaçı.  Sanırsam son üç özellik pek kalmadı? 
  3. Türk kadınının özgürlük konusuna da değinmiş seyyahlar. Fontmagne isimli bir seyyahın anlattıklarına bakalım: "Türk kadını tamamıyla özgürdür. Bu gerçek, rahatlıkla müşahade edilebilir. Türk kadınlarının köle olduğunu söyleyenler kendilerini gülünç duruma düşürüyor."
  4. Elbette toplumsal konumlarına da değinilmiş. Aslında yazımın başında az biraz değinmiştim ama bu bölümde daha ayrıntılı görebiliyoruz. Örneğin yazılardan birkaçına bakalım. Fontmagne: "Türk kadınları genelde bir şövalyenin inceliği mesabesinde muamele görürler. Kimse bir kadına el kaldıramaz. İsyan, başkaldırı dönemlerinde dahi askerler çok sesi çıkan, taşkın kadınlara dokunmaz. Erkekler eşlerine karşı çok nazik bir arkadaş gibidir. Annelerine olan saygıları ise sonsuzdur." M. D'Ohsson: "Bir kadına kötü davranışta bulunan kimse konumuna, dinine bakılmaksızın cezalandırılır, çünkü din(İslam) genel olarak kadınlara saygı göstermesini salık vermiştir. Bu sebeple emniyet güçleri de, kadılar da kadınlara kötü muamele eden kişilere sert bir biçimde karşılık verir."
  5. Çok sonraki bölümlerde de yavaş yavaş hareme girmiş, hatta saray haremi konusuna da girerek haremin ve cariyelerin durumundan bahsetmiştir. Örneğin beyaz cariyeler 9, siyahlar ise 7 yıllık bir kölelik hayatı sürdükten sonra ömürlerinin sonuna kadar geçerli olacak bir "azatlık belgesi" verilerek artık köle konumundan çıkartılıyorlar ve büyük çoğunluğu da konumu iyi bir kişi ile evlendiriliyor ve sürekli bağlantıda kalıyorlar. Bazı cariyeler ise ayrılmak istemedikleri takdirde aile ile birlikte yaşamaya devam ediliyor. Hatta çoğu cariyenin hizmet süresi dolmadan azat edildiğini (genelde evlendirilerek) kaynaklardan bizlere aktarmakta yazar. Bildiğiniz gibi İslam'da köle azat etmek büyük sevap kabul edilir. Bu yüzden de köle satın alıp azat etmek de bir ibadet sayılıyordu dersek hatalı olmayız, herhalde.
  6. Kölelere kötü muamele yasaktır. Evin bir üyesi olarak muamele görüp, eğitilirler. Olur da köle kötü muamele görüyorsa sahip cezalandırılır. Hatta ilginçtir köle aileden memnun değilse bir köle satıcısına gidip durumu anlatıp, başka aileye verilmeyi talep edecek kadar haklara sahiptir. Günlük olarak aldıkları maaş, sahipleri tarafından verilen hediyeler ve evlendirilirken hazırlanan çeyizlerde ilginç noktalardan bazısıdır. İnsanın kafasında çizilen köle portresine bakınca bu durum insana "ütopya" gibi geliyor kesin ama birçok batılı seyyah, Osmanlı cariyelerinin hatta buna İslam'da kölelerin diyelim, durumunu gördükten sonra batıdaki ile tek benzerliğin "isim" benzerliği olduğunu söylemekte. Aslında günümüzdeki işçilerden çok farkları yok. Sadece adı köle.

Kitap hakkında genel görüşüm: Aslında anlatılacak o kadar çok şey var ki kitapta değinilen, hangi birini anlatayım bilemedim. Bu yüzden burada kesiyorum ve sizi kitabı alıp okumaya davet ediyorum. İnanın bana pişman olmayacaksınız zira gerek anlatım dili, gerekse verilen bilgiler ve kaynakların güvenirliği ile müthiş bir araştırma olmuş. Harem, cariye ve Osmanlı kadını hakkında merak ettiğiniz bir çok şeyi ve gerçekleri bu kitapta okuyup, ecdadınızı biraz daha tanır hale geleceksiniz. Hatta belki özeneceksiniz bile, kim bilir?

Yazarımız Aslı Sancar, sandığınız gibi Türk değil. Yani, anadan doğma değil. :D 20 küsur yıldır Türkiye'de yaşamış, sonradan Müslüman olup bir Türk ile evlenmiş bir hanımefendi. Kendisi Amerikalıdır ve yıllar boyu yaptığı araştırmalar neticesinde bu kitabı İNGİLİZCE olarak hazırlamış ve Amerika'da piyasaya çıkartmıştır. Sonrada Türkçeye çevrilmiştir.  Kitap Amerika'da "En iyi tarih kitabı" ödülünü almış, ayrıca "En iyi tasarım finalisti" arasına girmiştir. Benim için de bu kitap,  bu iki özelliği dolayısıyla en değerli kitaplarımın en başında geliyor.

Ayrıca içeriğindeki resimlerde takdire şayan. ;)

Kitap önerisi: MUHAKKAK ALMANIZ GEREKİR! Özellikle de tarih dizilerindeki şeyleri gerçek zannedenlerdenseniz.

Puan: 10/ 10 (+10)


Kitap Fiyatı: 35 (kitabı kitapçılardan bulamazsanız, kitabın yayıncısının sitesinden alabilirsiniz. http://www.kitapkaynagi.com/product/kaynak-yayinlari/osmanli-kadini-efsane-ve-gercek )


KİTAPTAN BİR İKİ SAYFA